Erdem Tepegöz: “Sinema bu kadar da entrikaya kurban olmamalı bence.”

Altın Portakal Film Festivali, genç yönetmenlerin ilk filmlerini önemsemesi gibi kararlarıyla birkaç yıldır tartışılıyor. Festival, ana amacının Türk sineması için yeni yetenekler keşfetmek olduğunu vurguluyor. Bunun meyveleri de yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Bu yıl Altın Portakal En İyi Yönetmen ödülünü kazanan Erdem Tepegöz, gerçekten de Türkiye sineması için umut vaat eden biri. Zerre, daha önce belgeseller çekmiş yönetmenin ilk uzun metraj, kurmaca filmi. Tepegöz, belgeselleri için Karadeniz’den Haiti’ye kadar pek çok yere gitmiş ve emekçilerin, ezilen insanların büyük trajedisini yakından görmüş. Gerisini kendisinden dinleyelim…

Ercan Dalkılıç

Filminizin ismi neden Zerre?

Aslında filmde anlatılan öykünün ötesinde anlatmak istediği başka bir şey var. Biz kadının hayatında ne kadar mücadele ettiğini görsek de, yakın plandan onun çatışmalarına şahit olsak da; o küçücük, tane gibi, zerre gibi bir birey, bir insan. Bunu filmin içindeki metaforlarda, sokaklardaki o kalabalık görüntüler ya da o fabrikalarda o uçuşan taneciklerle oradaki işçilerin sembolik bağı var. Aslında çokluğun içindeki tek tane, içine girdiğimizde uzaktan hiç de göründüğü gibi değil. ‘Zerre’ kelimesi hem o noktanın sonsuzluğun içindeki küçük evren aynı zamanda binlercesinden biri gibi çift anlamı var.

Filme yapılan bazı eleştirilerde hikayenin çok parçalı olduğu ve bu parçaların bir omurgada birleşmediği söylendi. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Biz dizi kültürünün aşırı dayattığı entrikanın kurbanıyız ki; biri ölsün, biri düşsün, biri ona aşık olsun filan istiyoruz. Sinema bu kadar da entrikaya kurban olmamalı bence. Dizi bize bunu yapıyor. Ben filmin sonunda anne öldürseydim, seyircinin istediği şekilde bağlasaydım filmi, bu eleştiriler gelmeyecekti. Bunu zaten dizilerde yapıyorlar. Ne gerek vardı çekmemize bu filmi? Orada bu göstergelerin hepsini bir şeylerle beslemek istedim.  Öyküyü çok fazla ön plana aldıkları için, öykü üzerinden düşündükleri için onlar; halbuki alt katmanda başka bir şey var, öykü bahane. Yalın öykünün altında başka bir şey anlatmaya çalıştık. Oralardan çıkılırsa o soruların cevapları zaten filmde var.

Bu anlamda çok minimalist bir tercihiniz var. Bunu bilinçli mi yaptınız?

Evet, çünkü uzun süredir varoluşu zaten düşünen ve araştıran biriyim. Bu kadar büyük bir soruyu büyük bir şeyle anlatamayacağımı düşünüm. O basitliğin içindeki o zenginliği nasıl yakalarım diye düşündüm. Bugün Tarlabaşı’nda, İstanbul’da ya da Anadolu’nun bir şehrinde iş arayan bir kadın ana karakterimiz.  Bu kadının çok da sürprizlerle olmayan hayatını görüyoruz. Sıkıştığı için organını satmak zorunda kalıyor ki, bunun gibi binlerce öykü var. Ama bu evrende ne kaplıyor? Veya oradaki kız hiç konuşmuyor, yürüyemiyor. Büyük ihtimalle orada kalacak. Filmde biraz öyküyü o yüzden yalın tutmak istedik açıkçası. O çokluğun içindeki tekilliği ancak yalın bir dil kurarak anlatabileceğimi düşündüm o yüzden daha lineer ve Zeynep’in hayatını takip eden bir bakış açısı var filmde. Sadece Zeynep temas ettiği an diğerlerini hayatlarını görebiliyoruz. Biraz çetrefilli, biraz dramatik, biraz entrikaya kurban giden bir yapı ile bunu anlatamazdık sanırım. Öndeki perdeyi ne kadar şeffaf tutabilirsek arkayı biraz daha görebiliyoruz, o yüzden ön tarafı çok şeffaf tutmaya çalıştık.

Bundan sonraki filmlerinizde de bu tip bir anlatım mı göreceğiz?

Şu an tasarladığım ve yazdığım şeylerde de sembollere dayalı çok düşünüyorum. Sinematografik anlatım benim için çok önemli. Etkilendiğim filmlerde de öyle. Kamera çok güçlü bir araç ve ona hakkını vermeliyiz. Kalem kağıtla anlatılan bir şeyden daha öte bir gücü var. Kamera bize göremediğimiz bir şeyi gösterbiliyor. “Çerçevenin içi dışını belirler” diye güzel bir cümle vardır. O çerçeveyi kurmak sınırları kapatmıyor, tam tersine başka bir şeyi gösterdiği için sizi daha da farklı bir yere odaklıyor. Bundan dolayı yine metaforlar üzerine bir şeyler düşünüyorum. Gene bir öykü ve karakter üzerinden gitmeyi planlıyorum. O tek birey, karakter öyküsü beni çok heyecanlandıran bir şey. Bir sonraki projem de yine bir karakter üzerinden olacak.

Karikatürize etme riskini çok güzel bertaraf etmişsiniz. Belki belgeselden gelme olduğunuz içindir.

Bu uzun süre belgeselle uğraştığımız, Anadolu’da çekimler yaptığımız ve dünyayı dolaştığımız için böyle. Haiti’de, Dominik Cumhuriyeti’nde bulundum ve insanların gerçekten de zor şartlarda çalıştıklarına şahit oldum. Bu etkiliyor ister istemez. Bu o kadar ilginç bir şey ki, bu hükümetler, devletler üstü bir durum, yıllardır çözülemiyor. Eski tabletleri okuyoruz aynı sorunlar var. Burada başka bir şey var, insan kendi içinde mi çözer bilmiyorum, onu sorguluyorum hala. O insanların bu kadar mücadele etmesine rağmen bu kadar kabuklaşması, az paralara çalışmaları beni etkiledi. Bunun üzerine gitmek istiyorum.

Yeni kuşak yönetmenler arasında kendinizi nasıl konumluyorsunuz?

Artık yeni bir dil kurmaya çalışan bir kuşak var. Kısa filmci arkadaşlarımın hepsi artık ‘nasıl bir bakış açısı geliştirebilirim’i düşünüyorlar. Bu anlamda ortak yönlerimiz var. O yüzden gerçekçi bir film olmasına rağmen görsel efekt kullanımı ve başka şeyler üzerinden öyküyü anlatmaya çalıştık. Yer yer de omuzda kamera ile gerçekçi mekanları kullandık. Bundan sonraki filmde de böyle bir kamera kullanma sitili veya gerçekçi materyaller olacaktır. Ben mutlu sonlar ya da kesin sonla bitirmekten yana değilim. İstesek bir sürü olay yapabilirdik fakat gerek yok o kadının hayatının daha fazla detaylarına inmemize. İzleyiciye vermek istediğini ekonomik bir şekilde verebilmek gerek, ana amaçtan sapmadan. O yüzden benzer bir dili sürdürmeye çalışacağım.

Siz bu sinema anlayışını yaratırken nelerden etkilendiniz? Hangi yönetmenleri seversiniz.

Dardenne Kardeşler’i çok takip ediyorum. O beni etkilemiş olabilir. Onların kamera kullanımına hayranım zaten. Bela Tarr çok izliyorum.

Sizin atölyelerdeki kadınlarınız ile Araf’taki mutfak arkasında soğan soyan kadınlardan alınan kesit karşılaştırıldığında sizinki inandırıcılılık bakımından çok daha fazla başarılı. Bunu nasıl başardınız?

Gözlem yaparak. Çok fazla oralarda dolaştık. Çok fazla gözlemlemeye çalıştım. Fabrikadaki masaların daha sivri ve köşeli olması, evdeki masa daha yuvarlaktı. Ayakkabı seçimleri, yeni gelenlerin açık renk giyinmesi, daha uzun süredir çalışanların koyu renk giymesi… Bunların hiçbiri görülmeyecek belki. Ya da neye hizmet edecek bilmiyorum ama filmin evrenini yaparken bunları tasarladık. Belki bu ufak detayların etkisi olmuştur. Kıyafetlerdeki aksesuarlara kadar orada kullanılan gerçek malzemeleri kullanmaya çalıştık.

Belgesel alanındaki önceki çalışmalarınıza dair biraz bilgi verir misiniz?

Değneksiz Sahne Işıkları diye bedensel engellileri tiyatro macerasını anlatan bir belgesel çektim. Daha sonra Haiti belgeselini tamamladık. Haiti depreminden sonra oradaydık. Bu arada balıkçılarla birkaç proje çektik. Anadolu’da bir ara Karadeniz belgeseli çektim, köy köy dolaştık. Bu kadar fazla dolaşınca ister istemez vizörün objektifliğine etki ediyor bu. O gerçekçilik etkiliyor sizi. O belgeselin dilini, oradaki insanlarla birebir temas etme artı değerinin filme mutlaka katkısı oldu. Sokaklardaki sahnelerde o belgesel stilinin hep bir girip çıkmasını gerektiriyordu.