Aslında bu yazıyı Oscar ödüllerinin dağıtılmasından birkaç hafta önce yazmıştım lâkin nasılsa Roma en iyi filmi alacak, en azından Green Book’a karşı oluşan nefret dalgası azalır mantığıyla tören sonrasına öteledim, gördüğünüz üzere stratejik derinlik çalışmaları bu coğrafyada bir kez daha işlemedi. “Sırf ödül töreninde ismi ön plana çıktı diye güzelim filme neler dediniz” tarzında, mağduriyet dozu yüksek yaklaşımımı “vurun, ama insan gibi vurun” ile değiştirerek Green Book’u neden sevdiğimi anlatmaya çalışacağım. Ben de Roma ödülü alsın ve bu iş huzur içinde çözülsün isterdim ama yapacak bir şey yok artık. Hoş, Roma başta olmak üzere bütün Oscar adayları ağır şekilde eleştirildi, hatta sekiz adayın yedi tanesini yerden yere vuran, ancak hiçbir eser en iyi filme layık görülmezse tatmin olacak kimseler varken benzer tartışmaların dönmemesi imkansızdı, Bohemian Rhapsody’nin veya Black Panther’in heykelciğe ulaştığını zihninizde canlandırarak ufak tefek linç simülasyonları yapabilirsiniz. Piyango benim sevdiğim filme vurdu, başa gelen çekilecek artık.

Green Book, üzerinde -büyük puntolarla yazılmış- saklayamayacağı etiketler taşıyan bir eser: siyahi filmi, eşcinsel filmi, yol filmi, kendini iyi hisset filmi, yara bandı filmi, “biri, birinin şoförlüğünü yapıyor” filmi, beyaz adam siyah adamı kurtarıyor filmi… Doğru, yanlış veya hatalı etiket listesi uzar gider, film de etiketlerinin hiçbirini saklamıyor ve en önemlisi bunun farkında, çağın ruhunu yakalamayı amaçlamasına rağmen sanata ve işlediği konulara demode bir şekilde yaklaştığının, bir ipte birkaç cambaz oynatmaya çalıştığının ve klişelerle dolu olduğunun tamamen bilincinde. Peter Farrely’nin ilk andan son kareye kadar yaptığı da etiketlerin getirdiği ön kabullerin ve ön yargıların gölgesinde, hikâyeye artı değer katacak nüansları yaratmak ve klişelerin kusursuzca işlemesini sağlamak. Bunu başardığını söylemek ise mümkün.

“İki karakter yaratın ve neler olacağını seyredin” mottosuna sırtını dayayan Green Book, bu sözü biraz değiştirerek işe başlıyor: Bir karakter ve bir stereotip yaratın, sonrasında neler olacağını oturup izleyin. Burada Don Shirley (Mahershala Ali) karakter, Tony Lip (Viggo Mortensen) ise stereotip. İlki, ait olduğu topluluğun hiçbir özelliğini taşımayan, nevi şahsına münhasır bir karakter, deri rengine bakarak yapacağınız – o dönemin hâkim algısının şekillendirdiği- çıkarımların hepsini yanlış kılacak biri: Zengin, sanatçı, eğitimli, centilmen, bir topluluğa veya aileye ait değil, diğer siyahiler gibi caz dinlemiyor, kızarmış tavuk yemiyor… Tony ise tam tersi, ilk gördüğünüzde aklınıza geliyorsa hepsi kendisinde mevcut, tam bir İtalyan göçmeni: Irkçı, mafyayla iç içe, kavgacı, eğitimsiz, kaba, aileyi her şeyin önüne koyan, hayata William Saroyan’ın “şeftali bile yerse onun hakkını vererek, sularını akıta akıta yiyen” Melik amcası gibi yaklaşan biri. Epey farklı ve bir araya gelmesi pek mümkün olmayan iki insanın çıktığı zorlu yolculuk sonunda ise karakter stereotipleşirken, stereotip karakterleşiyor, bir orta noktada buluşuyorlar. Film de zaten oyunu en baştan beri bu dönüşüm üzerine kuruyor. Evine gelen siyahi tamircilerin içtiği bardakları çöpe atacak kadar ırkçı, empati yeteneğinden yoksun ve ince düşüncelerden uzak Tony, hikâyenin sonunda önyargılarından sıyrılmış birine dönüşüyor, kısa zaman öncesine kadar evinin yakınında bile olmasına tahammül edemediği siyahi birinin sofrasında eksikliğini hissetmeye başlıyor. Don Shirley de elle tavuk yemenin o kadar kötü olmadığını, üzerine viski bardağı konan piyanolara sahip ucuz barlarda da sanatını icra edebileceğini düşünmeye başlıyor, bir parçası gibi hissetmediği siyahi toplumunun kendisine, yaygın eğilimlerine ve onun bir parçası olarak görülmeye eskisi kadar mesafeli olmayan birine dönüşüyor. Zaten öncesinde de ne kadar kaçarsa kaçsın, Yusuf’un Yumurta’nın (2007) finalinde, yazgısındaki köy yumurtasıyla kahvaltıda buluşması gibi, kendi adına verilen yemekte masaya gelen ve “en sevdiği yiyecek olduğu düşünülen” kızarmış tavuklardan çok uzağa gidemiyor, sonunda fildişi kulesinden inip kaderine doğru adım atıyor. Kahramanların iki uçtan ortaya, gri bölgeye doğru yaklaşması, sonunda inek çanı bulunan Şostakoviç bestesine benzeyen, sorunlu ama güzel bir dostluğun doğmasını sağlıyor.

Etiketlerden bahsetmiştik, Green Book’un en büyük etiketi de asla saklayamayacağı ırk ayrımcılığı. Film, buradan başlıyor fakat yola koyulduğu ilk andan itibaren iki karakter arasındaki bariyerin sadece ırktan ibaret olmadığı gerçeğini vurguluyor. Aynı arabaya binmelerinin önündeki temel engel olan ırk farkı, arabanın içinde yerini sınıf farkına bırakıyor. Tony ile Don Shirley’in baş başayken yaşadığı çatışmaların temelinde yatan sınıf farkı, özgür arabalarının içiyle de sınırlı kalmıyor, arabanın dışındayken “kendilerinden” olanlarla kurdukları ilişkilerde sürekli karşımıza çıkıyor; bir tarla kenarında arabaları bozulduğunda yan tarafta çalışan siyahi işçilerin bakışlarında, bir güvenli bölge olan motelde Don Shirley’in gelen oyun davetini geri çevirişinde ya da son konser öncesi lokantanın arka odasında Tony’e uzatılan cep harçlığı kabilindeki rüşvette daha derinlerde yatan bir ayrımcılık türü gün yüzüne çıkıyor. Film ilerledikçe, saklaması ırk ve sınıf kadar zor olmayan fakat Don Shirley’in dinmeyen hüznünde görebileceğimiz gibi içinde saklayana çok ağır yük bindiren ayrımcılık türüne, cinsel yönelim ayrımcılığına sıra geliyor. Bunun en sona bırakılması ve o ana kadar özenle üstünün kapatılmasının arkasında ise hastalıklı “erkeklik” yatıyor. Belki, kaçamak yapmaya çıkan Doc’a “neden bensiz gittin” diye sitem eden Tony toplumsal cinsiyet rollerinin kendisine yüklediği misyonun karşıdan nasıl göründüğünün farkında değil ama  Don Shirley, aralarındaki ırk ve sınıf farkının büyük ölçüde aşıldığına ikna olmasına rağmen “bunu yapmak istemeyeceğini düşündüm” diyerek erkekliğin, deri renginden ve sınıftan çok daha zor kırılan bir şey olduğunu acı şekilde gösteriyor ve aynı ırka ve/veya sınıfa ait olduğu kimseler tarafından bile ötekileştirilen eşcinsellerin yaşadığı çaresizliği incelikle ortaya seriyor. Basit bir ırk ayrımcılığı filmi gibi başlayan fakat giderek pot büyüterek “yeterince siyah, yeterince beyaz ve yeterince erkek” olamayan birinin dramını ajite etmeden, sulandırmadan anlatan Green Book’un, açılan yeni pencerelere ve üstlendiği yükün ağırlığına rağmen ana yoldan şaşmaması gerçekten takdire şayan. Komediden gelen Peter Farrely’nin satır aralarını bile boş bırakmayan, zamanlaması ve tonu mükemmel mizahı ile Viggo MortensenMahershala Ali ikilisinin güçlü oyunculuğu bıçak sırtında gezinen filmin sağ salim hedefe varmasını sağlayan temel unsur olarak ön plana çıkıyorlar.

Green Book’un senaryosunun klişelerle dolu olduğundan girizgâhta bahsetmiştik fakat güçlü mizahının da etkisiyle bunu avantaja çevirmeyi başarıyor. Finalde de, son dönemde Black Mirror sayesinde gündemi meşgul eden interaktif sinema örneklerini akla düşürürcesine klişe olarak addettiklerimizin bilinçli birer tercih olduğunu gösteriyor: Kapı açılır, Don Shirley yerine bir başkası gelir ve klişe olmayan, buruk bir sonla perde kapanır ya da kapı açılır, Don Shirley gelir ve klişe bir mutluluk tablosuyla biter. Şahsen, interaktif bir film olsaydı ve bu seçenekleri bana sunsaydı hangisini seçerdim sorusunu kendime sordum ve cevabım yine ikincisi oldu. Peter Farrely de sinemasal zevki gelişmiş, entelektüel dimağlara hitap eden ilk seçenek yerine medyanı hedefleyen ikincisiyle hikâyesini sonlandırarak kendi filminin sonuna da inek çanı eklemekten çekinmiyor. Ahlat Ağacı’nda yazar Süleyman’ın dediği gibi  klişeler çoğu zaman en temel doğruları ifade ederler, en azından Green Book özelinde böyle olduğunu gönül rahatlığıyla dile getirebilirim.

Evet, Green Book dört dörtlük işleyen formüllerinin ve sıcacık öyküsünün yanında ne bu çağı gerçek manasıyla yakalayabiliyor ne de yılda birkaç yüz film gören kimselerin gururla sahiplenebileceği tazelikte lâkin iddia edildiği gibi kötü veya ırkçı bir film de değil; zaten entelektüeller tarafından ayrımcılıkla mücadele çizgisinin buraya çekilmesi ve Green Book’un karşı cenaha atılması da tartışmaya açılması gereken bir husus. Sanat, gerçekten de fena halde hayata benziyor, hayatta olduğu gibi sanatta da ilerlemek için bazen bir iki adım geriye gitmek gerekiyor. Belki de Obama’dan sonra Trump’ın başa geldiği bir çağda, hadi kaçak güreşmeden son 15 yılda yaşadıklarımıza bakalım, Moonlight’tan (2016) sonra Green Book’un en iyi film heykelciğini kucaklaması olması gerekendir. Kim bilir, arkaik ve primitif yaklaşıma sahip olduğunu ileri sürdüğümüz bir eser, gerçek hayatta Roma veya The Favourite gibi “yüksek sanat” örneklerinden daha geçer akçedir. Hem entelektüel kibir de erkeklik gibi çizilince daha güzel oluyor.

HENÜZ YORUM YOK