Coen Biraderlerin filmografisini 17 takımlı bir lig olarak düşünürsek 30. haftada karşımıza şöyle bir tablo çıkacaktır: Barton Fink şampiyonluğunu ilan etmiş, O Brother, Where Art Thou? ve The Big Lebowski Şampiyonlar Ligi’ni garantilemiş, son Şampiyonlar Ligi bileti ve Avrupa Kupası’na katılım için No Country for Old Men, Inside Llewyn Davis, Miller’s Crossing ve Blood Simple amansız bir mücadeleye girişmiş; Fargo, Raising Arizona, A Serious Man ve The Man Who Wasn’t There yükselme veya düşme derdi olmadan vakit dolduruyor. True Grit ve birkaç puan altındaki Burn After Reading, dipteki rakiplerin yetersizliklerinden ötürü korkulu rüyalar görmekten uzak bir şekilde sezon sonuna geldiği için minnet duymakta, Intolerable Cruelty, The Ladykillers, The Hudsucker Proxy ve onca beklentiye rağmen yeni yükseldiği ligin alt sıralarına demir atan Hail, Caesar! düşmeme mücadelesi veriyor olacaktır. Bu tabloda bizi ilgilendiren, üzerine konuşacağımız ise lige yeni dahil olan Hail, Caesar!.

1 (Custom)

Coenler zaman ve mekan algısı olarak diğer yönetmenlerden farklı bir yerde konumlanmışlardır; geçmiş zaman üzerine inşa ettikleri dünyalarında bugüne hatta yakın geçmişe dair herhangi bir şey bulabilmek pek mümkün değildir ve mekânsal olarak Amerika’nın her köşesini nakış gibi işleyen öykülerle haşır neşir olmaktadırlar. Bu dondurulmuş zaman diliminde ele aldıkları derin Amerikan öykülerini değerli ve özel kılan ise kendilerine has mizah anlayışları, keskin kalemlerinden çıkan rafine senaryoları ve eşi benzeri olmayan karakterleridir. Filmografilerinin ayırt edici unsurlarını oluşturan bu kalemlerin bulunduğu her işleri zengin ve keyif vericiyken, özellikle formda olmadıkları zamanlarda, bu özelliklerden payına düşeni almayan eserleri, hayranları için bile sıkıntı verici sinemasal deneyimlere dönüşmektedir. Genelde “bir ciddi, bir gayr-ı ciddi” şekilde adımladıkları filmografilerinde sayıları az da olsa belli aralıklarla sıkıntı verici işleri karşımıza geliyor, gelmeye de devam edeceğini Hail, Caesar! örneğiyle hatırlamış olduk.

2 (Custom)

Hail, Caesar!’ın temel problemi, Coen mizahından ve çarpıcı karakter yaratımından olabildiğince uzak olması. İyi veya kötü her Coen filminde akla kazınan, filmden bağımsızlaşarak sinema evreni içerisinde özgürce gezinmeye başlayan bir karaktere rastlamak mümkün, hatta vaka-ı adiyedendir. Barton Fink (John Turturro) gibi bir yazar, Everett McGill (George Clooney) gibi bir firari, Jeff Lebowski  (Jeff Bridges) gibi modern çağ ermişi ait oldukları filmleri aşıp başlı başına bir olaya dönüşmüşlerdir. Bu durum salt ana karakterler için de geçerli değildir; Raising Arizona’daki ödül avcısı Leonard Smalls (Randall “Tex” Cobb), Burn After Reading’deki Chad Feldheimer (Brad Pitt) gibi perde ağırlığı düşük tali karakterler bile kendilerine kalıcılık bahşeden alanlar yaratmayı başarmıştır. Hail, Caesar! ise şaşırtıcı derecede karakter yoksunu bir film; nicel anlamda birkaç filme yetecek karakter barındırmasına rağmen niteliksel olarak oldukça zayıf kalmakta. Hikâyenin merkezindeki Eddie Mannix (Josh Brolin), Roma generali kostümünü bir an bile çıkartmayan Baird Whitlock (George Clooney), ikiz gazete yazarları Thora ve Thessaly Thacker  (Tilda Swinton) ve kovboydan salon erkeğine çevrilmeye çalışılan Hobie Doyle (Alden Ehrenreich) başta olmak üzere nerdeyse hiçbir karakter akılda kalıcı bir özelliğe veya izleyiciye sirayet edecek güce sahip değil. Bildiğimiz Coen karakterlerinden uzak, tuhaf derecede soğuk ve kötü yazılıp vasat oynanmış bu karakterlerin sayıca fazlalığı ise bir noktadan sonra ısrarla tekrarlanan itici bir şaka hissiyatı yaratıyor maalesef.

3 (Custom)

Filmin diğer sorunu ise mizahı. Evet, bir Coen filminde en son şikâyet edilecek husus mizah olmalı fakat bu filmde kendi mizahlarından hiç olmadıkları kadar uzaklar ve bu uzaklık filmdeki bütün durum öykülerini dayanılmaz bir hale bürüyor. Hollywood içindeki gizli ilişkiler, McCarthy’nin komünist avının ayak sesleri, yönetmenlerin ve oyuncuların kullandıkları metotlar her türlü alanı açmasına rağmen Coenler akılda kalıcı bir diyalog yazmaktan bile acizler. O yılları yeniden yaratmanın, etkileyici bir görsel dünya tasarlamanın peşine düşen Coenler‘in kendilerini özel kılan unsurları yok saymaları, ya da -mış gibi yapmaları, başardıklarının bile gölgelenmesine neden olmuş.

Hail, Caesar!, Coenler‘in hala hayal kırıklığına uğratabileceği gerçeğini suratımıza çarpacak kadar acımasız, tebessüm bile ettirmeyecek kadar tatsız bir iş; geniş planda tutarlı, yakın planda yetersiz senaryoları, olmayan mizahları, kötü yazılmış karakterleri filmin daha şimdiden filmografilerinin dibine doğru yol almasına neden. Filmin görsel yanına yoğunlaşan Coenler‘in yazınsal kısmı nasılsa hallederiz mantığı gütmesi olabilecek en kötü ihtimalle baş başa bırakmış bizleri, gayr-ı ciddi adımın Hail, Caesar! olmasını dilemekten başka tutunacak dalımız yok şimdilik.

HENÜZ YORUM YOK