Hüseyin Tabak: “Chaplin ve Güney bana kendime güvenme gücü verdiler.”

Bu seneki Antalya Altın Portakal Film Festivali oldukça fazla tartışmaya sahne oldu. Bu tartışmaların en sonuncusu ise herkesin bildiği gibi En İyi Film Ödülü kazanan Hüseyin Tabak filmi Güzelliğin On Par’ Etmez’in milliyeti ile ilgiliydi. Festival dönüşü yönetmen Hüseyin Tabak’ı misafir ettik ve başta bu tartışmalar olmak üzere merak ettiğimiz her şeyi sorduk…

Ercan Dalkılıç

Sinema meslek birlikleri yaptıkları açıklamada Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde En İyi Film Ödülü’nü kazanan filmin Güzelliğin On Par’ Etmez’in yerli film statüsünde değerlendirilemeyeceğini beyan ettiler. Oysaki film bütün yönetmelik şartlarına uygundu dolayısıyla da yerli yapım sayılıyordu. Meslek birliklerinin bu açıklamasını nasıl değerlendiriyorsun? Neden böyle bir açıklama yapma gereği duymuş olabilirler?

Aslında bu konuyla ilgili festival yönetimi de bir açıklama yaptı. Ben geçen yılın sekizinci ayında, festivale başvuru yaparken filmin ne şartlarda, nasıl çekildiğini anlattım. Onlar da filmin festivale katılabileceğini söylediler bana. O zaman filmin Türkiye yapımı olduğu ortaya çıktı. Açıkçası meslek birliklerinin açıklaması beni şok etti. Türkiye’nin nüfusu 70 milyon, Kültür Bakanlığı’nın sinemaya ayırdığı para 5-10 milyon $. Avusturya 8 milyon kişi yaşıyor, oradaki yardım 20 milyon €. Bu spekülasyonlara festivaldeki para ödüllerinin cazip bir miktarda olması sebebiyet vermiş olabilir. Teşvikler daha tatmin edici olsa, böyle tartışmalar çıkmaz sanıyorum. Başka bir sebep var mı bunun altında, inanın gerçekten bilmiyorum.

Kürt sorununa çok soğukkanlı bir yaklaşımın var filmde. Filmi izleyen hemen herkes çok objektif buldu yaklaşımını. Bu dengeyi sağlamayı nasıl başardın?

Çocuğun gözünden anlattım filmi. Çocuklar çoğu zaman daha önemli olan şeyleri görürler. Veysel’in gözünden o militan sadece babası. Kürt militanı üzerinden anlatsaydım, çok başka bir film olurdu. O konuda çok da derine inmek istemedim. Bu film, siyasi mülteci olarak Avusturya’ya sığınmış bir aileyi anlatıyor. Küçük Veysel’in bu yeni durumla verdiği mücadele, aile içi çatışmalar ve Veysel’in ilk aşkı filmin temel taşları. Hümanist bir içeriği var filmin.

Biraz sinema dilinden bahseder misin? Jean-Pierre Jeunet’in masalsılığı, Gus Van Sant’in sırt kadrajlamaları vb. etkiler gözleniyor sinema dilinde. Başka nelerden etkilendin bu dili oluştururken?

İlk Charlie Chaplin ile karşılaştım. Yaptığı filmler bir tarafta komedi iken, diğer tarafta sosyal-dramaydı. Hikâyeleri çok güçlüydü. Modern Zamanlar olsun, Büyük Diktatör olsun çok büyük filmler. Yeşilçam ve Hollywood filmleri izleyerek büyüdüm. Kendi kültürümde araştırmaya başladığımda Yılmaz Güney ile tanıştım. Önceleri onu ‘Çirkin Kral’ diye tanıyordum. Daha sonra onun gerçekliğiyle tanıştım. Umut filmini izlediğimde birkaç gün kendime gelemedim. Aynı şey Yol ve Duvar için de geçerli. Chaplin ve Güney bana kendime güvenme gücü verdiler. Başarabileceğimi hissettirdiler. O zamandan beri yoldayım. Akademide okurken de birçok yeni yönetmenle tanıştım; Abbas Kiarostami, Ken Loach

Haneke’nin öğrencisi olduğunu öğrendik… Neler öğrendin ondan?

2006’da Viyana Film Akademisine başladım. O zaman Haneke’yi tanımıyordum. Haneke, “Her yönetmen kendi el yazısını bulmalıdır.” der. Benim el yazım da biraz batılı, biraz da doğulu. Öykü ne istiyorsa onu yapıyorum. Bazı sahnelerde oyuncuları izlemek istersin, nasıl oynadıklarını görmek istersin, o zaman onlara bırakıyorum sahneyi. Öykü çok kesim istiyorsa da kesiyorum. Senaryoyu kendim yazıyorsam zaten önce bir kafamda çekiyorum filmi.

Son olarak, ele aldığınız hikayenin ne kadarı kurmaca, ne kadarı gerçek?

Aslında çoğu kurmaca… Fakat kendi özel hayatımdan da izler var tabii. Filmde babası, Veysel’e bir inşaatta türkü söylerken annesinin dikkatini çekmeyi başardığını anlatır. Benim annem ve babam da öyle tanışmışlar. Nazmi karakteri filmde marangozluk yapıyor. Bizim ailede de marangozluk yapan çoktur. Filmdeki fotoğraflar da bizim köyde çekilmiş, bizim ailenin çocuklarının fotoğraflarıdır. Böyle gizli detaylar saklı filmde tabii. Bu çoğu insan için önemsizdir ama yönetmen olarak benim filmi çok içselleştirmemi sağlıyor bu detaylar. Veysel, 13 yaşındaki Hüseyin’dir; aynı benim gibi gün boyu hayaller kurar, hikayeler kafasından geçer, sevdiği kızı düşünür. Küçük Veysel tamamen bana benziyor.