The Death of Stalin

Köklü politik hiciv geleneğinin son yüksek profilli örneklerinden olan ve yurtdışında topladığı övgüler sayesinde belli bir ön kabulü cebine koyarak kapımızı çalan Death of Stalin, beklentilerin de etkisiyle, ufak çaplı bir hayal kırıklığı yarattı. Stalin’in ölümünü ve akabinde kabine üyeleri arasında başlayan koltuk kapma yarışını merkeze yerleştiren ve “Sovyet Rusya’ya özgü durumlar” üzerinden komedi yaratmaya çalışan filmin temel sıkıntısı ise ayaklarının yere basması, Moskova’nın göbeğine “ejderha indirse” bile kimsenin yadırgamayacağı evreninde gerçeklikle olan bağını bir türlü kopart(a)maması. Chaplin’in The Great Dictator’ü (1940), Sacha Baron Cohen’in The Dictator’ü (2012) ve komedi olmamasına rağmen, Tarantino’nun Inglourious Basterds’ı (2009) gibi örnekler; sinemanın sonsuz imkânlarıyla tarihi gerçekliklerin nasıl eğilip bükülebileceğini ve absürt yaklaşımın, “riskli bölgelerde” dolaşan, belli bir kişiyi, zümreyi, ülkeyi hedefe oturtanların elini nasıl kolaylaştırdığını ve seyircide karşılık bulduğunu göstermişken, The Death of Stalin’in, asli görevi olan eğlendirmeyi, mizahı unutturacak kadar ısrarlı gerçeklik isteğini anlamak mümkün değil. Pek halis olmayan bu yaklaşım ise, “bir gece ansızın kapısı çalınan yoldaş” tarzı, küf kokulu propaganda mizahının bütün filmi zehirlemesine ve yer yer kıvılcımlanan yaratıcılığa, absürtlüğe ket vurarak filmin tatsızlaşmasına neden oluyor. Stalin’in oğlu Vasily (Rupert Friend) gibi karikatür ve deli dolu karakterler yerine Kruşçev (Steve Buscemi), Molotov (Michael Palin), Malenkov (Jeffrey Tambor) gibi kişilikleri, ayakları yerde resmetmeyi tercih eden ve “kolektif zekâ geriliği” paydasında topladığı insanlar üzerinden mizah üretmeye çalışan film, belki, esas amaçladığı şeyi gerçekleştirmiş olabilir lâkin iyi bir komedi ve politik hiciv olarak sınıfı geçmeyi başaramadığı da aşikâr.

Riga (Take 1)

Kapsamını bilmediğimiz, tanımını tam olarak yapamadığımız ve buna rağmen ağzımızdan düşürmediğimiz, gayriresmî bir terime dönüşen tanımlamamız var: festival filmi. Altı dolu, kişiden kişiye değişmeyen bir kavram değildir ama üzerinde az çok fikir birliği oluşmuştur; tanımlayamasak da tarif edebilir, gösterebiliriz ve karşımızdakine ne demek istediğimizi “festival filmi” nitelemesiyle aktarabiliriz. Ve bu, çoğunlukla, olumsuz anlama gelir, bir nevi hakarettir ve hiç kimse kendi eserinin “festival filmi” diye tarif edilmesini istemez, muhtemelen. !f de, bu tarz filmleri sıkça ağırlayan bir festival, bir iki kategorisi dışında, o muğlâk ve kaypak tarifle, göstereceği bütün filmleri kolayca gruplayabiliriz. Siegfried’in Riga’sı da tipik !f filmi; “acaba neymiş” diye bilet alanların filmin yarısında salonu terk edeceği, izleyicilerin negatif ve pozitif uçtaki beğenilere itileceği, bıçak sırtı bir film ve bu şekildeki filmlerden pek hazzetmeyen biri olarak, filmin kendisine alenen aşık oldum. Birkaç karakterin birbiriyle kesişen ve kesişemeyen öykülerini, karmaşık bir kurguyla perdeye getirerek Riga panoraması sunan Siegfried, alışılanın aksine, yaptıklarıyla değil yapmadıklarıyla, gösterdikleriyle değil göstermedikleriyle kalplere dokunmayı başarıyor, hem de eşine kolay rastlayamayacağımız bir doğallıkla… Soğuk Baltık günlerinde yüze çarpan güneş ışıklarının hücrelerimize nüfuz ettiği ama ışıklandırmanın hiç kullanılmadığı, durmayan takipçi kameraya ve yakın planlara rağmen iyi bir kare yakalamanın, mizansen yaratmanın, izleyiciyi olaya dâhil etmenin amaçlanmadığı, trajediye giden ve küçük insanların adımladığı yolların tahmin ettiğimiz yerlere asla çıkmadığı, bir eş bulamayınca hüzünden ölen kuğu narinliğinde, capcanlı ve lirik “festival filmi” harikası, elbette, herkese göre değil ama tam size göre olabilir.

HENÜZ YORUM YOK