!f‘in, “Sanatçıların ve üretimlerinin dünyası her gün değişiyor. Yeni teknolojiler, görsel estetiğin dönüşümleri, sosyal platformların kullanım-paylaşım biçimleri ve farklı interaktif-katılımcı tasarımlar, hikayelerin yazılma süreçlerinden bizlerle bağlandığı biçimlere kadar her şeyi yeniden şekillendiriyor.” cümleleriyle tanıttığı “!f Tomorrow/Yarın Sanal Gerçeklik ve İnteraktif Hikayeler Sergisi” festivalin 15. senesinde, bu yıl ilk kez düzenleniyor ve yepyeni teknolojiler kullanan hikaye anlatıcılarının bizlerle buluştuğu taze bir alan açılıyor.

Bomontiada‘daki Alt Sanat Mekanı‘na yerleştirilen Deniz Tortum küratörlüğündeki sergi, Türkiye’de daha önce eşine rastlanmamış bir deneyim. Yurt dışındaki büyük festivallerin bir süredir giriştiği bu yeni “hikayenin içine girme” deneyimi festival süresince meraklıların ziyaretine açık. Peki, bizi sergi alanında ne beliyor? Öncelikle !f’in bir film festivali olma etiketinden yola çıkarak göreceğiniz işlerin film kategorisinde olacağı ön kabulünden sıyrılmanız gerekiyor çünkü sergideki öğeler kısaca “Filmler ve Deneyimler” şeklinde özetlense de aslında tarifi pek mümkün değil. 13 işten oluşan serginin ön gösteriminde deneyimlediğimiz beş tanesi üzerinden sizi bekleyenleri anlatmaya çalışacağım.

Körlük Üzerine Notlar: Karanlığa Doğru

1983 yılında görme yetisini kaybeden John Hull bu durumla başa çıkabilmek için sesli günlük tutmuş ve şimdi bu sesler ve sanal gerçeklik teknolojisi kullanılarak görme engelli insanların yaşadıklarının bir kısmı deneyimlenebiliyor. Cihazı taktıktan sonra Hull ile birlikte bir parkta oturmaya başlıyoruz. Rüzgar estikçe yapraklar dalgalanıyor ve ağaçların nerede olduğunu anlayabiliyoruz. Koşturan çocukları ayak seslerinden, kuşları cıvıltılarından, ayakkabı çeşitlerini topuk seslerinden, yanımıza oturup gazete okuyanları kağıt hışırtısından onun rehberliğinde ayırt ediyoruz. İlk aşamayı geçtikten sonra devam etmek istersek fırtınalı bir günde yolumuzu kaybediyor ve gök gürültüsü gibi baskın seslerin görme engelliler için nasıl kabusa dönüştüğünü öğreniyoruz. Bir başka günde, açık havada, elimizi touch pad’e sürerek oluşturduğumuz rüzgarla önümüzde hangi cismin olduğunu tahmine çalışıyor, bir kuşun rehberliğinde doğayı keşfe çıkıyoruz. John Hull istersek bizi kör olduktan sonraki ilk evden çıkış deneyimine de götürüyor. Yerdeki ayak izlerine birkaç saniye baktığımızda yürümeye başlıyor ve önümüzden aniden geçen otomobil, bisiklet ya da yola fırlayan köpekle irkiliyoruz. Arkamızı dönüp eve sığınmak da seçenekler arasında.

Eylül 1955

İstanbul’daki azınlıklara yönelik 6-7 Eylül hareketinin ortasında kalmışız hissi yaratan Eylül 1955 adlı iş, ayakta deneyimlenmesiyle öne çıkıyor. Bir fotoğraf stüdyosunda güzel güzel çekimleri izlerken, kapı önündeki saldırgan kalabalığın tacizine maruz kalıyoruz. Gerçekten o odadaymışçasına eşyaların arasında dolaşabiliyor, duvardaki fotoğrafları inceleyebiliyor hatta masanın altına bakabiliyoruz.

In The Eyes of The Animal

Gözlük ve kulaklığın yanı sıra ceket benzeri bir cihazın giyilmesiyle katılımcısına kanatları varmış hissi yaşatan bu iş, ormanda yaşayan dört canlının dünyayı nasıl gördüğüne tanık olmamızı sağlıyor.

Göçebeler

Çeşitli göçebe toplulukların yaşamına konuk olmamızı sağlayan bu sanal gerçeklik filminde özellikle denizde yaşayan toplulukların yanında geçirdiğimiz vakit etkileyici. Onlar denizin ortasındaki kulübelerinde çamaşır asar ya da bebeklerini sallarken, biz de odanın ortasında oturabiliyoruz. Kayıkla dolaşırlarken biz de yanlarında gidebiliyoruz. Stereoskopik görüntüleri ve ses kaydı muazzam.

6×9

The Guardian tarafından hazırlanan ve tek başınıza bir hapishane odasında kalsanız mekanla nasıl ilişki kuracağınızı deneyimlemenizi sağlayan bu iş, korkutucu ve klostrofobik. Tecritin sebep olduğu ağır psikolojik hasar hakkında yedi dakikada fikir verebilen video etkileyici.

Paylaş

HENÜZ YORUM YOK