John Carpenter filmlerinden bir kolaj çalışması: Şeytanın Oteli 2 (Cold Prey 2)

Şeytanın Oteli 2 (Fritt Vilt 2 - Cold Prey 2)Landlord
Veba (Carriers) filmine yazdığım yazıya yorum atmış bir ninja ve demiş ki “sitedeki yazı olmasa bu filmi atlayacaktım, iyi ki atlamamışım.” Ben bir memnun oldum bu yoruma bir memnun oldum anlatamam. Çok şükür yorumlar geliyor az çok ama bu yorum en azından bir kişinin seveceği bir filmi izlemesine vesile olduğumuzu, yani Ters Ninja’nın en azından mikro düzeyde işe yaradığını kanıtlıyordu. Bu motivasyonla burun kıvırılan bir filme daha dikkat çekmek istedim: Şeytanın Oteli 2 (Cold Prey 2 / Fritt Vilt 2)

LandlordGösteriminde birlikte olduğumuz için biliyorum, Numan Serteli de o burun kıvıranlardan biriydi. Salondaki diğer sinema yazarlarının çoğunun, en azından arkamda filmi “Eyvah!”, “Aman gitti yavrucak!” nidalarıyla seyreden amcaların da benzer düşünce de olduğuna eminim. Hiçbirini suçlayacak halim yok. Şeytanın Oteli 2 korku sinemasına tür olarak ehemmiyet vermeyenleri bırakın, bu türü iyi biliyorum diye geçinenlere bile ilk bakışta sıradan gelecek bir film.

Diğer yandan gerçekçi olup kendimizi yönetmenin yerine koyalım, “slasher” tarzı bir filmi bu saatten sonra ne kadar sıradanlıktan uzaklaştırabilirsiniz ki. Netice de son derece ağır bir evrim geçiren, klişelerden örülü, vazgeçilemez ritüelleri ve öykü standartları olan bir türden söz ediyoruz burada. Bu açıdan bakıldığında slasherın hala var olmasına bile şaşmak lazım aslında. Slasherların şu ölmek bilmeyen, her seferinde bir yolunu bulup geri dönen manyak katilleri bizzat türün kendisini temsil ediyor gibi geliyor bana. Şeytanın Oteli 2 (Fritt Vilt 2 - Cold Prey 2)
Bunları önden söylüyorum ki, herkesin vasat diyeceği Şeytanın Oteli 2 filmini övüyorum diye (birazdan öveceğim) bu Norveç slasherı hakkında anormal beklentilere girmeyin. Neticede adı üstünde, slasher işte. Filmi bu gerçeğin farkında olarak ama bu gerçeğin sizi önyargılı ve dikkatsiz kılmasına izin vermeden seyrediniz. Ya da fazla spoiler vermemek baı şeyleri üstü kapalı yazacağım bu yazıyı okumaya devam edip, filme hazırlıklı gidiniz.

Dağıtımcı firmanın saçma sapan bir ismi reva gördüğü Şeytanın Oteli’nin devam bölümünü niye sevdiğime gelince… Çünkü bir slasher güzellemesi, daha doğrusu John Carpenter güzellemesi gibi izledim filmi.

13. Karakola Saldırı’yı (Assault on Prencinct 13)
Film sanki Carpenter’ın filmlerine saygı duruşu niteliğinde… Filmin hikayesi kapanmak üzere olduğu için az sayıda personelin ve hastanın bulunduğu bir hastanede başlıyor. Bu,  akla hemen John Carpenter’ın 1976 tarihli filmi 13. Karakola Saldırı’yı (Assault on Prencinct 13) getiriyor akla. Hastanedeki  personelin teker teker katledilmesi ise aynı şekilde 1981 tarihli Halloween 2’yi çağrıştırıyor.

Carpenter Halloween 2’de belki sadece senaryoyu yazmış (Debra Hill ile birlikte), bazı ekstra sahneleri çekmiş, yönetmenliği Rick Rosenthal‘a bırakmıştı ama yine de onunla özdeşleşmiş bir filmdi. Michael Myers‘ın gece vardiyasındaki bir hastaneyi insan mezbahanesine çeviriyordu hatırlarsınız.
Halloween 2
Filmin Norveç’te, üstelik de dağlık bölgede çekilmiş olmasının getirdiği bir zorunluluk olsa da, neticede hikaye karlarla kaplı ortamda geçiyor. Ağzımdan aldınız lafı… Evet, bizzat Carpenter’ın yönettiği 1982 yapımı The Thing

Carpenter’ın bir özelliği de filmin sonunda katliamdan sağ çıkan tek kişinin kadın olmasını sevmesiydi. Bknz. 2001 tarihli Ghost Of Mars filmi.

Ve Carpenter kahramanlarını belanın içine tek başına yollamaktan hiçbir zaman çekinmedi. Tabi hikayeye onlara yardım edecek sağlam bir dost eklemeyi de ihmal etmedi hiç: Escape From New York (1981) ve Escape From L.A. (1996)
Şeytanın Oteli 2 (Cold Prey 2)
Belki zorlama diyeceksiniz ama… Başrol oyuncusu Ingrid Bolsø Berdal‘ın Carpenter’ın filmleri sayesinde Çığlıklar Kraliçesi olarak ün yapan Jamie Lee Curtis‘e epey bir benzediğini not düşmek isterim.
Jamie Lee Curtis

Şeytanın Oteli serisinin manyak katilinin Michael Myers karakterinden esinlenerek yaratıldığı bence oldukça açık. Myers gibi kötülüğü daha çocukken açığa çıkmış ve bu kötülüğün belirgin bir sebebi yok(aile içi şiddet, akıl hastalığı, taciz vesaire gibi). Tıpkı Myers gibi o da yuvası olarak gördüğü terk edilmiş bir meskende yaşıyor. Aralarındaki tek önemli fark Myers’ın saplantıyla bağlı olduğu bir amacının olması. (Kızkardeşini öldürmek)

Michael Myers

İlk filmle ikincisinin yönetmenin farklı olduğunu belirterek (Roar Uthaug ve Mats Sternberg)  söylediklerimin mesnetsiz olduğunu ileri sürecek ninjalara her iki filmin de aynı kişi tarafından yazıldığını “aççık seççik” ifade edeyim. (Thomas Moldestad)

Norveçli sinema yazarları filmin başkarakteri ile Alien‘ın Ripley‘i arasındaki benzerliklere  vurgu yapmışlar. Mümkündür. Zaten Alien fenomeninin evveliyatını bilenler, Carpenter’ın bu filmin de pek uzağına düşmediği bilirler.

Sonradan ek: Filmi izlerken manyak katilin insanları öldürme şekillerine takılmıştım. Birbirinden çok farklı yöntemlerle icra edilen bu cinayetlerde sanki düşünülmüş bir şey var gibi gelmişti bana ama ne olduğunu bulamamıştım. Birden dank etti kafama, besbelli  gönderme yapılıyordu. Benim keşfettiğim – tabii ki muhtemel – göndermeler Gasper Noe‘nun Dönüş Yok (Irriversible), Exorcist‘e ve Daria Argento‘nun Giallo filmlerine çakılan selamlar. Hangi sahneyi hangi filme bağladığımı, varsa diğer göndermeleri de filmi seyrederken siz keşfedin artık!