I.

Baştan belirtelim: Tolga Karaçelik “büyük yönetmen” değil, en azından, şimdilik değil. İlk filmler çöplüğüne dönen ülke sinemasının en zorlu virajından kazasız belasız çıktığı gibi, yerlerde sürünen ortalamamızın biraz üstüne çıkan her isme “Mesih” muamelesi çeken sinema çevrelerinden kurtulmayı da başarabilirse, birkaç film sonra, gerçekten büyük yönetmenler arasına adını yazdırabilir. O potansiyelini geride bıraktığı üç filmle gösterdi ama bugün itibarıyla, bundan fazlası değil, hele Kelebekler sonrası, hiç değil. Karaçelik’i ve Kelebekler’i, “gelecek vadeden bir yönetmen ve onun son işi” olarak değerlendirmek lazım, aksi türlü, hem sinema tarihimize hakaret etmiş, hem de kendisine ve filme, gereksiz ve hakkaniyetsiz bir misyon yüklemiş oluruz. Durumu böyle anlatınca, “büyük resmi görme” veya “ilkokul çocuğu muamelesi çekme” goygoylarına kapı aralamış olduğumun farkındayım lâkin bazen, Bilal’e anlatır gibi anlatmak lazım, özellikle de anlamsız ve kıymeti kendinden menkul bir yüceltme hezeyanı söz konusuysa, “gördüğümüzü çalmak” için ukala ve … gibi görünme riskini göze almamız gerekiyor.

II.

Varlığını hissettiren değil de hissettirmeyen organ nasıl sağlıklı addediliyorsa, ortalıklarda görünmeyen ve kendisini konuşturtmayan hakem nasıl iyi kabul ediliyorsa, bazı filmlerde de, iyi yönetmenlik, varlığını hissettirmemekten geçiyor. Yönetmenin, kalp misali, bir yandan her organa kan pompalaması, öte yandan atışının sesini kulağa duyurmaması gerekiyor; elbette, her yönetmen ve hikâye için geçerli bir önerme değil ama Kelebekler, tam da bu tarz yönetmenliğe ihtiyaç duyan bir film. Kelebekler’in en büyük sorunu burada yatıyor, her yere sesini duyurmak isteyen ve dokunuşlarıyla sürekli hikâyenin önüne geçen Karaçelik, “kendini geriye çekecek” olgunluğa henüz erişmediğinden, “görünmez bir yönetmene” ihtiyaç duyan metnini sürekli baltalıyor. Önceki filmlerine göndermelerde bulunarak ve kendine cameo yazarak görünür olma isteğini dışa vuran Karaçelik, bu tarz dev göstergelerin yanında, kâh bir replikle kâh altı kalın çizilmiş gözlemlerle film boyunca en dar açıdan kendine pay çıkarmayı ihmal etmiyor. Özellikle köy faslında, hikâyeye dâhil olan yan karakterlerin tamamı, yönetmen egosunun izdüşümü olarak filmin evreni içerisinde konumlanıyorlar; bunun sağlamasını, yan karakterlerin yer aldığı sahnelerde, odağın ana karakterlerden ikincil ağırlıktaki karakterlere/tiplemelere doğru kayması üzerinden yapabiliriz. İlk yarıda ana karakterler üzerinden varlığını hissettiren, sürekli top isteyen Karaçelik, ikinci yarıda, amiyane tabirle, kendisine buradan ekmek çıkmayacağını anladığından, “inancını sorgulayan imam” veya “kendi karısına söz geçiremeyen muhtar” klişelerine düşme pahasına oyunu yan karakterler üzerinden kurmaya başlıyor ve filmin odağının kaymasına, parça bazında gelgitler yaşanmasına sebep oluyor. Bu nedenle, bir sahnede gayet komik veya duygusal olan film, takip eden sahnede bayatlaşabiliyor veya şaşırtıcı derecede düşük zekâlı bir hale gelebiliyor. Komediyle dramın harmanı olan hikâyedeki duygusal iniş çıkışlar ne kadar yerinde ve filme değer katıyorsa, yönetmen zaafından kaynaklanan bu gelgitler ise bir o kadar sorunlu ve filme zarar büyük veriyorlar.

Tabii burada Karaçelik’i sürekli ekstra şuta zorlayan, özel bir durum var: İşlene işlene sakız olmuş klişe bir hikâyeyle yola çıkılması. Bütün ihaleyi Karaçelik’in yönetmen egosuna yıkmamak lazım, -neden böyle bir hikâyeyle yola çıkıldığı sorunsalını bir kenara bırakırsak- ortada Karaçelik’in işini pek de kolaylaştırmayan bir zaruret söz konusu. Ana izlek o kadar bilindik ve küf kokulu ki, Karaçelik ekstra bir şeyler yapmak, çoğu zaman da şapkadan tavşan çıkartmak zorunda hissediyor; patlayan tavuklar gibi tavşan çıkardığı zamanlar da oluyor ama bunlar, Hasselbaink ve Cemal-Kemal esprilerinden bıçak sırtı finale kadar uzanan, alakasız bir şeyin çıktığı silsilenin yanında devede kulak kalıyor. Bir doğruya ulaşmak için üç yanlış yapmayı göze almanın, Kelebekler gibi kırılgan metne sahip filmler için doğru yöntem olmadığını, ortaya çıkan sonuca bakarak rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yine de, kredi kartı ekstresi kadar karamsar bu tablo içerisinde, Karaçelik’in hanesine artı puan yazmak da mümkün çünkü filmi görece kabul edilebilir kılan unsur, uğruna yanlışlar yapmayı göze aldığı doğruları. Bu doğruların sayısı gayet az ama o kadar güçlüler ki, her taraftan su alan filmin, bir şekilde karaya yanaşmasını sağlıyorlar. Tam bu noktada, yazının başına dönmek gerek: Karaçelik, anlatılan şekilde bir kurtarıcıysa, uzun yıllardır dümeninde durduğu biricik gemisinde nasıl bu kadar gedik açtırdığı üzerinden eleştirilmesi lazım; yok, eğer kurtarıcı değil de gelecek vadeden bir kaptan adayıysa, her taraftan su alan bir gemiyi yürüttüğü için takdir edilmesi gerekir. İkincisine daha yakın olduğumdan bu yamalı ve ortalama filmin doğrularından keyif aldım ama Karaçelik’in alması gereken daha çok yol olduğu da bir gerçek; en basitinden, “siz unutmaya çalışırken ben ise …” diyerek başladığı cümleyi seyircisine tamamlatacak kadar kitlesine güvenmeyi, hikâyeye gölge etmeyecek kadar kendisini geriye çekmeyi ve pozitif eleştirinin yarattığı konfor alanından kurtulmayı öğrenmesi gerekiyor. Aksi türlü, bu işten herkesin zararlı çıkacağı gün gibi ortada.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin

HENÜZ YORUM YOK