İstanbul KöpekleriKitapsever Landlord

1910 yılında Marmara Denizi açıklarında bir köpek cehennemi yaratıldı insan eliyle. Yiyeceğin, içeceğin, hatta bir gölgenin bile bulunmadığı Sivri Ada’ya sürülen yaklaşık 30 bin sokak köpeği hiçbir canlının çekmemesi gereken acılar çekerek öldüler. Osmanlı’nın “Avrupalılaşma” yolunda İstanbul sokaklarını başıboş köpeklerden temizlemek için bulduğu “alaturka” çözümün hikayesi, öncesi, sonrası, şimdisi İstanbul’un Köpekleri adlı kitapta anlatılıyor. Kitabın Fransız yazarı Catherine Pinguet ile konuştuk.

Catherine Pinguet

Fransız bir yazara sorulacak ilk soru heralde şu olmalı… Neden İstanbul üstüne bir kitap?

İstanbul oldukça iyi tanıdığım bir şehir, bu yüzden İstanbul hakkında yazdım. 1992 yılında üniversitede ders vermek için yerleştim ama daha öncesinde, uzun süre, aralıklarla İstanbul’da kalmıştım. Son kitabım, Aleviler: Anadolu’nun Ozanları (Koutoubia Yayınları, Haziran 2009), otobiyografik bir kitap. Türkiye’ye ilk geldiğim zamanki durumu ele alıyorum. Fakat bu kitabın Türkçeye çevrildiğini sanmıyorum.

Buna karşılık, Yapı Kredi Yayınları’na Adalar hakkında bir makale teslim ettim. Çeşitli yazarlardan oluşan bu İstanbul kitabı 2010’da yayımlanacak. Yine Adalar hakkında 50 sayfalık bir yazım daha var, o da İstanbul’u anlatan ve Fransa’da yayınlanacak bir diğer ortak kitapta yer alacak. Aslında Adalar’ın tarihi hakkında kapsamlı bir kitap yazmayı umuyorum, bu konudaki çalışmalarım bir yılı aştı.

İstanbul’un Köpekleri

İlk ne zaman, hangi olay üstüne İstanbul’un köpekleri hakkında bir kitap yazmaya karar verdiniz?

İstanbul köpekleri hakkında yazma fikri tesadüfen oluştu. 7 yıl önce Taksim’de bir kafenin terasında otururken 15 yıldır tanıdığım bir adam geçti: Osman. Kilim satıyor ve her gün köpekleriyle şehir merkezini sokak sokak dolaşıyor. O dönemde zaten kediler ve sufizm hakkında bir makale yazma niyetim vardı (ama İslam’da kedinin statüsü oldukça açık ve belli, hele köpekle karşılaştırırsanız), kaynak açısında bir hayli zorlandığım için Osman’ı takip etmeyi karar verdim ve insanların Osman’a ve köpeklerine karşı nasıl davrandıklarını izleme şansını yakaladım. Daha sonra İnsan/hayvan ilişkileri konusunda çeşitli kitaplar okudum ve bir kitap yazacak kadar malzeme topladığımın farkına vardım. Osmanlı döneminde sokak köpekleri hakkındaki kaynakların sayısı çoktu. Üstelik, bir şehrin tarihini ele almak için sanırım oldukça özgün bir yaklaşım bu.

Yabancı kaynaklardan yararlanmışsınız. Hangi Türk tarihçilerin eserlerinden yararlandınız?

Osmanlı döneminde, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısında, hemen hemen tüm Batılı gezginler İstanbul’un köpeklerinden söz etmekte. Turistik rehberler bile onlardan bahsediyorlar. Doğal olarak bu oldukça zengin kaynakçaya odaklanmayı ve o dönemde köpeklerin nasıl muamele gördüklerini incelemeyi ilginç buldum.

19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında, bu konuyla ilgili Türkçede çok sayıda belge var, Cumhuriyet döneminde olduğundan daha fazla. Kaynakların arasında:

• Dini nitelik gösteren kitap, Sorbonne’da okuyan Osmanlı diplomat Saçaklızâde Mehmed Efendi tarafından Arapçadan çevrilmiş bu eserin amacı Pasteur’ün çalışmalarını tanıtmak ve aslında İstanbul’un köpeklerinin nadiren kuduz olduklarını savunmak.(bazı Doktorlar ve bazı “hijyenistler” aynı sonuca varmıştı.)

Abdullah Cevdet

Abdullah Cevdet’in 1909’da yayımlanan İstanbul’da Köpekler’i.

Neyzen Tevfik’ten muhteşem bir şiir ve hayvanlar ile olan ilişkisini anlatan hatıraları.

Neyzen Tevfik

• İstanbul’un köpekleri hakkında daha güncel yazılmış muhtelif makaleler İstanbul Ansiklopedisi’nde ve tarih dergilerinde yayımlandı. Çoğunlukla Ekrem Işın’ın yazısından faydalandım: “Dört Ayaklı Belediye” (güzel başlık) makalesi kitabı İstanbul’da Gündelik Hayat. Ekrem Işın köpeğin İslam dininde karışık ve ar olmayan bir yaratık olduğunu hatırlatıyor. Bu yüzden evde barındırmak yasak (hadislere göre, evde köpek varsa melekler o eve giremezmiş), fakat sokak köpeği söz konusu olunca bu yasak kalkıyor çünkü köpekler sokakta “din-dışı” bölgede barınaksız bulunuyorlar. Bilirsiniz, köpekler ve diğer hayvanlar için Osmanlı döneminde sokaklarda muhtelif yerlerde yemek ve su bırakılırmış, bir de hayvan klinikleri varmış.

Süleyman Uludağ’nın Dergâh’ta yayımlanan makalesi var: Tasavvuf Kültüründe Köpek.

İstanbul’un Köpekleri

Fotoğraflara nasıl ulaştınız?

Kitabımın orijinal baskısı için, eski dönem kartpostallarından satın aldım. Günümüz içinde fotoğraf çektim. Yapı Kredi Yayınları daha önce hiç rastlamadığım ve kitabı tamamlayan fotoğraflarla katkıda bulundu.

Birlikte yaşanan uzun bir dönemin ardından köpeklere uygulanan bu katliam bir zorunluluktan mı doğmuştu yoksa ardında Osmanlı’da, İstanbul’da yaşanan ciddi bir sosyolojik değişimin parmağı mı vardı?

1910’da, belediye başkanı Cemil Topuzlu’ya göre, Sivriada’da 30.000 civarında köpek ölmüş. Avrupa’da şehirler sokak köpeklerinden tamamen temizlenmişti, Osmanlı da bu modeli örnek aldı. Ama tabiî ki Sivriada’daki kullanılan yöntem daha önce hiç görülmemişti ve hayvanların çektiği acı açısından zalim ve dayanılmazdı, çünkü köpekler susuzluktan ve açlıktan birbirlerini yemişlerdi. Bu olay insanları çok etkiledi ve hafızalarda kaldı. Şimdiye kadar bu mesele dile getirilse de bugüne kadar uygulanan şiddet açıkça tanımlanmamıştı. Yapımcı, Serge Avédikian, Anadolu Kültür’ün işbirliğiyle Sivriada’da köpeklerin itlafını anlatan bir animasyon filmi hazırlıyor. Türkiye’de önümüzdeki yıl vizyona girer. 1910 senesinde, toplumun bir kısmı, özellikle muhafazakâr Müslüman mahallelerinde, insanlar bu toplamalara tepkiliydi. İnsanlar savunmasız hayvanlara yapılan toplamalara baş kaldırdılar. Bununla birlikte, yok etme kampanyasıyla tarihin bir sayfası çevriliyordu. İstanbullular ve mahallelerindeki sokak köpekleri arasındaki ilişkiler gitgide etkileşimsiz hale geldi. Sokak köpeği yanlısı insanlar hâlâ var ama ne yazık ki zaman ilerledikçe sayıları azalıyor. Bunun nedeni, şehir hayatının değişime uğraması.

Sokak Köpekleri

Hayvan Hakları konusunda Türkiye’ye ne kadar Avrupalı size göre?

Türkiye de, hayvan hakları sorusu gündemde değil. Hâlbuki Türkiye Temmuz 2004’de Hayvan Hakları Evrensel sözleşmesini imzaladı. Bana kalırsa Avrupa Birliği’ne iyi görünmekten başka bir amacı yoktu. Çünkü Türkiye de, Avrupa’daki ya da esas İngiltere’deki gibi hayvan hakları konusunda tartışma/ oturum yok. Bu bağlamda, hayvan haklarını olmasını savunabilir miyiz? Hakka sahip demek, görev sahibi olması demek ve sorumluluk sahibi olması demek. Bir de bu hak hangi hayvanlar için: köpekler için mi, balinalar için mi, şempanzeler için mi, evcil hayvanlar, yoksa suni şekilde yetiştirilen tavuklar için mi? vb… Aslında Türkiye de, “Hayvan Hakları” deyince, daha çok “hayvanların korunması” söz konusu. Türkiye de Temmuz 2004’de yürürlüye giren yasa “Hayvanların korunmasına dair» diye başlıyor.

Sokak Köpekleri

Türkiye Avrupa modelini örnek almıyor. Bu doğrultuda, Avrupalaşmamış. Bence de böylesi daha iyi, şehirde sokak köpeklerinin sahipsiz dolaşmalarına karşın yasa yok. Oysa Paris’te ve Avrupa’daki diğer pek çok şehirde sahipsiz köpek, ölü köpektir. Bulunan köpekleri anında barınağa gönderiyorlar ve orada evlat edinilmelerinin ihtimali çok düşük. Terk edilen evcil hayvanların sayısı o kadar yüksek ki, çözüm yok edilmeleri (ötanazi yapılıyor). 19. yüzyılın ikinci yarısından beri uygulamakta olan bir yöntem bu. Avrupa’da hayvan koruma derneklerinin ve İngiltere menşei internet sitelerinin (imza için çağrı yapanlar), Türkiye Avrupa Birliğine dahil olmak istiyorsa sokak hayvanlarına yaraşır bir şekilde davransın çağırısında bulunuyorlar ve tabii ki hadlerini aştıklarına inanıyorum.

Bu “oyunların” peşine düşen insanların şunu bilmeleri gerekir: Türkiye bu isteklere uysa İngiltere, Fransa ve Almanya’daki gibi Avrupa modelini örnek alsa, sokaklarda bir tane bile köpek bulunmaz. Tabii bu demek değil ki sokak köpeklerinin şartlarını daima iyileştirmek gerekmiyor: Şartlar iyileştikçe, yerleri belli olan köpekler ve sıklıkla kişiler tarafından bakılan köpekler günün birinde yok olma riskine düşmezler ve kötü muamele görmezler.

İstanbul’un Köpekleri

Bir toplumun, bir ülkenin hayvanlara bakış açısını en çok ne etkiliyor size göre?

İnsan/hayvan ilişkisi çok karmaşık, bu yüzden kitabı yazmak çok uzun sürdü. Çoğu zaman dikkate alınmıyor ama hayvanların davranışları da birbirinden çok farklı ve karışık. Son iki yıldır İstanbul’a her geldiğimde, Galata Kulesi’nin dibinde yaşayan köpekleri gözlemliyorum. Umarım bu gözlemlerden, İstanbul’un köpekleri hakkındaki kitabımı tamamlayan belgesel doğar. Köpeklerin tepkileri çok ilginç: her biri farklı bir kişilik, kendi alanlarını belirlemek için kullandıkları yöntemler de, her insana karşı sergiledikleri tavırlarıda da bir o kadar farklı. Mahalledeki insanlarla konuştum, hepsinde bu hayvanlara olan bağlılıklarını hissedebilirsiniz. Aynı şey taksi şoförleri için geçerli: onlar da Tünel’de duraklarına yakın buldukları köpeği besliyorlar. Şimdi, Taksim meydanında “The Marmara” otelinin önünde yaşayan Ebru köpeğin ölümünden bahseden makaleleri okuyacağım.

İnsan/hayvan ilişkisi sorusuna dönecek olursak, sanırım bu soruyu “ortak yaşam alanı” terimiyle düşünmek gerek. Bu düşüncenin pek tabii faydalı bir boyutu var. Osmanlı döneminde köpekler güvenliği sağlıyorlardı ve yaşadıkları bölgeyi koruyorlardı. Mesela yangın sırasında, hemen havlayarak haber verir ve yolları temiz tutarlardı. Günümüzde köpekler hâlâ koruyucu nitelikleri için sevilir. Bölgelerinde alışılmadık bir durum karşısında hemen havlarlar. Ama yine de insan/hayvan ilişkisini, özellikle köpek (en evcileştirilmiş hayvan) söz konusuysa, sırf faydaları açısından değerlendirmemek gerek. İnsanların kültürel değerlerine gönderme yapıp yaşam tarzlarını incelemek gerek. (Ekrem Işın, eski İstanbul hayatını anlattığı kitabında, eski mahallelerin yapısını incelerken, sokak köpeklerine Müslüman mahallelerden ziyade, Avrupai mahallelerde zarar verildiğini yazıyor. Pera ve Galata’da köpekler sıkça kötü muameleye maruz kalıyorlar ve zehirleniliyorlar. İnançları da göz ardı etmemek lazım: zararsız hayvanları öldürmek günahtır. Dini boyutu olmasa da insanlar kötü muameleye karşı tepkililer.

İnsan ile hayvan arasında çok yakın ve karşılıklı bir ilişki oluşuyor: Yakınlık ve derin bir bağlılık duygusu. Bunu anlamak için, insanların kedileri ve daha nadiren de olsa köpekleri beslerken izlemek yeterli. O sevgiyi paylaşmak için hayvana sahip olmak şart değil, şartsız koşulsuz bir ilişki bu.

Catherine Pinguet

Türkiye’ye geliş ve yerleşme maceranızdan kısaca bahseder misiniz? Türkiye’de geçirdiğiniz 12 yılın ardından bir değişim yaşadınız mı? Türkiye’ye gelen Catherine Pinguet ile, 12 yıl Türkiye’de yaşamış C. Pinguet arasında Türkiye kaynaklı fark neydi?

1992’de İstanbul’a yerleştim. Yıldız Teknik Üniversitesi’nde Fransızca Mütercim-Tercümanlık Bölümü açıldı ve beni okutman olarak davet ettiler. Bu kadar uzun kalacağımı tahmin etmemiştim, tam 12 yıl kaldım. İlginç olansa şuydu: Kaldığım son yıllarda Fransızcadan çok İngilizce ders verdim. Türkiye’deki özel üniversitelerde eğitim çoğunlukla İngilizce ağırlıklı. Yıldız Teknik Üniversitesi gibi bir devlet üniversitesine bağlı kalsaydım, açıkçası kiramı zor öderdim. Üstelik Fransızca kullanımı görünür biçimde azaldı, bu konuda Fransa sınırlarını yabancı öğrencilere açsaydı bu duruma düşmezdik. Fransa’ya daha önce dönmedim çünkü orada, 1996’da doktora tezimi başarıyla bitirmeme rağmen, üniversitelerde iş imkânım yoktu. Son 5 yıldır Fransa da yaşıyorum ve bu süreç içerisinde çok sayıda makale yazmama, 3 kitap yayınlamama ve bir edebiyat ödülüne layık görülmeme rağmen halen işsizim. Fransa’da profesyonel anlamda artık beklentim olmadığını söyleyebilirim, üniversitelerde iş olanağı çok az ve benim disiplinler arası profilim üniversite kürsülerine cazip gelmiyor. Gene de şanslıyım, çok iyi anlaştığım bir yayıncıyla tanıştığımdan beri, yazmaya devam ediyorum, zaten yazmadan duramazdım. Aleviler hakkındaki kitabım yayınlandı ve şu an Abdullah Biraderler üzerine yazdığım kitabı eylül sonuna yetiştirmeyi planlıyorum. Aslında günlük yaşadığımı ve serbest çalıştığımı söyleyebilirim. Tempolu hayattan uzaklaşarak ve yazılarıma odaklanarak alışkanlık yaratma kabiliyetini, 12 yıl İstanbul da oldukça hareketli yaşamıma borçluyum… Paris umursamadığım bir şehir ama döndüğüme pişman değilim, editörlerle, yazarlarla ve araştırmacılarla tekrar irtibat kurdum. Buna karşın İstanbul ile olan ilişkilerim iyisiyle kötüsüyle daha güçlendi. İstanbul da yaşadığım dönem, bu şehire bayıldığım kadar da nefret ettiğimi hatırlıyorum. İstanbul’a karşı olan hislerim ya çok iyiydi ya da çok kötüydü, ortası yoktu.

Artık İstanbul’a söyleşiler ve araştırma bursları kapsamında davet edilince geliyorum. Daima belirli yazı projelerim var. Haziran’ın 18’inde İstanbul’a, kitabımın yayımlanması nedeniyle, İstanbul Fransız Kültür Merkezi tarafından düzenlenen davetiye sayesinde geldim. “İstanbul’un köpekleri” hakkında yazdığım deneme Türkiye’de, Fransa’dakinden daha çok ilgi göreceğini biliyordum (doğal olarak kitap Fransa’da nerdeyse hiç ilgi toplamadı) ama gerçeği istiyorsanız ben de Türkiye’de bu kadar yankı yaratacağını bilmiyordum. Üstelik basının kitaba bu kadar sahip çıkacağını ümit etmemiştim sanırım Türkiye’deki yayıncım da aynı düşüncede. Benim için sürpriz oldu ve İstanbul’da geçirdiğim süreyi iyi değerlendirdim. İstanbul’dan Paris’e her döndüğümde aynı düşünceye kapılıyorum: kendimi kasabaya dönmüş gibi hissediyorum.