Üç yıl önce Heli filmini izlediğimiz İspanyol auteur Amat Escalante 2016 Venedik En İyi Yönetmen Ödülünü kazandığı son işi Vahşi Bölge ile belki de çekilmiş en iyi “cinsel yolla bulaşan hastalık” filmine imza atmış.

Filmde bir grup insanın seks ile ilişkisi anlatılıyor ve bu karakterler üzerinden neredeyse eksiksiz bir cinsellik araştırması ortaya konuyor. Çocuklardan tutun da iki yüzlü biseksüel bir adama, kendiyle barışık olsa da toplumdan çekinen eşcinsel erkeğe, her şeye karışan kaynanaya, sessiz ama despot babaya, özgürce seks yapan kadına, aile kurumunu sürdürmeye çabalayan heteroseksüel kadına, seks hayatları bitse de başkalarınınkiyle uğraşmaktan vazgeçmeyen yaşlılara ve daha nicelerine… Gerçek yaşamda konu cinsellik olduğunda karşımıza çıkan insan tiplemelerinin büyük kısmının karşılığı Vahşi Yaşam’da mevcut. Karakterleriyle ufak bir yeryüzü modeli kurmayı başaran film, metaforik anlatımıyla da çiğ olmadan derdini anlatmayı başarmış.

Vahşi Bölge, bir şekilde Göldeki Yabancı (L’Inconnu du lac, 2013) ile akraba. Göldeki Yabancı‘da karakterler nasıl cinsel yolla bulaşan hastalık kapma ve hatta -katil HIV tarafından- öldürülme riskine rağmen ısrarla göl kenarına gidiyorsa, burada da özgürce seks yapıp zevk alma uğruna bilinmeyenin kollarına bırakmaktan çekinmiyorlar kendilerini. Hastalık kapmayı, yaralanmayı hatta ölmeyi umursamıyorlar bu cinsiyetini bile bilmedikleri yaratığın yatağına uzanırken.

Filmin İngilizce adı The Untamed “yabani, evcilleşmemiş” manasıyla seksin doğasına bir gönderme niteliğinde diyebiliriz. Süperegonun devre dışı bırakılabildiği cinsel birleşmelerde, güdülerine teslim olup yabani doğalarını salar çiftleşenler. Filmde orman olarak tasvir edilen vahşi bölgenin de tam olarak buna denk geldiğini iddia edebiliriz.

Kocasıyla mutsuz, başkalarıyla cinsel deneyim yaşamanın nasıl bir şey olacağını merak eden ancak çocukları üzülmesin/kurulu düzeni bozulmasın diye olduğu gibi yaşamayı sürdüren heteroseksüel kadının; kardeşi ölüm döşeğine, kocası hapse düştüğünde özgürleşip kendini zevkin kollarına bırakışı müthiş bir senaryo ile anlatılmış. Aynı kadın, özgürlüğün tadını aldıktan sonra kelepçeler eline tekrar takılmasın diye kardeşinin yaşam desteğini fütursuzca sonlandırıyor ve masum olduğuna emin olduğu kocasını hapisten çıkarmaya yeltenmiyor. İşte seks ve ondan alınan zevk böyle bir şey diyor Escalante, eylemin güzelliği sonuçların göz ardı edilmesine neden olabiliyor.

Eniştesiyle seks yapan, kapana kısılmış gay doktor ise başka bir kurban. Anladığımız kadarıyla cinsel yönelimini toplumdan saklayabilmek uğruna kimseyle tanışamıyor ve eniştesiyle girdiği gizli ilişkiyi sürdürüyor. Kurtuluşu ise bir gün kendini ne olduğunu bile bilmediği canavarın kollarına bırakmakta (random sex) buluyor. Seks yapacağı canlı hasta mı, zararlı mı, tehlikeli mi bilmiyor. Özgürleşmek uğruna bu riske giriyor. Nitekim başına da korkunç bir olay geliyor.

Finalde “cesetler çoğalıyor” dendiğinde ne kastedildiğini anlıyoruz. Canavar aramızda. Cinsel yolla bulaşan hastalıklar kol geziyor, herkes de az çok farkında ancak belki kendi kurduğumuz belki de içinden çıkmayı bir türlü beceremediğimiz kişisel hapishanelerimizden kafamızı çıkarıp duvarların ötesinde vakit geçirmemizin yollarından en doğamıza uygun olanı seks yapmak. Sonuçta zarar görme ihtimalimiz olduğunu bile bile canavarın yanına gitmeye devam ediyoruz. Bu, intihara meyilli olduğumuzu mu gösterir yoksa vahşi doğamızı mı, bilemiyorum…

Filmin Notu: 8/10

HENÜZ YORUM YOK