Gecenin bir yarısı uyandım. Kabus falan görmemiştim. Bedenime yapışan ve temas ettiği her noktadan ter fışkırtan sıcaktı beni uyandıran. Sıcak. Bir yaz illeti. Terden sırılsıklamdım. Uykumda duş almıştım da kurulanmaya fırsat bulamadan uyanmıştım sanki.

Yeniden uykuya dalmak umuduyla kapadım gözlerimi. Ama ne mümkün. Uykum, peşinde tazıların koşturduğu bir kızıl tilki gibi arkasına bakmadan kaçmıştı. İnat edip beklesem geri dönmesini, bir o yana bir bu yana huzursuzca dönmeye başlayacaktım yatakta. Her bekleyiş huzursuzdur. Beklemek cehennemdir. Özellikle beklediğin şey uykuysa. Tabi ben gıvıl gıvıl ettikçe eninde sonunda onu da uyandıracaktım. Sıcaktan hiç etkilenmemişcesine mışıl mışıl uyuyordu. Hayatımı ve yatağımı paylaştığım kişi. Sevdiğim, aşık olduğum insan.

İkimizin de uykusunun avlanan tilkiye bağlamasına gerek yoktu. Usulca kalktım yataktan. Karanlık holden yavaşça salona süzüldüm. Sokak lambalarının içeri süzülen ışığı karan-loş ve karan-hoş bir ortam yaratmıştı. Televizyonu açmayı düşündüm ilk başta ama sonra bunu istemediğime karar verdim. Uykum kaçmış olsa da karanlığa alışmış gözlerimi delip geçecek keskin bir ışık fikri cazip gelmemişti. Üçlü koltuğa uzandım. Balkonun ardına kadar açık camından biraz rüzgar üfürdü. İyi geldi. Ama yetmedi. İyi şeyler ne zaman yeterli olur ki zaten?

Haksızlık ettim böyle düşünerek. O var. O iyi. Bana iyi geliyor. Bana yetiyor. Nasıl böyle bebek gibi uyuyabiliyor bu sıcakta? Sabah da zımba gibi kalkar yine. Bense sürünerek çıkacağım yataktan.

Rüzgar yine üfürdü. Yine yetmedi. Hiç olmamasından iyi ama. Olsun da, varsın yetmesin.

Televizyonun yanında duran uydu alıcı stand-by’da olduğu için kanal numarası yerine saati gösteriyordu. Üçü iki geçiyor. Uyuyamayacağımı bile bile gözlerimi kapadım.

Gözlerimi açtığımda tavanla ve aslında bir bok bilmediğim gerçeğiyle yüzleştim. Uykuya dalmıştım. Öyle derin bir uyku değil. Kestirmiştim biraz. Uydu alıcıya göre 15 dakika kadar… Yine de bu 15 dakika salonda bir şeylerin değişmesine yetmişti. En azından ben öyle hissediyordum. Mantığım uydu alıcının üstündeki zamanı gösteren ve kırmızı ışıktan ibaret olan o rakamlar dışında değişen bir şey olamayacağını söylüyordu, hislerimse tam tersini. En yakın tercümesi şu olurdu herhalde söylediklerinin:

“Artık odada yalnız değilsin!”

Olmayacak şey değil. Belki uyandı ve yanında beni göremeyince iyi olup olmadığımı kontrol etmek için salona geldi. Uyuduğumu görünce ses etmedi. Sonra yeniden içeri dönmektense o da karşı koltuğa uzandı. Salon yatak odasından daha serin gerçekten de.

Bedenimi ağır ağır o yöne çevirdiğimde…

Gördüğüm şey karşısında midemim bulunduğu civardan kalkışa geçen çığlığımı ağzımdan dışarı çıkmadan bastırdım. Bunu başarabildiğime şaşırdım sonra. Ama belki de salt benim başarım değil bu. Olağanüstü duruma uygun düşecek şekilde dışarıdan kumanda edilen bir başka olağanüstülük. Ya da kanımı donduran şeyin çığlığımı da dondurmuş olması mümkün mü?

Yaptığım üç tahminin ikisini tutturamamıştım. Bir… Odada yalnız olmadığım.

Bu, doğru çıkan tahminimdi.

İki… Birinin koltukta yattığı.

Bu, Yanlıştı. Oturuyordu.

Üç… Koltukta yattığını tahmin ettiğim – aslında oturur vaziyette bana bakmakta olan (ama bunu söylemiştim zaten değil mi? En azından oturuyor olduğunu) – kişinin sevgilim olduğu.

Yanlış.

Sevgilim değil, babamdı. Bir anda karşınıza çıksa da babaların öyle kurtadam, vampir gibi korkulacak figürler olmadığının farkındayım. Tabi trajik bir aile geçmişiniz yoksa. Tecavüzcü ya da sadist bir babayla büyümediyseniz. Ben bu türden talihsizlikler yaşamadım hiç. Beni seven, kendisinden dürüstlüğün, iyi insan olmanın erdemini öğrendiğim bir babaydı benim ki. Ama en az 10 senedir görmüyordum onu. Gecenin bir yarısı böyle karşıma çıkması beni yine de bu kadar dehşete salmazdı. Eğer geçen sene bu zamanlar kalp krizi geçirip ölmemiş olsaydı.

Rüyalarıma sık sık girerdi. Belki bu da bir rüyaydı. Zaten aklıma başka bir açıklama da gelmiyordu. Rüyaysa öyle yapmam çok saçmaydı ama ben yine de Deniz’i uyandırmamak için fısıltıyla konuştum.

“Baba?”

Hemen yanıt vermedi. Ayrıntıları görebileceğim kadar aydınlık değildi. Yüz ifadesini seçemiyordum. 10 sene önceki hali miydi karşımdaki yoksa ölmesine yakın zamanlardaki mi, anlayamıyordum.

“Çok uzun zaman oldu, değil mi?”

Hazırlıksız yakalanmıştım, tamam, ama babamın sesini duyduğum anda gözlerimden yaşlar boşanacağını beklemiyordum. Rüya da olsa, gerçek gibi duruyordu karşımda. Benimle konuşuyordu. Ziraat Bankası Şube Müdürlüğü’nden emekli, sicili tertemiz, arkasından kötü bir söz edecek bir kişi bulamayacağınız Şinasi bey birbirimizi görmeden geçen ve ikimizin de kalbini kıran o 10 yıldan söz ediyordu. Kendimi toparladım hemen. Babamın karşısında ağlama fikrinden nefret ettim. Erkeklerin ağladığı bir dünyadan değildi babam.

“Çok,” diyebildim yalnızca cevap olarak.

“Gelen ben oldum sonunda yine. Buna inanır mıydın?”

“Ben gelsem, beni görür müydün, kucaklar mıydın?”

“Haklısın. Yapmazdım.”

“Yapmazdın.”

“Arnavutuz biz, oğlum, unuttun mu? İnadımız meşhurdur.”

Yüzümden bir gülümseme hızla geçip gitti. Balkonumuzdan görünen otobandaki otomobillerden biri gibi…

“Değdi mi peki, baba? Söylesene, gerçekten değdi mi?”

Olan bitenin bir rüya olduğunu unutup kaptırmıştım kendimi.

“Eski adamlar prensiplerin nereye varacağına, değip değmeyeceğine bakmazlar pek. Kalp kırıklığına alışırız. Görmezden gelmeyi öğreniriz diyeyim ya da. İtiraf etmeyi, özür dilemeyi, alttan almayı da beceremeyiz. Ama seni özleyip özlemediğimi soruyorsan? Kolumu kesip almışlardı sanki. Eksikliğini hissetmediğim tek bir an olmadı.”

“O zaman neden, baba?”

“Böyle bir şeyi kabul edemezdim. Ben…İki erkeğin birlikte olması fikri. Senin bir erkekle olman. Bunlar benim anlayabileceğim, kaldırabileceğim şeyler değildi. Böyle biri olduğun için seni suçladım. Hayatımda belki ilk kez utandım. İnsanlar neler diyecek diye korktum. Böyle hissettiğim için seni suçladım. Oğlumu tüm dünyaya karşı savunabilecek kadar seviyorken, onu reddeden bir baba durumuna düşürdüğün için beni, senden nefret ettim.”

Önce bir şey söylemedim. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından.

“Şimdi değişen ne? Niye geldin? Bende değişen bir şey yok. Bak, Deniz yatıyor içeride.”

“Biliyorum.”

“Öyleyse?”

“Bunu nasıl söyleyebileceğimi bilmiyorum? Ama aramızda yaşananları, size yaşattıklarımın sorumlusunun ben olduğumu şimdi kabul ediyorum. Sen değişemezdin. Annen değişemezdi. Ama ben değişebilirdim. Seni olduğu gibi kabul etmeyi beceremedim. ”

“Bu bir özür ziyareti yani?”

“Daha çok oğluma son bir fırsat, son bir iyilik. Bu iyilik belki beni affetmesine yardımcı olur.”

“Ne demek istiyorsun?”

Kelimeler isteksiz çıktı ağzından. Hayatımda ilk kez sesinin titrediğini duyuyordum.

“Bu Deniz’le birlikte geçireceğiniz son gece!”

Bir anda onlarca düşünce hücum etti beynime. Anlam kazanmasına ilk izin verdiğim babamın sonunda beni affettiği için değil, öleceğim için geldiği düşüncesiydi. Onu konuşturan merhametiydi. Ondan yıllarca beklediğim anlayış, kabulleniş ve onay değildi bu. Ölüm düşüncesinden bile önce aklıma gelen buydu. Demek bilinçaltımda babamın onayına her şeyden daha çok istiyordum. Sonra ölüm fikrinin ebadını kavramaya başladım. Yok olmak. Her şeyi geride bırakmak. Unutulmak. Daha da kötüsü unutmak. Deniz’siz olmak. Deniz’i bensiz bırakmak.

Umutsuz, mutsuz düşüncelerin girdabında kaybolmaya başlamışken minicik bir umut ışığı göründü ansızın. Tüm bunların bir rüyadan ibaret olduğu farkındalığı.

“Semih?”

Adımı sesleniyor biri. Babam mı bu?

“Semih?”

Değil babam bu? Bu…

“Semih, uyan?”

…Deniz.

“Deniz?”

“Uykunda konuşuyordun, sonra bağırmaya başladın. Uyandırayım dedim.”

“İyi yapmışsın. İçerisi çok sıcak oldu. Salona geldim ben de. Biçimsiz yatmışım, kabus görmüşüm herhalde.”

“Ne görüyordun?”

“Boşver.”

Yatağa döndük birlikte. Biraz sohbet ettik. Sonra babamın bunun Deniz’le son gecem olduğunu söylemesini hatırladım. Düşüncesi bile berbat hissettiriyordu. Kafamdaki kötü düşüncelerden sonsuza kadar kurtulmak umuduyla sıkıca sarıldım sevgilime. Uzun süre öylece yattık. O şekilde de uyuyacaktık ki… Bitişik nizam dikilmiş beton yığını apartmanların damlarına kurulmuş martı krallığının tüm sakinleri kulakları sağır edercesine bağırmaya başladı. Çok sevilen Martı Kral ölmüştü de, binlerce çığlık çığlığa onu uğurluyorlardı sanki. Sonra tüm o feryatları bastıran bir gökgürlemesi duyuldu. Gürleyenin gökyüzü olmadığı hemen ardından anlaşıldı. Ev, insanı ölüm korkusuna düşrürücesine sarsılmaya başladı. Önce evin içinde yerlere düşüp tangırdıyan ya da kırılan eşyaların sesini duydum, ardından anca yüzlerce insanın kırılan kemiğinden çıkabilecek çatırtı. Her şeyin olup bitmesine birkaç saniye yetip de artmıştı bile. Saniyenin yarısı kadar sürmemişti ki, son anlarımı yaşadığımı idrak ettim. Ve martılar… Onlar martı kral için değil, daha uçmasını öğrenmemiş olan yavruları için ağıt yakıyorlardı. Rüya ya da değil, babam beni bu sondan haberdar etmek istemişti. Altımda zemin, üstümdeki tavan çökerken tüm kalbimle Deniz’in hayatta kalmasını dileyip gözlerimi kapadım.

EPİLOG

“Kimse var mı?”

“Sesim geliyor mu?”

“Bakın, şurada birinin bacağı görünüyor?”

“Evet, evet, orada, birileri var. Dozeri buraya çağırın. Birkaç kişi daha bulun bize yardım edecek?”

İki saatlik bir uğraşın ardından bacağını gördükleri adamı enkazdan çıkarırlar. Geç kalınmıştır. 30’lu yaşlardaki genç adam cansızdır artık. Depremin ardından geçen o üç günün herhangi birinde ölmüş olabilir. Belki deprem anında, belki kurtarılmasına dakikalar kala…

Çıkarılan ceset bir battaniye sarılırken İsveç’ten yardım için gelen kurtarma ekibinin Skywalker adını taşıyan özel eğitimli St. Bernard köpeği enkaza çıkar. Biraz dolaşıp etrafı kokladıktan sonra davudi sesiyle havlamaya başlar. İsveçliler aralarında hızlıca bir şeyler bağırışıp köpeğin bulunduğu yere koştururlar. Fenerle enkazın içine baktıktan sonra geriye dönüp biraz zor da olsa dozerin uzaklaştırılması gerektiğini anlatırlar. Biraz önce ölü olarak çıkardıkları adamın birkaç metre ilersinde gözden kaçan biri daha vardır. Aracın sebep olacağı bir çöküntü şu an hayatta olduğu anlaşılan adamın ölmesine yol açacaktır.

Enkazın tepesinde bir İsveçli’nin enkazın içine doğru bağırdığı duyulmaktadır.

“Hey, don’t worry. We’re gonna get you out of there.”

(Hey, merak etme. Seni oradan çıkaracağız.)

“Th..Thank you. Water. Please give me some water.”

(Teşekkür ederim. Su. Biraz su verin, lütfen.)

“Ok, man. You can drink as much as you want when you’re out. Hold on a little bit more.”

(Tamam, adamım. Çıktığın zaman istediğin kadar içersin. Birazcık daha dayan.)

“Okey.”

“Hey. My name is Far. What’s yours?”

(Hey! Benim adım Far. Seninki ne?”

“My name is………..”

(Benim adım…)

“What? I couldn’t hear you?”

(Ne? Seni duyamadım.)

“My name is Semih!”

(Benim adım, Semih.)

“Okey, look Semih, now i am coming there. Try to be stay still. It is not very stable inside here now. We don’t want these concretes collapsed upon our heads.”

“Okey.”

“Were you alone, Semih?

(Yalnız mıydın, Semih?)

“No. I was with my boyfriend. But i think he is…”

(Hayır. Erkek arkadaşımlaydım. Ama sanırım o…”

Bu gerçeği artık kabullenmiş olmasına rağmen “öldü” demeye dili varmaz.. Bu kabullenişin ardından da babasının asıl geliş nedenini de anlamıştır. O değil, Deniz öleceği için gelmiştir. Son anlarını birlikte geçirebilsinler diye…

Semih sonunda babasıyla barışmıştır..

HENÜZ YORUM YOK