Melekler ve bizim çocuklar: Mahzun Kırmızıgül vs. Özcan Deniz

Landlord
Beyaz Melek’in ışığı altında, zamanında bir başka “melekle” çıkış yapan Özcan Deniz fenomenini; Doğu kökenli sanatçılarımızın kroseksüelden metroseksüele uzanan evrimleşme süreçlerini ve “özgür” beyaz kent kadınının yaşadığı mevzuyla alakalı ikilemi masaya yatırıyoruz. (2008 Arşivi)

Mahzun Kırmızıgül’ün, ya da Özcan Deniz’in müzik ve televizyon alanında hiçbir üretiminin takipçisi, seyircisi, dinleyicisi, kısaca hedef kitlesi olmadım. Köy kültüründen gelenlerin, Doğu’nun terbiyesini ve görgüsünü alanların başımın üstünde hep yeri oldu. Onlara bakıp kendimi geliştirmeye çalıştığım da oldu. Ama bu geçmişlerini reddedip, evrimleşerek daha doğrusu şehirleşerek yeni uydurulmuş tabiriyle metroseksüel bir karizma oluşturanlardan hiç hazzetmedim. İbrahim Tatlıses’i bu yola sapmadığı için takdir ederdim ama sonra bu özelliğini rant haline getirmesinin/medya tarafından getirilmesinin ardından ona da sempatim kalmadı. Medya, palazlandırdığı figürün toplumumuzun bilgi, kültür, görgü ve uygar dünya görüşü anlamında gelişiminin önünde bir engel teşkil ettiğinin farkında değilmiş gibi yapıyor. Ya da belki farkında da, belki bu rantın en büyük ortağı olduğu için, belki de gaflet ve dalalet içinde bulunduğundan bu duruma sesini çıkarmıyor.

Özcan Deniz Vakası

Özcan Deniz’in de 90’lı yıllarda, biraz palazlandıktan sonra yaptığı TV programını hatırlıyorum. O günlerde düzgün bir cümle bile kuramayıp, karşısındakine soru soramayan Ö.Deniz, takdire  şayan bir evrimleşme sürecinin ardından bugün sosyeteye, hatta kimi zaman entelektüel zümreye hitap eden bir sanatçı konumuna geldi. Evet, sinemada iyi işler yaptı. Hem oyuncu hem yazar  olarak dahil olduğu Neredesin Firuze? çok iyi bir işti örneğin.  Kolay Para’daki rolü de önemliydi. Daha doğrusu önemli gelmişti bana. Kendi kendiyle dalga geçtiğini düşünüp bunu bir olgunluk belirtisi saymıştım çünkü. Yanıldığımı kısa sürede anladım. Röportajları gerçek Özcan Deniz’i açık ediyordu. Ben böyleyim, ben şöyleyim, hep kendini bir konumlandırma çabası… Burhan Altıntop durumu söz konusuydu aslında. Ama Deniz Allah vergisi sesi dışında, artık bu durumu ele vermeyen bir tipe, diksiyona, Asmalı Konak tarikat üyelerinin hayranlığına ve en önemlisi medya desteğine sahip olduğundan Burhan gibi karikatürize görünmüyordu. 90’larda Meleğim şarkısıyla hayatımıza yeni popüler “kroseksüel” şarkıcımız olarak giren Deniz belli ki geçmişiyle arasına Çin Seddi çekmiş, köklerini reddetmişti ve onunla birlikte nedense tüm insanlık da unutmuş gibi yapıyordu bu geçmişi… İnsanlık demeyelim aslında, beyaz kent kadınları.

Beyaz kent kadını Özcan Deniz’de ne buldu?

Beyaz kent kadını iş hayatında yükselerek ya da iyi bir evlilik yaparak sosyal ve ekonomik hayatta çoğu erkekten üstün duruma geldi. Bunun bir bedeli vardı elbette; doğanın onlar için yazdığı kodların çoğunu bastırmak, ki bu da uzun vadede sebebi bilinmeyen mutsuzluk duygusu, depresyon, işkoliklik yada kontrol manyaklığı gibi rahatsız ruh hallerinden mustarip olma anlamına geliyor. Doğanın kadınlar için hazırladığı en önemli kodlardan biri de onları üreme amaçlı olarak sürü lideri olabilecek güçlü bir  erkek arayışına yönlendirmeyle ilgili. Ama güç dengelerinin karmaşıklaştığı, evliliğin gereksizleştiği ya da iş akdi gibi değerlendirildiği uygar kent yaşamında, bu dürtünün sesi kısılmak zorunda kalıyor. Ama hiçbir dürtüyü sonsuza dek içeride kapalı tutamazsınız. İşte bu noktada da Özcan Deniz’in ağalı, beyli dizileri giriyor devreye. Beyaz kent kadını kendisine sunulan bu güçlü erkek figürünü sahiplenip, son derece steril, kolay, masrafsız, yaşam tarzına zarar vermeyecek bir yoldan kodlarında yazılı olan misyonunu gerçekleştirmiş gibi yapmış oluyor. Yani bir anlamda gazı alınıyor.

Peki Mahzun, neden böyle mahzun?

Mahzun Kırmızıgül de, Özcan Deniz’inkine çok benzeyen bir evrimleşme sürecinden geçti. Kroseksüel, retroseksüel derken, kliplerinde metroseksüel bir görüntü sergileyip, söyleşilerinde Ö.Deniz gibi kendi geliştirdiği yeni rollere bürümeye başladı. Ama o Deniz ile Tatlıses arasında bir yerde durmaya özen gösterdi hep. Asla Deniz gibi geçmişini reddetmedi ya da asla Tatlıses gibi aynı şivenin, tipin, aynı rolün peşi sıra sürüklenmedi. Ama asla da popülerite olarak bu ikilinin seviyesine çıkamadı. Beyaz Melek’e kadar…

Bu yazarın görüşü, Beyaz Melek’in ve sonrasındaki sürecin Kırmızıgül’ü popülerite olarak bu ikilinin arasına sokmakla kalmayıp, sanatçı olarak onların önüne geçireceğidir.

Beyaz Melek beni şaşırttı!

Ne yalan söyleyeyim, Beyaz Melek’e giderken, iyi bir film seyredeceğim ihtimalini hiç getirmiyordum aklıma. Gişedeki  başarı benim için bir şey ifade etmiyordu. Yeni Nesil Hababam Sınıfları, Maskeli Beşler serisi ve gişede iş yapan diğer Mehmet Ali Erbil’li filmler gibi buna da zehir zemberek bir yazı yazacağımdan neredeyse emindim. Türkücünün filminden n’olurdu ki sonuçta? Hem senaryosunu yazmış, hem de kendi çekmiş bir de…

Şırrraaaak! İşte Beyaz Melek böyle tokat gibi indi yüzüme.  Yılların sinemacısı Sinan Çetin’in bilmem kaç yıllık Romantik’i yanında, birkaç aylık “Türkücü filmi” sinemanın aslında sanıldığı kadar zor bir iş olmadığının ama sinemacı geçinenlerin bir  kısmının ne kadar yeteneksiz olduğunun kanıtı gibi duruyordu karşımda. İnsanların ağladığı filmler genelde bende başağrısı yapar. Çünkü bu filmlerde beynim birbirine zıt iki komutu aynı anda yerine getirmeye çalışır. Bir yandan film beni aşırı duygulandırmıştır, beyin emir verir: bünyeyi ağlat. Ama diğer yanda da karakterimin bir noktası başkalarının yanında ağlamayı yiğitliğe b.k sürdürmek saymaktadır ki, o da komut verir: bünyenin ağlamasını engelle. Sonrası başağrısı… Ama ikinci  yarının sonuna doğru birinci komut bariz bir şekilde üstün geldi diyebilirim. Tabi bir film çok ağlatınca, ya da çok güldürünce iyi  bir film olmaz. Ha, bir film hem güldürp, hem ağlatıyorsa, bakın o iyi bir filmdir. Beyaz Melek de iyi bir film ama çok ağlattığı için değil. Öncelikle hikayesini düzgün anlattığı için iyi bir film. Olay örgüsünde en ufak bir boşluk bırakmadan, sizi bir anlığına bile hikayeden soğutmadan, içini bol bol ayrıntılarla, yan öğelerle zenginleştirerek hikaye anlatabilmek bir yönetmen de olması gereken en önemli özellik bence.

Beyaz Melek hikayesi doğru olduğu için de iyi bir film. Bakın yaşlılarla ilgili daha önce de filmler yapıldı bu ülkede. Unutulmayanlar ve Güle Güle son dönemden aklıma gelenler. Hiçbiri Beyaz Melek kadar etkili olmayı başaramıyordu. Bu filmden çıkıp da eve koşup ana babanızın ellerine sarılmamanız,   ya da imkanınız varken bunu yapmadığınız için pişmanlık duymamanız mümkün değil. Bu çok önemli bir şey.

Beyaz Melek sinematografik açıdan da oldukça başarılı. Çok iyi seçilmiş mekanlar perdeye son derece iyi aktarılmış. Filmin görsel yönetmenini kutlamak gerekiyor.

Emektar oyuncuların hepsi rollerinin hakkını veriyor. Sırf görüntü olsun, ünleri filme katkı sağlasın, vefa borcu ödensin diye orada olmadıkları belli. Yan rollerde zaten Ali Sürmeli, Cezmi Baskın gibi başka ustalar var. Ve Fırat Danış: son dönemin tartışmasız en yetenekli bir iki oyuncusundan biri. Mahsun Kırmızıgül’ün oyunculuğuna bari bir kulp bulayım diyorum. Ama yok, Sarp Apak’la birlikte inanılmaz iyiler.

Çok ağlatan film Babam ve Oğlum’dan daha ağlatan bir film olarak tarihe geçecek Beyaz Melek. Üstelik işin sinemasına bakacak olursak bazı noktalarda Babam ve Oğlum’un bile önüne geçiyor Beyaz Melek bana kalırsa.

Beyaz Melek’in önemli bir zafiyetine değinerek bitirelim yazıyı. Buna ben “kör göze parmak” hatası diyorum. Elbette Kırmızıgül’ün heyecanından kaynaklanıyor bu acemice hata. Filmin iki anafikri var. Birincisi; yaşlılara saygı ve sevgi göstermekteki yetersizliğimiz. İkincisi ise bunun kent kültüre has bir şey olduğu ve Doğu’da bunun yapılmadığı. Filmin hikayesi bu anafikirleri çok da güzel taşıyor seyirciye. Ama Kırmızıgül sanki hala başka bir iteklemeye gerek varmış gibi, anafikirin daha da vurgulanması için gereksiz metinler, sahneler katıyor araya. Örneğin Toron Karaca’nın misafir kaldıkları evde “Biz aradığımız sıcaklığı sizlerin yüreğinde bulduk,” gibisinden gereksiz replik fazla didaktik, hatta propaganda vari kalıyor. Ama bir yönetmenin ilk filminde kendini, derdini ifade edebilme heyacanıyla bu hatayı yapması anlaşılabilir bir şey. Ve bu hataya rağmen ağalı, töreli diziler yüzünden Doğu’nun yanlış tanıtıldığı (yine rant, yine medya tabi) bir dönemde Kırmızıgül’ün kendi kültürünü, köklerini öven bir film yapması son derece anlaşılır ve saygıyı hak eden bir davranış.