Midsommar: Bakana Göre Şekillenen Bir Gerilim

Çok katmanlı, farklı okumalara açık, hadi eli artıralım; görmek istediğinizi görmenize izin veren bir filmle karşı karşıyayız: İlk filmi Hereditary (2018) ile ismini duyuran Ari Aster’in 147 dakikalık gerilim şöleni Midsommar (2019) vizyonda.

Midsommar ile ilgili beş yazı okuyup her birinde farklı bir filmden bahsediliyor hissine kapılmanız olası çünkü çok çalışılmış ve katkı maddeleriyle zenginleştirilmiş bir meydan okuma bu. Korku ya da gerilim filmi geleneklerinden gelen, mitolojiye ve antropolojiye hâkim, siyasi rüzgarlardan etkilenmiş zeki ve çalışkan bir zihnin ürünü. Üzerine yazılacak her yazı biraz eksik kalacaktır ama yine de yorulana kadar bendeki yansımasından bahsedeceğim.

 

Yönetmenin ilk uzun metrajı Hereditary de ince ince örülmüş bir filmdi ancak finaliyle bir çuval inciri berbat etmişti gözümde, o yüzden Midsommar da ne kadar iyi giderse gitsin sonuyla değerini bulacaktı ve öyle de oldu, iyi anlamda ama bu kez. Son sahnede kurbanlarını ve gönüllülerini yakarken toplumsal histeriye tutulmuş ağlayan grup, çocuklarını savaşa gönderdikten sonra arkalarından ağlayan büyük devletleri hatırlattı bana. Hiçbir şey yapmama seçenekleri varken beynini yıkadıkları gençleri ölüme gönderen ve bu sırada yabancıları da kendileriyle birlikte yakanlar (kelimenin her iki anlamıyla da) sonradan hep birlikte ah vah çekip ağlarken, izleyicinin de (halkın da) bu tablo karşısında duygulanması gerekiyor belli ki. Toplumsal histerinin şehitleri(!), kahramanlık atfettiğimiz kurbanlarımız… Filmin sürüklediği yolculuğa ek ve de ayrı, kale gibi dimdik, yalnız ama şehrini de koruyan bir final.

Başa dönelim. Midsommar, eğlenceli bir Avrupa tatili geçirmek üzere bir araya gelen Amerikalı kankalar hikayesi özünde. Hostel (2005) ile cılkı çıkan bu plot, Midsommar’ın da bel kemiği fakat farklarla. Gençlerden sadece biri eğlenmek için gittiklerini düşünüyor, diğerleriyse tez yazmak, tezine ilham bulmak ya da yas sürecini daha az yarayla atlatmak amacında. Ari Aster en baştan beklentilerle oynayıp cheesy alışkanlıklara entelektüel süslemeler yapıyor. Zaten tüm film matematiksel bir keskinliğe sahip. İzlerken kırılma noktalarında saate bakarsanız tam olarak 20 dakika, 40 dakika, 60 dakika olduğunu görebilirsiniz. 23 değil, 37 değil, 66 değil. Her kare, her cümle, her sahne süresi hesaplı ama hesapçı (itici) değil. David Fincher’ın ilk dönemlerini hatırlatan bir kamera/lens virtüözlüğü, görüntüye hakimiyet mevcut. Filminin sade dokusuna zarar vermemek için kendini zor tutan bir deha var gibi kamera arkasında. Her istediğimi yapabilirim (bkz. Tuvaletten uçağa kesme yaptığı sahne) ama gözünüzü boyamak istemiyorum diyor.

147 dakikalık filmde fazlalık sahne ya da havada kalan replik yok. İlk yirmi dakikaya yayılan ana karakter Dani’nin trajik hikayesi “karakterle bağ kurulsun dolgusu”ndan çok öte işlevlere sahip mesela. Örneğin Dani’nin anne babasını öldüren bipolar kız kardeşe batı toplumunun bakışıyla, İsveç’teki karşılığı ensest çocuğu engelli kıza kendi komününün bakışı arasındaki fark. İlkine hasta, yük, problem gibi sıfatlar yakıştırılırken, ikincisi kâhin, bilirkişi, yol gösterici. İlki asla istenmeyen ve tedavisine uğraşılan bir bireyken, diğeri özellikle doğuruluyor. Başta söylediğimiz, seyircinin filme bakış açısının hikâyeyi şekillendirmesi gibi; toplumun bireyi değerlendirme şekli de sonuca direkt etki ediyor.

Anne babaya gelirsek, batı toplumunda ölmeleri asla istenmeyen ebeveynler, İsveç’teki bu hayali toplulukta kendi ölümlerine gidiyorlar. Dani kaybının ardından sinir krizleri geçirip kendini kaybederken, Pelle bile isteye canlı canlı yakılan anne babasının kaybını gurur kaynağı olarak görüyor. Midsommar’ı izledikten sonra sinema yazarı bir büyüğümle kahve içmek üzere gidip sipariş verdik, oturduk ve içtik. Her şey normal görünüyor değil mi. İsveç’teki o hayali köyde yaşananlar da onlar için işte bu kadar normal. Coğrafya kaderdir, görgü kültür kişiliklerimizi belirlemede büyük rol oynar. Onlar için garip bir durum yok yani, 72 yaşına geldiklerinde bir kayalığın tepesinden atlayıp yeni doğacak çocuklara yer açıyorlar çünkü hayat bir döngü ve onlar için böyle devam ediyor. 25 yaşındaki The Lion King’in hafızamızı tazeleyen yeniden çevriminde Mufasa’nın oğlu Simba’ya söylediği gibi. Antilop yiyor, ölüyor, toprağa karışıyorlar ve onların gübrelediği topraktan çıkan yeşilliği de birileri yiyor. Ancak filmde yaşama son verme tercihini görünce kendini yerden yere atan Amerikalı karakterler kendi normallerinden başkasına saygı duyamayacak kadar sığ. Batı toplumunda ölüm kaç yaşına gelinirse gelinsin, ne kadar hasta, yaşlı, elden ayaktan düşülmüş halde olunursa olunsun, milyonlarca dolarlık makineler ve ilaç endüstrisi ile durdurulmaya çalışılsa da başa geldiğinde büyük üzüntü sebebiyken; filmdeki köyde tercih edilerek yapılan ve doğrusu bu diye düşünüldüğünden gurur duyulan bir eylem. Biz de böyle yetiştirilseydik, öyle düşünecektik yani sanırım kimseyi yargılamaya hakkımız yok diyor bir taraftan da film.

Korku filmi izleyeceğimiz ön koşuluyla gittiğimizden gençlerin başına gelenleri cinayet olarak yorumlamak en kolayı fakat Midsommar’da köye getirilen yabancılar vahşice katledilmiyor aslında. Süsleniyor, toprağa dönmeleri sağlanıyor. Ya soyun sağlıklı devam etmesi için dölleri kullanılıyor, ya yetiştirilen bitkilere gübre oluyorlar. Topluluk hiç mi yalan söylemiyor, tüm duyguları mı safça derseniz, hayır ancak en azından birbirlerine karşı dürüstler. Yemeklerini birlikte hazırlıyor, aynı odada aynı şartlarda, hiçbiri diğerine üstünlük kurmadan yaşayıp gidiyorlar. (Bu noktada yapılacak komünizm okumalarını işin ehli zihinlere bırakıyorum.) Biri ağladığında hepsi ağlıyor, biri zevkle inlediğinde hepsi eşlik ediyor. Sinemasal olarak çok güçlü imajlar olmasının dışında son derece inandırıcı ve işlevsel anlar bunlar. Oradaki yaşamı, kendi yaşamlarımızı sorgulamamızı sağlıyor. Cinselliği sadece üreme için kullanan bir topluluğu izlerken seyirciden gülenler oldu. Kendi cinselliğini kapalı kapılar ardında, tercihen az ışıkla, utana sıkıla herkesten saklayarak yaşayan bir toplumun bireylerinin böylesi bir sevgi bağına alay ederce gülmesini (sinemada toplulukla film izleme deneyiminin bir parçası olarak) acınası bulduğumu da eklemek isterim.

Uzun lafın kısası ve en başta söylediğimizin tekrarı; Midsommar bir yönetmenin hayatı boyunca yapmak için bekleyebileceği ve eline yüzüne bulaştırmazsa geri kalan yaşamı süresince de gurur duyabileceği bir iş. Ari Aster’in sinemanın enstrümanlarına hakimiyetine kaliteli ve ne izlediğinin farkında bir kitleyle şahit olabilmeniz dileğiyle.