Locarno Film Festivali nde Best Emerging Director ödülü alarak ülkemizin sinema çevrelerine bir gecede adını öğreten Tarık Aktaş ilk uzun metraj filminin İstanbul prömiyerini 38. İstanbul Film Festivali nde yapacak.

Nebula (Dead Horse Nebula) babasıyla tarla gezerken üç gün önce evden kaçmış bir atın ölüsünü bulan Hay’ın hikayesi olarak başlıyor. Etrafta dolaşan ya da kahvede oturan köylü erkekler, erkekler boş gezerken traktör üstünde çalışan kadın, jandarma ve hatta Orman Müdürlüğü bir araya gelip bütün gün atı yerinden oynatmaya çalışıyor. Filmin adını perdede görene dek süren ve ufak bir Nuri Bilge Ceylan sekansı hissiyatı yaratan 23 dakikalık bu “atı yerinden oynatalım” girizgahı sonsuz olasılıklara gebe olmasına rağmen hiçbir derinlik kaygısı gütmeden, sadece kamera pratiği yapmak isteyen bir sinema öğrencisinin çektiği kısa filmlere benziyor. Yönetmenin (ya da adayının) arkadaşları ya da öğretmenleri için hazırladığı bir işi biz neden toplanmış sinemada izliyoruz dedirten bu bölüm kötü oyunculukları, Tarık Aktaş’ın sinema duygusu katamaması, mizansenlerdeki beceriksizlik ve “atı oynatmalıyız çünkü kuyuyu zehirler” şeklindeki anlamsız olay örgüsüyle; epey kötü. Çünkü kuyunun etrafı taşlarla yerden yükseltilmiş zaten, at da çok yakın değil yani yıllarca ellenmese bile o at o kuyuyu zehirleyemez.

Film; üçte birini kaplayan açılış sekansının ardından (evet böyle yayılarak başlayan Nebula üç saat değil, sadece 73 dakika), Hay’ın yetişkinliğine sıçrıyor. Hay bu kez annesinin adağı için koyun keserken kendi bacağını kesiyor ve kan gördüğü için bayılıyor. Oysa atın iç organlarını dışa salarken gayet rahattı, neyse… Ailesi Hay sürekli epilepsi atağı geçiriyormuşçasına rahat tavırlarla onu bacağındaki ufacık kesi için hastaneye yatırıyor(!), Hay burada gece vakti uyanıp bacağını kırılmışçasına bir edayla sürüye sürüye türkü çalınan boş koridorlarda yürürken, sinir krizi eşliğinde camları açmaya çalışan yabancı bir kadına İstanbul Türkçesiyle “size nasıl yardımcı olabilirim hanımefendi” tadında bir şey söylüyor ve ikinci bölüm bitiyor. Gerçekten.

Üçüncü bölümde Hay’ın arkadaş çevresini ve zamanını nasıl geçirdiğini görüyoruz. Az konuşması, gözlemciliği, küfürbaz arkadaşları, ağaç keserek üç beş kuruş kazanma çabası, inşaat işçiliği derken 73 dakika bir tane iyi replik duymadan, bir tane güzel kare görmeden, herhangi bir önerme ya da düşünsel altyapı kurulamadan bitiyor.

Basın gösterimi çıkışında yönetmene utanarak (çünkü ben henüz yeterince üzerine düşünmediğim için anlayamadım diye düşünüyordum) bacaktaki kesinin öyle bir hospitalizasyona ya da yürüme bozukluğuna yol açmayacağını, onun ne düşündüğünü sordum. Benim teknik düşündüğümü, kendisinin buna dikkat etmediğini söyledi. Finalde Hay’ın inşaat iskelesinde aşağı düşmemek için debelenirken neden sağında ve solunda duran sağlam kısımlara basmak yerine kendini yukarı çekmeye çalıştığı sordum sonra ve bu konu hakkında da düşünmediğini öğrendim. Johnny English filmleri için bile kabul edilemez saçmalıktaki bu hareketi filminin finali yapmış ama bunun üzerine düşünmemiş. Gerçekten.

Son kare olarak gördüğümüz ucuz kuş efektinin üzerine döşenen müziği duyunca tamam dedim şimdi her şeyin absürt komedi olduğunu açıklayan bölüm başlıyor (çünkü saate bakmamıştım) ama hayır, film orada bitti. Ne diyebilirim ki! Kıskanıyorum böyle projeleri. Bu proje Köprüde Buluşmalar’dan destek alıyor, çekiliyor, Locarno’dan En İyi Yeni Yönetmen Ödülü alıyor, İstanbul ve Ankara Film Festivallerinde ana yarışmalara giriyor, ülkenin en iyi ajanslarından biri tarafından temsil ediliyor vs. Üstelik filmi çekmek için bir atın ve bir koyunun uyutulmasından, ağaç kesilmesinden, balıktan vs. kimse bahsetmiyor. İmrenilmeyecek gibi değil.

Ben ne izledim diye düşünüp bu yazıyı sonuna kadar okumanıza rağmen hala bir anlam yükleyemediyseniz gördüklerinize; Tarık Aktaş’ın yazdığı sinopsisi okuyarak en azından niyetini anlayabilirsiniz umuduyla aşağı bırakıyorum. İyi festivaller.

“Hay, yedi yaşındayken açık arazide ölü bir at bulur. Büyüleyici keşfi başında yaptığı gözlemler, yetişkinlerin gözünde bir at leşine dönüşen bu sorundan kurtulmak için verilen çaba onu yetişkinliğinde bile etkileyecek bir anıya, uyanışa dönüşür. Yirmilerine geldiğinde kurban bayramında, koyunun boğazını keserken yanlışlıkla kendi bacağını keser. Bu olay, bir şekilde geçmişinde yaşadığı çocukluk anısının yeniden ortaya çıkmasını sağlar. Koyun ve kendisi arasındaki bağın farkına varmasıyla birlikte, Hay, kendisi ve köyün etrafında gerçekleşen olaylar arasında bir ilişki olduğunu gözlemlemeye başlar. Böylece, adım adım, madde ile canlının uyumuna, ruhun doğadaki yerine tanık olduğu kaçınılmaz bir yolculuğa çıkar. 
Nebula küçük bir köy etrafında gerçekleşen basit ve gündelik bir dizi olayı takip eder. Çoğunlukla fark edilmeyen, hayatın sunduğu bu küçük ikramlar, canlı ile maddenin uyumu ve birliğine yönelik bir düşüncenin gelişmesine olanak tanır.”

HENÜZ YORUM YOK