Backcountry

Sinemanın döne dolaşa işlediği konular arasında ‘doğada sağkalma’ her zaman için sevilen konulardan biri olageldi.  Robert Zemeckis’den (Yeni Hayat) tutun da Danny Boyle’a (127 Saat) oradan Ang Lee’ye kadar (Oscar’lı Pi’nin Yaşamı) neredeyse tüm major yönetmenler bu konuyu en azından bir kere olsun ele aldı. Artık bu alt-türün suyunu çıkaran Roland Emmerich’i (Yarından Sonra”, M.Ö. 10.000, 2012 vb.) saymıyoruz bile! İşte bugünden itibaren salonlarımıza konuk olacak olan, Kanadalı oyuncu Adam MacDonald’ın ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi Ölüm Ormanı (Backcountry) da gerçekten yaşanmış olaylardan uyarlanan bir ‘doğada sağkalma’ hikayesi.

Ercan Dalkılıç (2) Ercan Dalkılıç

Konusu basit Ölüm Ormanı‘nın; uzunca bir süredir ilişki yaşayan Jenn ve Alex çifti, bir milli parkın derinliklerindeki ormana kafa dinlemeye giderler. Yolda karşılaştıkları Brad adındaki dağcının Jenn’le haddinden fazla ilgilenmesi hoşuna gitmeyen ve bir daha bu adamla karşılaşmak istemeyen Alex, güzergahı değiştirerek çiftin kaybolmasına sebebiyet verecektir.

Ölüm Ormanı, 99’da Blair Cadısı (The Blair Witch Project) ile hayatımıza giren ‘buluntu film’ dilinden de faydalanarak oldukça etkili bir şekilde hikayesi anlatıyor. Karakterlerin perspektifinden, oldukça enerjik bir kamera ile çatışmanın içine dalmanızı sağlayan biçim gerçekten de usta işi! Hollywood usulü ucuz numaralara başvurmadan süresi boyunca bir an olsun izleyicinin gözünü perdeden ayırmadan izleyeceği gerilimi yaratmayı başarmış yönetmen Adam MacDonald.

Backcountry

Fakat Ölüm Ormanı‘nın şöyle bir sıkıntısı var; 70’li, 80’li yılların muhafazakar filmlerinin argümanını yineliyor sanki karşımızdaki film… Her ne kadar gerçek bir olaydan uyarlanmış olsa da ıssız bir bölgeye giden kağıt üzerinde ya da kilise nezdinde evli olmayan bir çift karakterinin başına gelenleri izliyoruz filmde. Milli park yöneticisinden harita almayı reddeden Alex’in bir anlamda toplumdan icazet ve yönerge almayı kabul etmeyen biri olduğunun altına kalınca çiziyor ilkin film. Bu ‘özgür’ çiftin başına gelenleri söylemeye gerek var mı, bundan pek emin değilim… Sadece şunu ifade edebiliriz; ehlileştirilmemiş, yabanıl içgüdüye (bu bir yırtıcı hayvanda, ayıda beden buluyor filmde) kurban ediyoruz Alex ve Jenn’i.

Geçtiğimiz yıl Toronto Film Festivali’nde gösterilen ve hayli iyi eleştiriler alan Ölüm Ormanı, sinema okullarında ders niyetine okutulabilecek cinsten bir yapım: Bir kamera, iki oyuncu ve doğanın fotojenikliği… Başka hiçbir şeye ihtiyacı yok bir sinemacının film yapmak için aslında. Sinemasının ideoloji ve politikasını bir kenara bırakırsak, sırf bunun için bile izlemeye değer Ölüm Ormanı‘nı…

***

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA