Öykü Palas 11: Radyoda Ölüm Ezgileri

Ağır yemek kokusu ve artık o ortamın normali olmuş basık, havasız bir lokantanın bulaşıkhanesinde gün boyu ayağında çizme, önünde kalın muşambadan bir önlük ve sıcağı iliklerine kadar hissetmene yardımcı olan bir atletle çalışıyordum. Benim gibi onlarca kişi daha farklı görevlerde ve o görevlere has kıyafetlerle bulaşıkhaneye girip çıkıyorlardı. Küçük bir cep radyosundan ibaretti hayatım. Sabah simit almaya giderken bir pil alır, işten çıkana kadar açık kalan radyonun tüm enerjisini sağlamış olurdum. Her yöreden her telden şarkılar, türküler dinlemeye bayılırdım. Saat başı haberlere kulak kesilir, her haberde ölenlerin sayısını merakla beklerdim. Bazen kim ölmüşse isim de sayardı. Birçok arkadaşımın ismini duymuştum bu haber zamanlarında.

Günlük işlerimin arasında her sabah pirinç ayıklamak da vardı. Günlük yapılan bir kazan pirinç pilavı için Çorum’dan gelen pilavlık pirinç benim maharetli ellerime değmeden pilav olmazdı. Her gün artan veya azalan bir iş temposuyla günler geçerken belki de en sabit işleyen şey bu pirinç ayıklama merasimiydi. Pilavın yapılacağı saate yetiştirmek elzemdi ve bütün işlerin telaşı içinde en sakin iş pirinç ayıklamaktı.

Belli aralıklarla polis baskın yapardı ama bu baskın öyle aniden olmazdı. Zaten çoğu müşterimiz olan karakol ahalisi tatlı yemeye gelir gibi önceden haber vererek gelir, birkaç kimlik kontrolünden sonra giderdi. Böyle zamanlarda bulaşıkhaneye ve mutfağa girilen bir arka kapıdan sıvışır, bir süre lokantadan uzak kalırdım.

Bana bu işi aynı zamanda köylüm olan ustabaşı ayarladı. Çok kimseyle muhatap olmamam ve göz önünde kalmamam için bu işi uygun gördüler. Bende sorgusuz sualsiz kabul ettim. Günler geçtikçe olaylar arttığı için gösteriler sıklaşmış ve yakınlarımıza kadar sıçramıştı. Zaten pek merkezi olan lokantanın etrafı sık sık göstericilerin sloganlarıyla inlerdi. Hangi taraftan bir slogan atılsa bir süre sonra ya bir silah sesi veya bir patlayıcının kesif sesiyle korku yaşardık. Böyle sıcak zamanların birinde çok muhatabım olmayan çalışanlardan mezeci bana;

“Sen temiz yüzlüsün, boyun posun da yerinde, ustabaşı seni neden garson yapmadı da böyle bulaşıkhanedesin?”

Sorduğu soruya ses edemedim. Bir süre beni inceledikten sonra başını sallayarak bulaşıkhaneden çıktı. Radyoda haberler yine onlarca kayıptan bahsediyordu. Uzun zamandır isim vermeyi de bırakmıştı haber bültenleri. Yalnızca bir sayının altında yatıyordu artık canların yok olup gitmesi.

Ertesi sabah daha iş telaşı düşmeden bir sigara molasında mezeci etrafında birkaç kişiyi almış hakkımda konuşurlarken duydum. Beni fark edince çil yavrusu gibi dağıldılar. Çok şüphelenmedim ama yine de insan kimseyle konuşmayan birinin hakkında ne konuşurdu ki? İşime geri döndüm. Sabah pil almayı unutmuştum. Simidimi yedikten sonra pil almak için dışarı çıktım. Etrafta ilginç bir sessizlik, köşelerde nereyi takip ettiği belli olmayan tipler vardı. Üstümde bir beyaz kazak, ayağımda çizme çok uzak olmayan bakkal dükkanına gidene kadar ortalık karıştı. Kimin kimden olduğunu bilmeye pek imkân yoktu. Belki yakından görsen yüzündeki ifadeden anlardın hangi fikre yatkın olduğunu ama o hengâme içinde en kestirme yol bir yere sığınmaktı. O yer ise benim için bulaşıkhanenin nemli, basık havasını temsil ediyordu. Bulaşıkhaneye kendimi zar zor attım ki kapıda mezeci belirdi.

“Sen hangi taraftansın?” senin burada çalışman pek normal değil. Senden şüpheleniyorum. Eğer bana açık olmazsan cezasını çekersin.”

Bir cevap beklemeden çekip gitti. Olduğum yerde nefes nefese kaldım. Ya büründüğüm bu maskeden kurtulacaktım ya da masum bulaşıkçı olarak bizim ustabaşı ile bu durumu konuşup lokantayı karıştıracaktım. En iyisi gitmek diye düşündüm. Zaten bir yerde uzun uzadıya kalmak benim için artık pek kolay değildi. Yaşadıklarımdan çok yaşayacaklarım beni korkutuyordu. Küçük cep radyomu da alıp evin yolunu tuttum. En iyisi bir süre köye gitmek diye düşünerek eve gittim.

Gece haberlerinde öğrenci olaylarını uzun uzadıya anlattılar. Kaç kişi ölmüş kaç yaralı var hepsini kayda geçirdiler. Zihnimde toplamayı bıraktığım onlarca can yok olup gitmişti.

Soğuk bir bodrum katın battaniye içinde ısınmaya çalışan bir bireyiydim artık. Olaylar etrafıma gittikçe yaklaşıyordu ve benim kabuslarım tekrar ortaya çıkmaya başlamıştı. Olmadığım biri haline gelmekten son anda kurtulmuşken tekrar aynı kuyuya inmek istemiyordum. Sabaha kadar yatağın içinde kıvranıp durdum. Sabahın fecrinde odamın yola bakan kısmında birkaç ayak sesi duydum. Normal zamanda gelip geçen insanlar olurdu ama bu sokağa çıkma yasağı altında bunu yapmaya cesaret edebilenler asla iyi niyetli olamazdı. Yataktan yavaşça kalktım ve yatağa yastıkları dizdim. Yatağın karşısındaki dolaba girdim ve beklemeye başladım. Önce mutfaktaki pencerenin camı kırıldı. Sadece ayak seslerini duyduğum birkaç kişi açtıkları pencereden içeri girdiler. Önce diğer odaları kontrol ettikten sonra kapısı kapalı olan yatak odasına geldiler. Yavaşça kapıyı açarak içeri girdiler ve ellerindeki silahlarla onlarca kez ateş ettiler. Yatağın içinde olsaydım belki de en son türküyü dinlemiş olacaktım. Adamlar koşturmacayla çıkıp gittiler evden. Bense sabaha kadar o dolabın içinde ağladım.

Topunu paylaşamayan iki çocuk gibiydik. Top komşunun evine kaçarsa kesilirdi. Buna rağmen biz kavgadan vazgeçmedik. En sonunda komşunun bahçesi mezarımız oldu.