Öykü Palas 13: Yılanların Ölümü

Hem yeryüzü hem gökyüzü alabildiğine sarıydı. Yerde biçilmiş ekinlerin anızı, gökte güneşin tunç eriten sarısı. Ne başımdaki mendilin işe yaradığı var ne de çıplak ayaklarımın bir parça serinliğe denk geldiği. Üzerimdeki basma kumaştan göynek artık terden halka halka olmuş, beyazına o halkaların beyazı eklenmişti. Burnumda sımsıcak bir ekin kokusu. Bu bereket demekti. Ayağıma batan onca dikene rağmen bu yolda yürümek ise emek. Doğayla baş etmek mümkün değildi ancak onun izin ve kurallarıyla yaşam devam ediyordu. Eğer o izin vermezse asla ektiğiniz, boyunuza getirdiğiniz ekinleri biçmeniz mümkün değildi. Oyun kurallarına göre oynanmalıydı.

Yusuf Ağa bizden birkaç gün önce biçmişti ekini. Uçsuz bucaksız tarlalarından geriye bir avuç mahsul kalmıştı. Ne verdiği ilaçlar fayda etmişti tarlaya ne de getirdiği mühendisler. Evvelki sene yaktığı anızlar da yanan hayvanatın haddi hesabı yoktu. Bir cuma çıkışı hoca herkesi uyarsa da o yine bildiği yoldan gitti ve yaktı kalan anızları. Kimsenin rızkı değişmez ellaham amma yuva yıkanın da yuvası olmaz derdi büyüklerimiz.

Güneş tepeye çıktığında hala tarlada geziyordum. Artık dudaklarım çatlamış, bir damla suya muhtaç kalsam da o kalan şişeyi aramaya devam etmeliydim. Ya o şişeden mercek olup ansızın yansa anızlar? Al sana derdin büyüğü! O kadar dedim halbuki Kumarcı Hüseyin’e, orda burada eşya bırakmayın diye.

Kuşların cıvıltısı, kavak ağaçlarının yapraklarının hışırtısı derken şişeden parlayan güneş birden gözümü alarak adeta ben buradayım dedi. Bir adım daha atacaktım ki fark ettim; bir yılan şişenin beline dolanmış ağzından su içmeye çalışıyor. Bir süre izledim. Şişenin ağzı dar ve yılanın bundan haberi yok. Bir inattır içecek suyu. Onun doğasında olmayan bir şey bu. Ne genetiğine kodlanmış ne de daha önce görmüş. Ya çıkardığım sesten ya da hissikablelvuku birden gözden kayboldu. Şişeye yaklaştım, elime aldım. Gözlerim etrafta neler var aramaya başladı. Derken bir ağaç kabuğuna ilişti gözüm. Şişedeki suyu ağaç kabuğuna döktüm ve yılanın şişeye sarıldığı yerde bıraktım. Biraz öteye vardığımda yılanı su içerken gördüm. Sıcaktan ne kadar ısınırsa ısınsın suyu kana kana içiyordu. Bir süre izledikten sonra yola revan oldum.

Köye yaklaştığımda bir kargaşanın yaşandığını gördüm. Ortalık karışık, etrafa koşuşturan insanlar var. Neyin ne olduğunu anlamak için hızlı adımlarla Alamancı Kazım’ın yanına gittim. Yusuf Ağa daha on beşine yeni girmiş Songül’ü istetmiş. Kendi altmış beş, kız on beş yaşında. Kızın babası Teke Rüstem bıyık altından bir gülümsemeyle kızı sanki komşu bir fincan kahve istemiş gibi vermiş. Bir hışımla Yusuf Ağa’ya vardım. Döktüm içimdeki zehri. Umuru olmadı. Sen benden iyi mi bileceksin dedi.

“Senden iyi bilirim her şeyi ne ektiğin toprağı tanırsın sen ne de töreyi bilirsin. Ektiğin toprak bile yüz vermez sana. Uçsuz bucaksız tarlalardan bir avuç buğday aldın. Ne meymenet var sende ne de bereket. Bırak bu saçma işin peşini, güldürme alemi kendine.”

Ne cevap verdi ne de vazgeçti.

Kız gitmemeye direnmiş, anne perişan, köylünün kafası karışık. Kız sabaha karşı evden kaçarken babası tarafından vuruldu. Namus davası diye hâkim babasına cüzi bir ceza verdi. Yusuf Ağa sanki olanlar bir filmmiş gibi izledi uzaktan. Kimi fıtrat dedi kimi mukadderat.

Aradan çok geçmeden sanki olan biten o köyde yaşanmamış gibi ölen Songül’ün bir yaş ufağı Nurgül’ü verdiler Yusuf Ağa’ya. Köyün meydanında çaldı davullar, zurnalar. Yenilen etlerin, içilen içkilerin haddi hesabı yoktu. Çok az kişi lanetledi olanları, gitmedi düğüne. Yusuf Ağa zil zurna sarhoş girdi gerdeğe. Daha üstünü bile çıkaramadan uyuyakaldı. Sabaha karşı ezanlar okunurken tuvalete sıkışınca uyandı. Baktı Nurgül hala yatağın bir köşesinde ağlamaklı. Ağladığı için bir tokat attı kıza, çıktı odadan. Bahçedeki tuvalete gitti. Zorun topuzu birkaç damla rahatlıyorken bacağında bir yanma hissetti. Önce önemsemedi ama acı artınca kafasını ayağına çevirdi. Bir yılan sokmuştu. Akıtmıştı zehrini mendeburun gövdesine. Yandım demeye kalmadan biraz da sarhoşlukla yıkıldı olduğu yere. Başını helaya çarptı, bayıldı. O damla damla dökmeye çalıştığı bevlinin içine düştü. Yılanın zehri ulaştı tüm vücuda. Kalp durdu.

Düğün sabahı herkes geç fark etti olan biteni. Nurgül gelinliğini bile çıkarmadan dul kaldı. Elbette kıraç yerde tek yılan yoktu ama düşünmeden edemedim; şişeye sarılmış yılanı öldürsem bu yılan hayatta kalır mıydı?