Öykü Palas 6: Yaşlı Salıncak

Çocukluğunda, babasıyla balık avlamaya çıktığında, ellerinde dolu sepetle sandaldan ilk babası iner ve hemen evin yakınında bulunan ağaca sandalı bağlardı. Şimdi o ağacın bulunduğu tüm havza daha az yağış ve yerleşim yeri ihtiyacından büyük bir kurak araziye dönmüştü. Babası bu ağacı her zaman bir sandalı bağlamak için kullandığını hatırlayacaktı. Çünkü henüz insan elinin kirli coğrafyası buralara uğramadan göçüp gitmişti hayattan.

Torunu için bir salıncak kurmaya çalışırken düşünüyordu tüm bunları. Ağacın da tıpkı kendisi gibi eğilmiş bedeni artık daha fazla ağırlığı kaldıracak güçte değildi. Suyun bereketlendirdiği toprak da çatlamış ve artık eskiyen her şeyin miadı dolmuştu. İnsan ölebilirdi evet ama doğayı öldürmek geleceğe atılmış en büyük kazık olarak anılacaktı. Salıncağı kurarken olağan gücüyle ipi çekti. Sağlamdı. Oturak için tahtaları yerleştirdi ve minderi koydu. Tam içeri dönüp torununa seslenecekti ki çocukluğu tekrar aklına geldi. Babası bir piknik sırasında ona bir salıncak kurmuş ve doyasıya sallanmıştı. Hafızasını zorladı ve başka da hiç aklına salıncağa bindiği bir anısı gelmedi.

Etrafa bakındı, kimse yoktu. Minderi eliyle düzeltti ve oturdu. Kalbinin ritmi daha sallanmadan değişmişti. Yüzünde bir parça tebessüm oluştu ve yaşlı ayaklarıyla kendini itti. Bundan çok değil birkaç yıl önce karısı öldükten hemen sonra yine bu ipi bu ağacın dalına bağlamış ve bir kış günü üstüne çıktığı sandalyeyi iterek kendini öldürmeyi denemişti. Ağaç aynıydı, ip aynı, ayaklar aynı. Tek fark bu kez hayata doğru itiyordu ayakları onu. Yüzündeki tebessüm rüzgârın da etkisiyle gülümsemeye dönmüştü. Yaşlı ağaç, yaşlı adamın gülümsemesine yaşlı bedeninin çıkardığı gıcırtılar ve yaprakların haşırtısıyla gülerek cevap veriyordu.

Nasırlı elleri ve kırışmış yüzü, rüzgârın varlığını uzun zaman sonra sallanırken hissetmişti. Sallandıkça bedeni gevşiyordu. Kalbi öyle hızlı çarptı ki bir an aklına karısı geldi. Onu ilk gördüğünde de kalbi böyle çarpmıştı. 53 yıl boyunca ritmi değişmeyen bir kalbin sahibi olmayı başarmıştı karısı ta ki ölene dek.

Gözlerini çok az açıyordu. Zaten tam açtığında ne kadar görüyordu ki o kısarak baktığı gözlerle bir şey görsün. Ayağı yerden güç alarak biraz daha onu hızlandırdıkça gülümsemesi kahkahaya döndü. Büyük keyif alıyordu bu olanlardan. Tekrar 8 yaşında, bir piknik merasiminde annesi yemek hazırlarken babasının kurduğu salıncağa binen o çocuğun ruhu çıkmıştı ortaya. Kuşların sesi, dalların gıcırtısı ve yaprakların hışırtısı birbirine karışmış rüzgârın sesi kulağında uğulduyordu.

Fazla hava ciğerlerine ulaştığında zamanla kapanmış bronşlara ağır geldi ve bir öksürükle artık inme zamanının geldiğini anladı. Ayağını itmeyi bırakıp ağır ağır sallanmaya başladı. Artık duracak kadar yavaşladığında gözlerini açarak etrafı gördü. Yüzünde hala bir tebessüm vardı çocukluğundan. Torunu elinde bir top, kızı önünde bir önlük ve oğlu elindeki telefonla olanları kaydeden bir halde onun bu durumunu izliyordu. Çocuklarını fark ettiğinde yüzündeki gülümseme kahkahaya döndü. Salıncaktan iner inmez torunu elindeki topu yere atıp salıncağa bindi. Oğlu yanına geldi ve “Bütün olanları telefona kaydettim.” dedi.

“Kaydetmen iyi olmuş. Sakın kaybetme o görüntüleri. Bir gün benim yaşıma geldiğinde otur izle. Eminim çok şey anlatacaktır sana. Ayrıca beni böyle hatırlamanızı isterim öldükten sonra.”

O gün günlerden pazardı ve aylar sonra ilk kez bir araya gelmişlerdi. Şehrin gürültüsünden uzak kalmayı tercih eden babasının bu mutluluğuna şahit olmak onları çok şaşırtmıştı. Çocukluklarından beri evde otoritere yakın bir idareyle hüküm sürmüş babalarının bu halini görmeyi beklemeyen evlatları, belki de hayatın onlara sunduğu en farklı baba portresini görüyorlardı.

O günden yalnızca 4 gün sonra öldü koca adam. Elinde bir ip, alnında koca bir ağacın dalı yerde yatar halde buldu komşuları onu. O son kez sallandığı salıncağı bozarken hayat onun planını bozdu. Adam salıncağı bozuyordu çünkü kış gelmek üzereydi.