Yepyeni bir şehirde yapılacak ilk şey barınma ihtiyacını gidermek olmuştu. Bir süreliğine kaldığım memleketten uzak bir tanıdık olan Osman Amca’nın gecekondusu, artık kendisi gibi yaşlanmıştı. İki oda bir sofa bu evin en güzel yanı uzun zamandır unuttuğum soba etrafında ısınma özlemini gidermek oldu. Sabah erken saatte kalkıp sıcak sobanın üstünde ekmek ısıtmak ve demli bir bardak çay bana çocukluğumun yokluktaki mutlu günlerini hatırlattı.

Ev aramaya çıkmadan önce Osman Amca oturduğu sandıktan bana el örmesi bir çorap verdi. “Buralar soğuktur, havası olmasa bile insanı soğuktur. Dikkat et.” dedi. Çorabı giyerken gülümsedim ona. Beni sarıp sarmalayacağını beklemediğim bu yaşlı adamın tavrı hoşuma gitmişti. Yola çıkıp dolmuş beklerken bir yandan da akşam eve belki de son gece kalmak için gidecek olmam Osman Amca’ya bir hediye almam gerektiğini hatırlattı. Memleketten gelirken bir şey getirmemiştim. Zaten okul yeni bitmişti ve ben cebimde üç beş kuruşla yollara düşüp kendi geleceğini inşa etmeye çalışan bir karınca gibi hedefime yönelmiştim.

Anlaştığım işyerinin civarı pek bir pahalı olduğundan biraz uzak mesafede bir eski mahalleye doğru gitmemi sağladı. Sokak sokak gezerken gördüğüm, eski mahalle hayatının bazı değişmezleri, şimdiki işimin olduğu uzun binaların soğukluğundan bihaberdiler. Nedeni bilinmez bir şekilde sanki köyünden ilk kez çıkmışçasına bir gurbet yumrusu göğüs kafesime yerleşmişti. Her nefes alışımda bir sazın tıngırtısı eşliğinde kendini hatırlatıyordu. Belki Osman Amca’nın garipliği etkilemişti beni belki de bu kadar büyük bir şehirde olmak bu duygunun esas kaynağıydı.

Muhtarlığın kapısının gıcırtısı verdiğim selamı duyurmama engel olmuştu ama bu sese alışkın muhtar selamımı almıştı. Derdimi anlattıktan sonra elime bir pusula verdi ve beni gönderdi. Kumru sokak belki de artık benim için yeni başlangıcın adresi olacaktı. Sokağa geldiğimde gözüme ilk çarpan bir çay evi olmuştu. Üç Günlük Dünya Çay Ocağı.

Çayevinin tam üstündeki binanın 5 numaralı küçük evinde geçirmeye başladığım günler belki de hayatımın mihenk taşı olmuştu. Ben buraya taşındıktan hemen sonra Osman Amca vefat etmişti. Yurtdışındaki oğlu cenazeye gelemeyeceğini bildirince bütün görevler bana düşmüştü. İnsanın kendi ailesinden biri vefat ettiğinde neler yapıldığını bilmediği bir sürü prosedürle uğraşmak bu ülkede ölmenin bile ceza olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı. Kirada oturduğu iki oda bir sofa gecekondudaki eşyaları komşulara dağıtıp evin anahtarını ev sahibine verdikten sonra sanki yıllarca o evi o adama emanet etmemişçesine “Yarın evi bir kontrol eder, bir eksik varsa haberdar ederim kalan borcu” dedi.

Osman Amca haklıydı. Bu şehir yazın bile soğuktu çünkü insanları soğuktu. Bunu en kötü şekilde hissettirmişti Osman Amca’nın ev sahibi. Eve dönerken Kumru sokağa girdiğimde evimin hemen altındaki tabela bu kez biraz daha farklı gelmişti bana. Üç günlük dünya ne demekti? Bizim şirketin hedef tahtasında yazan üç günlük dünya yarın yarın yarın diyordu. Yalnızca o değil bizim hayatımızdaki her şey böyle diyordu. Oysa tabela haklıydı. Dünya üç gündü. Dün geçmişti. Yarın belirsiz. Ya bugün?

Gerçek iki tane olamazdı elbette. Ya tabela haklıydı ya da şirketteki hedef tahtası. Çayevinin önünde oturan yaşlı amcalar dündü. Annesiyle bakkaldan çıkan çocuksa yarın. Peki ya ben bugün müydüm? Yaşayabiliyor muydum her sabah güneşin doğuşunu? Akşam yatağa girecek kadar yaşamış mıydım hayatı?

Osman Amca’yı oğlu bile defnedemeyecek kadar yalnızlaştıran şey belki de ev sahibinin fikirleriydi. Elbette bu ona özel değildi. Başımı yastığa her koyduğumda Osman Amca’nın son gecesini düşündüm. Yapayalnız ölecek kadar yalnızdı. Yoksa yastığının dikenleri miydi onun cezası. Aklıma Sophokles’in Elektra’sı geldi.

Ey temiz ışık!
ve dünyayı saran hava!
Ne çok iniltilerimi duydun,
ne çok yumruklara şahit oldun kanlı bağrıma vurduğum,
karanlık gece sona erdikçe.
Geceleyin evin içindeki bayramlarımın ıstırabına gelince, onu, kederle doldurduğum yatağım bilir.

HENÜZ YORUM YOK