Güney Kore, Şili ya da Türkiye: Eşitsizlik her yerde!

Cannes Film Festivali, şüphesiz sinema sektöründe neler olup bittiğini takip eden herkesin dikkat kesildiği bir etkinlik. 2011-2015 yılları arasında bu festivalde birebir bulunmuş ve festivalin önemini kavramış bir sinema yazarı olarak ben de hangi filmlerin, hangi yönetmenlerin, hangi senarist ve oyuncuların ödül aldığını, nelerin ve kimlerin konuşulduğunu hala yakından takip etmekteyim. Filmografisinden sadece Snowpiercer’ı izlemiş ve filmden ciddi anlamda etkilenmiş bir izleyici olarak da bu sene Cannes’da ödüle layık görülen Bong Joon Ho’nun Parasite/Parazit filmini merakla beklemekteydim.

Snowpiercer (2013), 1982’de yayınlanmış Le Transperceneige adlı çizgi romandan uyarlanmış, distopik bir filmdi. Güney Koreli yönetmenin bu göz alıcı filmi daha çok bir Hollywood yapımına benziyor, oyuncuların (Chris Evans, Tilda Swinton, Ed Harris vs..) ve Amerikalı ortak yapımcıların da etkisiyle. Filmde buzul çağındayız ve insanoğlu kocaman bir trene hapsolmuş, artık insanlığın küçük evreni bu tren ve trenin vagonlarında kölelerden zengin kesime her türlü sosyal sınıfı görmek mümkün. Yine güçlü olan hayatta kalacak, zayıf olan ezilip yok olacak elbette. Farklı okumalara açık, felsefi tabanlı bir sistem sorgulatıcı Snowpiercer. Sinematografik açıdan da nefis bir seyirlik, şiddet sahneleri de Güney Kore sinemasından alıştığımız tatta.

Yönetmenin ilgi çekmiş bir diğer filmi de Okja. Netflix için projelendirdiği filmde yine kendi sinemasının kodlarını görmek mümkün gibi. Yine kapitalizme, bu kez bir de et endüstrisine eleştiriler getiriyor yönetmen ve anladığım kadarıyla tıpkı Parasite’da olduğu gibi naif, sakin, aile dostu bir film gibi başlayıp gerçeğin şiddetiyle bitiriyor hikayesini. En kısa zamanda izlemeyi düşünüyorum zira Bong Joon Ho’nun kara mizah anlayışı gerçekten de farklı ve ilgi çekici.

Gelelim Parasite adlı Cannes Altın Palmiye ödüllü filme. Yine bir kara komedi ile karşı karşıyayız. Senaryosu yönetmen Bong Joon Ho ve Han Jin Won’a ait olan filmin fragmanını izlediyseniz, mizahi öğelerle başlayan derli toplu bir filmken, birden tüm gerçekliğin değişeceğinin, temponun yükseleceğinin ipuçlarını görmüşsünüzdür. Filmle ilgili hiçbir fikriniz olmadan gitseniz, sizi epey şaşırtacak bir yapım olduğunu söylemem gerekir. Eğer ben hiçbir şey izlemedim, okumadım diyor ve o şaşkınlığı yaşamak istiyorsanız yazımı okumayı burada sonlandırıp, filmi okuduktan sonra geri gelmenizi tavsiye ederim.

Parasite’ın basın gösterimini kaçırmıştım, basın gösterimlerinde ara olmadan izliyoruz, Kadıköy Sineması’ndaki vizyon öncesi ilk gösterimde elbette beş dakika ara vardı, dolayısıyla “ilk yarıda” diyeyim, oyunculuklar, hikâyenin akıcılığı ve mizahi dil, sinematografi ve mekanlar oldukça ilgi çekici, bir o kadar da sakin bir şekilde ilerliyor. Sizi içine alan bir hikâye olsa da tempo anlamında pek de dinamik bir filme benzemiyor. Güney Kore kültürüne pek aşina değilsek hem fakir mahallelerden ve evlerden hem zengin kesimin oturabileceği, mimari olarak muhteşem tasarlanmış bir evden; iki ayrı sınıftan insanların yaşam tarzlarından kesitler görecek ve meraklanacak, kendinizi rahat bir şekilde hikayenin içinde bulacaksınız.

İkinci yarıda ise, fragmanın da vaat ettiği gibi işler birden kızışıyor. Asilzade ailenin içine başarılı planlar yaparak yavaş yavaş “sızan” fakir ve varoş aile, bu başarısıyla övünürken aslında yalnız olmadıklarını fark ediyorlar. Eve onlardan önce sızanlar, parazit gibi eve çökenler ve çaktırmadan bu evden beslenenler olmuş. Peki kim bu insanlar? Bu noktada Güney Kore’de gerçekten yaşandığını öğrendiğim, haberlere konu olmuş bir olaydan esinlenmiş olabilir başarılı yönetmen. Güney Kore’de bazı evlerin savaş dönemi dolayısıyla sığınakları var ve bir adamın yalnız yaşadığı bir evin kapısını bir gün açık bulan evsiz bir kadın, evin sığınağına yerleşip uzun bir süre orada yaşamış. Evin sahibi eksilen yemekleri fark ettikten sonra kadının varlığı anlaşılmış. Kadın uygun zamanları kollayıp evde duş bile alıyormuş. İlginç, değil mi?

Filme dönersek, atmosferdeki sakinlik bir anda kaotik bir ortama dönüşüveriyor. Önce iki fakir ailenin birbirlerini ekarte edebilmek ve yaptıklarının ortaya çıkmasını engellemek için verdikleri mücadele, daha sonra ise fakirle zenginin savaşı. Ama ne savaş. Kan gövdeyi götürüyor.

Bu arada, filmin bir kısmının gerçekten yaşanmış olan o hikâyeden esinlenilmiş olma ihtimali bir yana, her açıdan olmasa da 1963 yapımı The Servant / Genç Hizmetçiler filmiyle de benzerlikler bulmak mümkün. Joseph Losey’in filminde, İngiltere’de lüks bir evde yaşayan aristokrat bir karakterin hem hizmetçisiyle hem de başka bir kadınla ilişkiye girmesi sonucu yaşananlar, sınıf farkının da beslediği intikam duygusuna dikkat çekerek gerilimli bir atmosferde anlatılıyordu.

Söylemeden geçmeyelim; Hollywood yıldızları yok bu filmde ancak Güney Kore’nin ünlü aktörü olduğunu öğrendiğim, fakir baba rolündeki Song Kang-Ho, zengin Park ailesinin reisi rolündeki Lee Sun-Kyun, onun saf eşi rolünde Yeo-Jeong Cho, hizmetçi anne rolünde Hyae Jin Chang, “Kevin” rolünde Junh Hyeon-Jun, aslında düşündüm de tüm cast çok başarılı. Rol içinde rol yapmak durumunda kaldıkları yerler var senaryonun gerekliliğiyle, dolayısıyla oyunculuklarının ne kadar ustaca olduğunu görebileceğimiz bir yapımın içinde yer almışlar.

Tüm dünyada eşitsizliğe dair bir başkaldırı başlamışken, Şili’de, Lübnan’da, Hong Kong’da ve dünyanın pek çok yerinde hükümet karşıtı protesto gösterileri haberlerini –  zar zor da olsa – alıyorken, sinemada da son dönemde küresel adaletsizlikle ilgili filmler izliyor olmamız hem doğal hem de olumlu. V for Vendetta’yı hatırlarsınız, bir dönem Guy Fawkes karakterinin kullandığı maskeler, eylemlerde kullanılıyordu, şimdilerde de Joker filmindeki karakterin makyajına benzeyen maskeler isyanın simgesi haline gelmiş. Parazit’te bu şekilde ikon olabilecek tek bir karakter yok ancak ele alınan konu aynı aslında. İşin politik yönü bağlamında bakıldığında bu tarz filmlere ihtiyacımız var, hele ki böyle farklı anlatım dillerinin, dramın, mizahın, kapkara komedinin, şiddetin, gerilim ve korkunun kullanıldığı olgun sinema örneklerinin içinde ele alınması çok daha kıymetli kılıyor elimizdekini. Zira artık sınırları belirleyen milliyetçilik de değil, sadece sınıf farkı ve bu küresel gerçeğin altını çizmek için sinema muhteşem bir araç!

İşin sinemasal yönüne bakıp senaryoya geldiğimizde ise maalesef bazı sıkıntılarla karşılaşıyoruz. Filmin ikinci yarısı muhteşem giderken son on dakikasındaki düşüş bu uzun filmin izlencesi tamamlanırken ciddi bir hayal kırıklığı oluşturuyor. Gerçek bir sinemasever olan arkadaşım Ata ile çıkışta uzun uzun değerlendirdik bu düşüşü ve tüketilen herhangi bir şeyin finalinin zayıf olmasının tüm ürüne nasıl haksız bir şekilde yayıldığından bahsettik. Çok fazla sürpriz bozan olmaması için detay vermeyeceğim ancak gerçekten o denli yüksek bir gerilim ve başarılı bir yükselişten sonra oldukça zayıf bir finale sahip Parasite. Beni rahatsız eden bir diğer konu da verilmek istenen mesajların diyaloglarda çok fazla “kör gözüm parmağına” stiliyle anlatılmaya çalışması oldu. “Plan yapmak” filmde özellikle fakir olan Kim ailesinin iki lafından biri ve bu düzende plan yapmadan yaşamanın gerekliliğini anlatan bir tiradı var ki babanın, gerçekten gereksiz olmuş. Filmin adı, ailelerin birbirinden farklı yaşamları ve eşitsizliğin getirdiği ölümcül gerçekler zaten o kadar güzel bir şekilde resmedilmiş ki, “bu budur şu şudur, şöyle yapmak lazım” gibi diyaloglara hiç mi hiç ihtiyacı yok aslında bu yapımın. Karakterler bazında neden işlendiği belli olmayan, havada kalan konular da insanın aklını kurcalıyor. Kurgusu genel anlamda başarılı olsa da daha iyi bir sona bağlama ve gereksiz detayların törpülenmesiyle mükemmele doğru gidebilirmiş Parasite.

Uzun lafın kısası, evet böyle filmler izlemiyoruz çok fazla vizyonda, dolayısıyla koşa koşa gidin, üzerine düşünün, tartışın, günler geçirin filmle. Fakat bir başyapıt beklemeyin derim, hatalarıyla, sevaplarıyla değerli bir film olduğunu söylemek yeterli sanırım. Geriliminiz bol olsun, iyi seyirler.