Yarattığı zamansız eserlerle her devri yakalayan ve sürekli yeniden keşfedilen Patricia Highsmith, eserlerinin yayımlandığı ilk dönemden bugüne dek sinemanın radarında olmuştur. 1950 yılında yazdığı ilk eseri Strangers on a Train, yayımlanmasından 1 yıl sonra Alfred Hitchcock tarafından perdeye taşınmış, en bilinen karakteri Tom Ripley 1960’tan 2005’e kadar 5 farklı filmde karşımıza çıkmış, 1952 yılında, Highsmith’in cinsel kimliği ve eserin içeriği nedeniyle Claire Morgan takma adıyla yayımlanmak zorunda kalınan The Price of the Salt, 63 yıl sonra Carol  olarak izleyiciyle buluşmuştur. Uzun yıllara yayılan bu süreçte, Patricia Highsmith’in eserleri onlarca filme kaynaklık etmiş; değişen dünyaya, evrim geçiren sinemaya, başkalaşan  izleyiciye rağmen karakterleri her dönemden sağ çıkmayı başarmıştır. Polisiye külliyatına getirdiği yeni soluk, cinsel kimlik ve yönelim hususunda toplumsal tabulara karşı verdiği derin mücadele ve kadın düşmanlığı iddialarına maruz kalmasına neden olacak kadar çizgi dışı karakter yaratımı bugün bile etkileyiciliğini korumaktadır. Bu yazıda, Tom Ripley’in perde yolculuğunu ilk kitap olan The Talented Mr. Ripley ve o kitaptan uyarlanan iki harika eser üzerinden karşılaştırmalı olarak ele alıp Highsmith külliyatının belli başlı özelliklerine değineceğiz.

Patricia Highsmith’i külliyatını tek kelimeyle özetleyecek olursak, bu kelime kesinlikle “karakter” olacaktır. Strangers on a Train’deki Bruno, yazımızın öznesi Tom Ripley, The Glass Cell’deki Philip Carter, The Price of the Salt’taki Carol başta olmak üzere eserlerindeki kahramanların her biri çok yönlü, derinlikli ve her an her yerde karşınıza çıkacakmışçasına hayatın içindendirler. Hırsları, arzuları, umutları, zaafları, beklentileri, duygusal iniş çıkışları, karanlığa eğilimleri ait oldukları mekandan ve zamandan bağımsız, insanoğlunun ortak ruhunun tezahürüdür. Bu genellenebilirliğe rağmen her karakter biricik ve eşsizdir; hem herkesin kendinden parçalar bulabileceği kadar genel, hem de kimseye benzemeyecek kadar özeldirler. Gerçek dünya, Highsmith tarafından  kurguya kusursuzca adapte edilir. Bir polisiye yazarı olarak nam yapan Highsmith, klasik gizem algısının dışına çıkarak bir anti-tez yaratır ve “katil kim” yaklaşımını reddederek tüm kartları açık oynar. Eserlerinde karakterlerin sosyo-ekonomik durumları, duygusal yapıları, geçmiş yaşantıları, aile bağları teker teker deşifre edilir; katil ve çoğu zaman da maktûl bellidir. Buna karşın karakterler hakkında okuyucunun malumatı arttıkça öngörü yeteneği azalır, denklemin değişkenleri belirginleştikçe bir sonraki aşama muğlaklaşır. Karakterlerin ne yaptıklarını, neyi amaçladıklarını öğrendikçe ne yapacaklarını kestiremeyiz, empatiyle sempati iç içe geçer; bazen gördüğümüze inanmayız, bazen aleni olanı göremeyiz. Sinema dünyasının Patricia Highsmith’i bu kadar sevmesinin temeli belki de budur; yazarın herhangi bir eserinden sadece karakteri çekip aldığınızda bile güçlü bir çatışma, ilgi çekici bir macera elde edebilirsiniz.

Tom Ripley

Patricia Highsmith’in karakter galerisi içerisinde Tom Ripley özel bir yere sahiptir. Bazı mektuplarını Tom ve Pat olarak imzaladığı rivayet edilen Highsmith için de geçerlidir bu durum, Tom özenle yetiştirip büyüttüğü bir evlat gibidir. 1955 yılında The Talented Mr. Ripley’i yazan Highsmith, 15 yıl sonra tekrar Ripley’in yaşantısına dönerek ikinci kitabı yazmış, 1991 yılına gelindiğinde arkasında 5 kitaplık Ripliad serisini bırakmıştır. Oldukça üretken bir yazar olan Highsmith’in tek serisi olan Ripliad, sinemanın ve televizyonun da ilgisini çekmiştir. 1960 yılında Plein Soleil adıyla ilk defa perdeyle buluşan Tom Ripley serisinin ilk 3 kitabından, sonuncusu 2005 yılında olmak üzere 5 farklı film uyarlanmıştır.

Tom Ripley, trajik bir çocukluk geçirmiştir; anne ve babası Boston Körfezi’nde boğulmuş, “Seni büyütmek için harcadığım para babandan kalan hayat sigortasından çok daha fazlaydı.” demek için hiçbir fırsatı kaçırmayan bir teyze tarafından büyütülmüştür. Sevgiden yoksun, kimsesiz, fakirlikle geçen çocukluktan sonra da hayatında pek bir değişim olmamıştır; büyük hayallerle geldiği New York’ta bir öteki olmaktan kurtulamamış, ”tehlikeli denilecek kadar uzun süreler” işsiz kalmış, hiç sevmediği insanların envai çeşit hakaretine ve küçümsemesine sırf evlerini kendisine açıyorlar diye sessiz kalmıştır. Tom Ripley’in karşısına çıkan bir milyarderin oğlunu, Dickie Greenleaf’i, İtalya’da bulup onu Amerika’ya dönmeye ikna etme fırsatı, hayatında hiçbir şey yolunda gitmeyen bir loser için reddedilemeyecek kadar büyük bir tekliftir.

The Talented Mr. Ripley salt bir polisiye roman değildir, aynı zamanda sınıf farklılıklarının bireylere yansımasını irdeleyen toplumsal bir eserdir; Dickie ve Tom, birey olmanın yanında ait oldukları sınıfın birer temsilcisidirler ve eylemlerinin altında sınıf temelli gerekçeler, yaşantılar, arzular yatar. Tom’un Güney İtalya’da geçirdiği sürede gösterdiği değişim salt kişisel değişim değildir; sınıflar arasında dikey geçiş yapan birinin öyküsüdür öte yandan. Bu noktada Strangers on a Train’deki Guy Haines ve Charles Anthony Bruno ikilisi üzerinden ekilen tohumların büyüyüp Dickie Greenleaf ve Tom Ripley’e dönüştüğü hissi de uyanır, silik sınıf eleştirisi güçlenip serpilmiş, mücadele başka alana taşınmıştır.

Plein soleil

The Talented Mr . Ripley’in perdedeki ilk macerası olan Plein Soleil, öncelikle saf bir uyarlamadan ziyade esinlenmedir; yönetmen René Clément romanı sadık bir şekilde aktarmak gibi bir amaç gütmemektedir. Bunun, bence, üç temel gerekçesi var: İlki ve en önemlisi Alfred Hitchcock’un Strangers on a Train’i uyarlama şekli ve elde ettiği başarı, ikincisi Tom Ripley’in devam öykülerinin henüz yazılmamış olması ve sonuncusu filmin Fransa menşeili olması. Bu üç etmen, Tom Ripley’in öyküsünün perdeye farklı şekilde yansıtılmasına neden olmuş, René Clément kitaptaki öykünün mekan ve karakter dışında kalan parçaları fazla umursamadan kendi dünyasını oluşturmuştur.

René Clément öykü serbestiyetinin dışında Tom Ripley karakterini birkaç ton daha koyu hale getirir. Tom ile Dickie* arasındaki ilişkiyi, kitaptan ve sonraki uyarlamadan daha karanlık, vahşi ve iniş çıkışlı çizen  Clément, izleyicinin Tom’a sempati beslemesini de engeller. Tom’un Dickie’yi öldürme anındaki kararlılığı, Dickie olma sürecindeki mekanikliği uygulama itibariyle kitaba uygun olsa da sunuluş şekliyle izleyiciyle Tom arasına buzdan duvar örer, kızgın güneş altında soğuk rüzgarlar esmesine neden olur. Bu yaklaşım salt Tom’a özgü değildir; Dickie de Tom’u saatlerce güneş altında küçük bir teknede bırakacak kadar sadist, kendinden başka bir şeyi umursamayacak kadar kibirli çizilir. René Clément ısrarla izleyicinin karakterlerle en ufak şekilde dahi olsa özdeşim kurmasını istemez; Patricia Highsmith gibi okuyucuyu kahramanlarıyla baş başa bırakmayı seçen bir yazara ait eserin uyarlamasına pek uygun düşmeyen bir tercih olsa da bu duygusal buzlaşmayı finale dek sürdürür, hatta kitabın aksine Tom’a başarıyı ve mutluluğu tattırmaz. Tabi bu finalde Tom Ripley’in henüz  seriye dönüşmemesinin büyük etkisi vardır. Tüm bu farklılıklara rağmen Plein soleil, Avrupai yanı, Alain Delon’un enfes oyunu, René Clément’ı telaşsız yönetimi ve kan donduran vahşiliğiyle farklı ve başarılı bir uyarlama olmayı başarmıştır.

The Talented Mr. Ripley

Kitapla aynı isme sahip 1999 yapımı uyarlama, kitaptaki izleği neredeyse bire bir takip eden, Anthony Minghella’nın öykü ve Tom Ripley karakteri üzerinde kusursuz denetimini filmin her anında görebildiğiniz modern bir uyarlamadır. Öyküdeki kritik dönemeçlerin, karakterlerin, mekanların, olayların neredeyse tamamı filmde de vardır. Hatta Minghella romanın polisiye yönünü kuvvetlendirecek ve inandırıcılık düzeyini arttıracak parçaları öyküye ekleyerek daha girift ve başarılı bir yapı inşa eder. Açılış bölümünde karşımıza çıktıktan sonra kaybolan ve Dickie’nin ölümünden sonraki süreci toparlamak için tekrar hikayeye dahil  olan Meredith Logue, Dickie’in gizli günahlarının somutlaşmış hali olan Silvana, Dickie’nin ölümünden sonra Tom’un yalnızlık günlerine eşlik eden Peter Smith-Kingsley kitapta yer almamalarına rağmen filme eklenir ve hiçbir şekilde fazlalık hissi yaratmazlar . Eklenen tüm bu karakterler ve karakterlerin öyküye kattığı artı değer Minghella’nın dehasının ürünüdür; bu başarının tesadüfi olmadığı Tom Ripley’e kitapta olmayan üçüncü cinayetin işletilmesine, Freddie Miles’ın ağırlaştırılan rolünün yarattığı sınıfsal çatışmaya veya Dickie’nin resim sevgisinin caza dönüştürülmesinin filme getirdiği canlılığa bakarak bile anlaşılabilir. Anthony Minghella’nın cinsel kimliği belirsiz Tom Ripley’i kimi zaman karşı cinse kimi zaman hemcinslerine yakınlaştırarak oluşturduğu cinsel gerilim ise Patricia Highsmith’e yaraşır bir uyarlama ortaya koymayı amaçladığının en büyük göstergelerinden biridir.

The Talented Mr. Ripley, Patricia Highsmith’in eserine yeterince sadık olmanın yanında hikayeyi milenyum ruhuna uygun şekilde güncelleştiren, yaratıcı ve incelikli bir eser olarak uyarlama filmler içerisinde bile özel bir yer edinmiş durumdadır. Plein soleil ise farklı bir yoldan gidildiğinde bile tatmin edici ve başarılı bir sonuç elde edileceğinin leziz bir örneği olarak bugün bile değerini korumaktadır. Tom Ripley’in iki farklı çağda nasıl göründüğünü, sınıf mücadelesinin son yarım yüzyıldaki evrimini, cinsel tabuların ve fobilerin değişimini, polisiye türünün kağıt üstünde ve perdedeki gelişimini görmek için Bay Ripley’in yolculuğuna eşlik edip içimizdeki şeytanla tanışmak Patricia Highsmith’in doğum gününde yapılabilecek en güzel iş olabilir.

*: Dickie Greenleaf, Plein soleil’de Philippe Greenleaf adıyla karşımıza çıkar ama karışıklık olmaması için Dickie’yi kullandım.

HENÜZ YORUM YOK