Phantom Thread, The Unknow’dan (1927 Tod Browning) sonra izlediğim en hastalıklı, tuhaf, çılgın aşk hikâyesi oldu. Fakat The Unknown’un Alonzo’su bile sevdiceği Nanon’a fiziken zarar vermemişti, bilakis kendine vereceği zararla Nanon’un kalbini kazanmaya çalışmıştı. Phantom Thread’ın Alma’sı ise Reynolds’ın kalbini kazanmak için çok daha karanlık bir yol seçti. Paul Thomas Anderson yine her zamanki gibi zihin derinliklerine kulaç atmış. Hikâyede yaşanan hadiseyi şüphesiz hepimiz şaşırarak izledik, eminim hiç birimiz bu kadar aşırıya kaçmazdık ama esasında çoğumuz değişik dozlarda aynı ihtiraslara düşüyoruz, belki de aşkın kendisi başlı başına zehirdir. Sadece ortaya çıkış dozunda farklılıklar gösteriyordur.

Phatom Thread aynı zamanda bir tür, zengin çocuk fakir kız hikâyesi de ama bu hikâyedeki fakir kız bildiğimiz bütün fakir kızlardan farklı. Pes etmiyor, hiçbir şeyi gurur meselesine dönüştürmüyor. Ezberlediğimiz hikâyelerde fakir kızların veya fakir delikanlıların kaç tanesi kovulunca gururuna yenilip gitmedi, lakin Alma gitmiyor, bilakis daha da provoke oluyor, planlar kurup gittikçe sinsileşiyor ve sonunda muradına eriyor.  Reynolds’ı en hassas duygularından yakalayan Alma, Reynolds’ı bebekleştirip annesinin yerini alıyor…

Sinemayı neden seviyorum? Yüzlerce yıl yaşasam şahit olamayacağım hayatları, karakterleri perde aracılığı ile tanıma şansı bulduğum için, bazı zamanlar çevremdeki insanlarla, bazı zamanlar kendimle yüzleşme fırsatları yakaladığım için. Basit görünen hikâyelerin arka planlarındaki derinlikleri irdeleyebildiğim için, belki bazı zamanlarda da bilinçaltımı bir kontrol etme isteği uyandırdığı, kendimle hesaplaşmama vesile olduğu için…

Kafamızın içinde her birimiz birer Alma’yız, yaşam biçimlerimizdeki sosyal ortamlarımızdaki, statülerimizdeki reflekslerimiz farklılık gösterse de aşk (ya da herhangi bir şeye bağımlılık) hastalığına düştüğümüzde aynı cüssede kötüleşmemiz, bencilleşmemiz kaçınılmaz olmaya başlıyor. İhtiraslarımız, egolarımız zihnimizi ele geçirdiğinde Alma’nın limitlerini dahi zorlayabiliriz. PTA’ı sinema dünyasında özel kılan da bu olsa gerek, filmleriyle içimizdeki kara deliklere ışık tutuyor. Çoğumuz, masum olduğumuzu düşünsek de bencilliklerimizle sevdiklerimizi (şartlandıklarımızı) yutan, hırpalayan, bencil birer kara deliğiz. Buradaki sevdiklerimiz ve aşk tanımlaması yalnızca bir insan üzerinden değil elbette. PTA filmlerinde bu, para-kariyer-statü gibi kavramlarda karşılık bulabiliyor. Bu hikâyede de aşk hastalığı, aşk gibi bir güzele duyulan derin, sevecen, şefkatli duygulardan ibaret değil, daha çok elde etme refleksiyle beslenen bencillikle ilgili.

Sevgi sahip olmakla ilgili değildir denir ya hani, sevgi sevmektir nihayetinde, kendine muhtaç etmek değildir.

PTA filmlerini nazarımda özel yapan ise filmlerini sinematik değeriyle incelemek ya da biçimsel, teknik, oyunculuk, görüntü çalışması, yönetmenlik, senaryo vs. ile irdelemek yerine, hikâyelerinde bana sunduğu karakterlerinin hayatımda ve kendimde bulduğum karşılıklarını mercek altına almama vesile oluşu.  Sevdiklerimizi ya da sevdiğimizi iddia ettiklerimizi olduğu gibi kabul edebiliyor muyuz yoksa Alma gibi kendi arzu ettiğimiz formata getirmek, istediğimiz kalıba sokmak için zehirliyor muyuz?

Buradan sonrası spoiler içerir…

Kaçınılmaz olarak ben de söze 1950’lerin Londra’sında diyerek başlayacağım.  Öncelikle filmin sevdiğim ayrıntılarından biri olarak, tek cümle ile de olsa bu ucube aşkın hikâyesini izlerken aynı zamanda moda tasarımcılığının, podyum mankenliğinin geçmişine uzandığımız notunu düşeyim… Reynolds’ı her ne kadar basitçe, terzi olarak tanımlasak da yaşadığı çevrenin modacısı olarak tasarımlarıyla kadınların gönlünde taht kurmuş zengin bir bey efendidir fakat yaşamını yönlendiren bu duruşu değil, içinde yaşattığı bebek olacaktır.  Gelip geçici ilişkileri vardır, kendini baskı altında hissettiğinde ya da hayatındaki kadınlar yaşam biçimine müdahaleye başladığında yeni ilişkiler peşinde düşer. Kadın müdahalesinden huzursuzlanan Reynolds’ın içten içe anne kucağı arayan bir bebek oluşu ayrıca ilgi çekici… Reynolds, kızkardeşi ile yaşamaktadır ancak kız kardeş de tüm anaçlığı ile bile Raynolds’ın anne boşluğunu dolduramamaktadır. Reynolds’ın ne aradığını Reynolds gibi biz de hikâyenin finalinde anlayacağız. Zengin Reynolds kısa tatilinde fakir ama alımlı Alma ile karşılaşacak ve Alma’yı hayatına alacaktır. Rynolds ayrıca son derece donuk, baskın, kontrolcü, aynı zamanda işine tutkuyla bağlı ya da bağımlı bir karakter. Alma’nın akıbetinin de kısa sürede diğer kadınlar gibi olacağı yanılgısına düşmemiz kaçınılmaz. Çetin cevizin Reynolds olduğunu düşünürken Alma herkesin ezberlerini bozacaktır. Bu, kusurlu, tuhaf hastalıklı, bağımlı ilişkide Alma’yı takdir etmekle eleştirmek arasındayım. Mantarlı omlet sahnesinin muazzamlığı bir yana ikili arasındaki garip diyalog ve akabinde gelişen zorla dize getirme ile gönüllü dize gelmeye dayalı tuhaf ilişki fazlasıyla ürkütücü. Bazı filmler perdede biter ama zihninizde bitmez, tuhaf hikâyeleri, acayip karakterleri ile zihninizde konuşur durur, Phantom Thread de o filmlerden. Alma’nın özenle seçtiği zehirli mantarlar, özenle hazırladığı zehirli mantarlı omlet, Reynolds’ın Alma’yı omlet hazırlarken göz ucuyla izlemesi, biz Reynolds Alma’nın niyetinin farkında mı diye düşünürken Reynolds’ın zaten gönüllü olduğunu anlamamız arasında geçen süreyi uzun yıllar unutmayacağımızdan eminim… Yanı sıra film boyunca hiç durmayan müzik, görsel çalışma ile de bütünleşerek dönemi tasvir eden bir şiir gibi hafızalarımıza kazınacak sanırım. Daniel Day Lewis’in oyunculuk kabiliyetinden şüphemiz olmasa da ömrünü terzilikle geçirmiş gibi rolünün hakkını verirken yine hayran kaldık, yine şaşırdık. Pasif agresif Alma ile karşımıza çıkan Vicky Krips de performansı ile gönüllerimize taht kurdu. Phantom Thread göz alıcı işçiliği ile bir döneme ışık tutarken hikâyesi de oyuncularının eşsiz performanslarıyla bilinçaltımıza ışık tutuyor, PTA’nın da arzu ettiği böyle bir sonuç olmalı.

Bir kadın bir adama âşık olur, adamın iş disiplinine, işine tutkusuna, yaşam biçimine tahammül edemez, değiştirmek ister, kendine, kendi arzularına, kendi doğrularına uydurmak ister, başaramadıkça hırslanır ve sonunda adamın kodlarını çözer, zayıf noktasını bulur; anne boşluğu, bebekleşme özlemi, anne şefkati ihtiyacı… Çevresine kontrolcü, dominant, ağır başlı, otoriter görünen adamın içinde saklı âcizi Alma fark eder ve belirli periyodlarla sevdiği adamı zehirleyerek âcizleştirir, pasifleştirir, kendine muhtaç eder, anne gibi bakımını üstlenerek, dizinde yatırarak dilediği gibi sever. Alma bencildir, kötüdür lakin Reynolds zaten düştüğü duruma gönüllüdür, ne Alma o kadar kötü ne de Reynolds o kadar masumdur, tıpkı çoğumuz gibi hepimiz gibi…

Paylaş
Önceki haberÖykü Palas 3: Süt
Sonraki haberÖykü Palas 4: Rimel

HENÜZ YORUM YOK