Rocketman: Zarif Bir İntikam Filmi

Doğrusu müziğiyle 80’li yıllara damgasını vuran efsane isimlerden olan Elton John’un hayatını konu alan Rocketman’i henüz birkaç ay önce izlediğimiz Freddie Mercury filmi Bohemian Rhapsody ile kıyaslamadan incelemek pek mümkün değil. Zira Rocketman’in yönetmen koltuğunda oturan Dexter Fletcher, Bohemian Rhapsody’nin de yapımcısıydı ve görünen o ki Fletcher, Bohemian Rhapsody’de yapılan hatalardan epey ders almış. İki film arasındaki en önemli farksa Elton John’un eşcinselliğini kabullenme sürecinin beyazperdeye Mercury’ninki gibi çarpıtılmış bir yadsıma ile yansıtılmamış olması. Elbette bunda Elton John’un, biyografisi çekilirken hala hayatta olmasının ve senaryo sürecine aktif müdahalede bulunmasının ciddi etkisi var. Senarist Lee Hall’un yazdığı her satırın, aynı zamanda filmin yapımcılarından olan John’un kontrolünden geçtiğini tahmin etmek pek de zor değil. İşte bu yüzden Rocketman bir biyografi filmi olmanın yanı sıra, ailesi tarafından sevgisizliğe mahkûm edilmiş bir çocuğun yıllar sonra ebeveynlerinden aldığı son derece zarif bir intikamın da filmi.

Film, evini kapatıldığı bir hapishane gibi gören ne eşini ne de çocuğunu seven bir babanın yanı sıra, kendinden başka kimseyi düşünmeyen bencil bir annenin elinde büyüyen ve belki de çocukluğu boyunca tek sevgiyi anneannesinden görmüş Reggie’nin Elton Hercules John’a dönüşmeden önce çocukluk ve ilk gençlik yıllarında yaşadığı acılarla açılıyor. Özellikle anne Sheila Dwight’ın, John’un eşcinsel olduğunu açıkladığı sahnede sergilediği tavır, çocuklarımıza nasıl davranmamalıyız dersi olacak nitelikte. Gelgelelim oldukça dokunaklı ve özenli çekilmiş bu sahnelerin ardından Rocketman de tüm süper star biyografileri gibi klişelere teslim oluyor. Zirveye tırmanış, muhteşem konserler, hızlı gelen şöhretin sarhoşluğu, alkol ve uyuşturucunun su gibi aktığı ev partileri, dostlardan uzaklaşma ve dibe vuruş… Senaryo her ne kadar tıkır tıkır işlese, incelikle dokunmuş sanat yönetimi üstüne düşeni fazlasıyla yerine getirse de bu klişe akış filmin gücünü biraz zayıflatıyor. Yine de şeytan kostümüyle grup terapi seansına dalan ve anlattıkça kostümüyle beraber acılarından da soyunan Elton John’un dramatik hikayesini ve ona hayat veren Taron Egerton’ı izlemek müthiş bir keyif. Egerton, Rami Malek’in Bohemian Rhapsody’de yapmaya çalıştığının aksine “o” olmaya çalışmıyor. Zira Egerton, Elton John olmadığının fazlasıyla farkında ve farkındalığın verdiği güçle çarpıcı bir performans sergiliyor.

Özetle söylemek gerekirse, adını Elton John’un 1972 tarihli şarkısından alan Rocketman, müzikal ve biyografi türlerini tek bir potada eritirken, gerçeklikten de pek kopmayan renkli ve sembolik bir anlatı. Diğer yandan Rocketman, bize Elton John’un hayatının sadece bir kısmını aktarıyor. Terapi süreci sonrası yaşananları, kendini sosyal sorumluluk projelerine adayışı, nihayet gerçek sevgiyi bulması ve çocuk sahibi olması gibi gelişmeleri sadece filmin sonundaki özette görebiliyoruz. Bu da filmin bir biyografiden ziyade soğuk yenen bir intikam yemeği olduğu tezini güçlendiriyor. Kimbilir belki ilerde Elton John’un hayatını konu alan başka filmler de izleriz.

Şunu da söylemek zorundayım ki Elton John şarkılarıyla bezenmiş bu filmi keyifle izlerken, Türkiye müzik tarihinin en önemli ikonlarından Zeki Müren hakkında da böyle bir film çekilmesinin zamanı gelmedi mi diye düşünmeden edemeyeceksiniz.