Rogue One: A Star Wars Story

40 yıllık Star Wars serisi hakkında artık konuşmaya gerek yok. En azından bu serinin izlenebilirliği hakkında bir yorum yapmanın anlamı yok. Zira Star Wars’u bilen bilir, bilmeyenin de zaten ilgisi yoktur. Bu nedenle de bizim kronolojimizle birinci ve altıncı, Star Wars evreninde ise üçüncü ve dördüncü filmler arasında yer alan “Rogue One: A Star Wars Story” hakkında uzun uzadıya konuşmak pek de anlamlı değil. Hele ki seriyi daha ilk gününden beri aynı heyecanla takip edenler varken, bu konu hakkında yorum yapmak bana düşmez.

Yine de özetlemek gerekirse Rogue One’da Death Star, nam-ı diğer Ölüm Yıldızı’nın planlarının nasıl ele geçirildiğini görüyor ve bu olay sonrasındaki mücadelenin neden Yeni Umut olarak anıldığını öğreniyoruz. Umut dolu bir gelecek için verilen mücadelenin anlatıldığı hikayenin sonundaki epik savaşla da izleyiciyi 1977 yapımı filme hazırlıyor. Lakin filme dair daha fazlasını anlatıp da izleyici yönlendirmenin, beklentilerini manipüle ederek değiştirmenin gereği yok. Onun yerine filmdeki detaylara odaklanmak daha anlamlı olacaktır.

Felicity Jones’u Jyn Erso rolünde gördüğümüz filmde takdiri hak edenler saymakla bitmez. Ancak oyuncu seçiminden sorumlu Jina Jay’i ayrı bir yerde tutmak gerektiğine inanıyorum. Macbeth, The Lobster, Genius, Agora ve yine bu tarihlerde vizyona girecek olan Assassin’s Creed projelerinde imzası bulunan Jay, yine harika bir iş çıkarmış. Özellikle de Jyn’in çocukluğunu canlandıran Beau ve Dolly Gadsdon’ı bulma konusunda bir alkışı hak ediyor, zira çocukların Felicity Jones’la olan fiziksel benzerliklerinin yanında ve Jyn karakterini yansıtmadaki becerileri takdire şayan. Yönetmen Gareth Edwards’ın kısa boyu sebebiyle lider karakterli Jyn rolüne pek de uygun olmayan Jones’un bu dezavantajını saklama becerisi de yine filmin artılarından. Ancak filmde Lord Vader olarak karşımıza çıkan Darth Vader’ın yer aldığı sahnelerden birindeki –bana kalırsa göz ardı edilemeyecek olan– dikkatsizliği sebebiyle Edward’a artık şüpheyle yaklaştığımı itiraf etmem gerekli.

Bahsi geçen “sorunlu” sahnede Lord Vader’ı Ben Mendelsohn’un canlandırdığı Orson Krennic karakteri üzerine yürürken görüyoruz. Karaktere yakışan bu epik sahnede kamera yürümekte olan Vader’a odaklandığında ise onun bütün ihtişamı buradaki küçük dikkatsizlik sebebiyle aniden kayboluyor. Zira Vader (filmde Vader’ı kimin canlandırdığı yazmıyor, yalnızca seslendirenin James Earl Jones olduğunu biliyoruz) insanın tüylerini diken diken eden bu sahnede göbeğini sallaya sallaya, bütün estetiğinden, bütün “yüceliğinden”, bütün ihtişamından taviz vererek yürüyor Krennic’in üzerine. Haliyle de Vader’ın yarattığı izlenim de bir villian’dan ziyade bir kaba dayıyı andırıyor, bir pardon birader birine mi baktın ile başlayan kavgaları hatırlatıyor. Buna ek olarak 198 boyundaki David Prowse’un Vader’ının aksine aynı zarafete sahip olmayan daha kısa boylu biri canlandırınca da filmin en önemli parçalarından biri olan Vader, büyük hayal kırıklığı yaratıyor. Ancak bu detayları filmin atmosferi içinde fark etmenin pek de kolay olmadığını yani çok da dikkat çekmediğini hatırlatmakta fayda var.

Star Wars hayranlarının genel itibariyle memnun kaldığı Rogue One, seriyi takip etmeyenlerin ise izleyip çabuk unutacağı bir film. Seriden bihaber kimseleri ya da henüz hiç izlememiş olanları önceki ve sonraki filmleri izlemeye yönlendirir mi bilinmez, ancak bir yerden başlamak isteyenleri bu evrenin büyüklüğünden korkmaya gerek olmadığı yönünde ikna edebilir.

 

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA