Sadık Yemni14-nolu.jpg
Atilla Ay kapıdan çıkan müşterinin ardından göz ucuyla baktı. Kırk başlarında, orta boylu topluca bir kadındı. Bir hafta içinde üçüncü gelişiydi. 120 ml’lik Alix Avien parfümü satın almıştı. İlk iki gelişinde A&A haricinde bütün markaları denemiş ve sonunda kararını vermişti.

Diğer tezgâhtar Faila, asıl adı Fazıla’ydı, iki genç kadın müşterisine standart hipnoz kelimelerini telaffuz etmekteydi. Kadınsı romantizmi yansıtan koku, bergamut, vanilya özlü, ne çok çicek, ne de tatlı, en az on iki saat etkin, diğer kokularla eşleşmeyen özgün karakter…

Cuma öğleden sonra 13.32’ydi. Dükkânda hafif bir tenhalık belirmişti. Kesif bulutların arasındaki beklenmedik yarıktan gelen güneş ışınları. Atilla’nın canı çok kahve çekmişti. Daha kapanışa upuzun saatler vardı. İradesine hakim olarak kahve içmedi ve canı bitki çayı çekmediği için alt rafta duran mango suyu kutusuna uzandı. Pasajın tenha bir yerinde alelacele içeceği günün beşinci ve sonuncu sigarası için daha önünde iki buçuk saat vardı.

Itr-ı Tâze koskoca İstanbul’da benzerine çok az raslanan bir üsluptu. İlânlarda böyle yazıyordu ve büyük ölçüde doğruydu. Bilinen markaların yanı sıra kendi markaları olan dürüst mamüller satıyorlardı. Arı sütlü krem diyorlarsa gerçek arı sütlü kremdi. Saçlar için sattıkları Ginseng’li şampuanlar çok rağbet görmekteydi. Zeytin yağından yapılan sabunlarının kalitesi çok üstündü. Bunun karşılığı olarak pahalıydılar. Doğal şeyler artık bütün dünyada pahalanmaktaydı. Itr-ı Tâze’nin müşterileri bunun farkındaydı. Bu yüzden tuzlu fiyatları kabullenmişlerdi.

“A&A günüm bugün.”

Kadın göğsündeki isim etiketine bakarak bunu deyince Atilla mütevazı bir beyaz gülümsemeyle karşılık vermişti. Dişleri arka taraflardan birkaç eksikliydi, iki de çürüğü vardı ama, gülümsemesi bembeyazdı. Burada cildi parlak, dişleri beyaz, ince yapılı olmayan ve gözleri pırıl pırıl yanmayan biri çalışamazdı. İçeri giren müşteri tezgâhtarlarda geçmişte kalan gençliğini ve raflarda bu diriliğin gölgesini yakalama hayalini aynı anda görmeliydi. Patronu İzzet bey iş konuşmasında böyle izah etmişti durumu. Sanat tarihi okumuştu. Kültürlü adamdı.

Atilla’nın en iyimser tahminle son kullanım tarihine toslamasına altı yıl falan vardı. Kötü beslenir,içki ve sigarayla kendini harap ederse bu tarih daha öne alınırdı. Otuza gelince deneyimli bir satıcı olarak daha büyük satış yerlerinde şef olabilme imkânı vardı. Bu giderek gerçekleşme yüzdesi azalan bir hayaldi. Çünkü rekabet çok hızlıydı. Kayırılmak şarttı. Onun kayırıcısı yoktu. Paralı bir müşteri ayartarak zengin bir kadınla evlenmek de istatistiklere bakıldığında çok düşük bir olasılıktı. Para biriktirip iş yapacak bir yerde ıtriyat dükkânı açmak da öyle. Kısacası bu limandan mutlu ve sorunsuz bir geleceğe kalkan vapurlar sadece masallarda mevcuttu.

Telefon çalınca Atilla ona bakan Faila’ya ben alırım işareti yaparak almaca uzandı.

“Atilla, ben annenim.”

Atilla’nın beyninde bir düşünce kalediyoskobu açılmış gibiydi. Zıt fikirlerin arasındaki hızlı bir çekişmenin ardından ‘anneyle’ ilgili alan güçlendi.

“Annecim.”
“Nasılsın oğlum?”

Atilla müşterilerle konuşan Faila’nın yan gözle ona baktığını farkında olmadan almacı yerine bıraktı. Arkada hem depo, hem de çalışanlar için ayrılmış bulunan küçük bölmeye gitti. Askılıktan sarı ceketini aldı. Küçük aynada yüzüne baktı. Her şey uygun diye düşündü ve tezgâhtar kızın şaşkın bakışları altında rahat ve acelesiz adımlarla kapıdan çıkıverdi.

Tam karşılarındaki blucin giysiler satan dükkânın kapısında duran uzunca boylu, kısa saçlı esmer bir kız eliyle nereye işareti yaptı. Atilla kıza aynı şekilde işaret yaparak yoluna devam etti. Pasajdan çıkınca her zaman yaptığı gibi minibüs durağına doğru yönelmedi. Hemen solunda kaldırıma yanaşmış bir taksi müşteri indirmekteydi. Taksiye doğru yönelirken durakladı. Daha ilerideki bir taksi ön farlarıyla selektör yapmıştı. Ön kapıyı aralayan şoföre aldırmadan o tarafa doğru yürüdü. Sokakların kalabalık olduğu bir zamandı. Adımlarını hızlandırdı. Taksinin sağ arka kapısını açtı ve koltuğa kuruldu. Siyah kısa saçlı, orta yaşlı biriydi şoför. İçeri girince tek bir sözcük etmemişti. Atilla kapıyı kapatır kapatmaz araç hareket etti. Atilla’nın bunlara şaşan yanı tutuktu. Arkasına yaslanarak gözlerini kapattı. Zihninde bir manzara belirmişti. Bir pencereden uçsuz bucaksız bir çöle bakmaktaydı. Huzur soluyordu. Tekdüzeliğin yatıştırıcı sarmalına girmişti. Endişeli düşünceleri, durumu yadırgayan dikenli fikirleri yalıtan bir ortamdaydı.

“Burası.”

Cihangir’de Önder apartmanının önünde durmuşlardı.

“Bu sizin için.”
Atilla şoförün uzattığı siyah küçük çantayı aldı. Ağır değildi. “Mersi.”
“4. kat. 8 numara. Asansör bozuk. Merdivenlerden çıkın.. Anahtar çantada. Dış kapı en alt düğmeye basınca açılıyor. Adınız Sermet. Sermet Tanseli.”
“Anladım.”
“Rasgele Sermet bey.”

Atilla arabanın uzaklaşmasına kayıtsız en alt zile bastı. Kapı vınlamayla açıldı. Bakımlı ve yeni bir apartmandı. İçeride çıt yoktu. Basamaklardan yavaşça yukarı çıktı. 8 numaranın önüne gelince çantanın fermuarını açtı. Bir halkaya asılı çifte anahtarlarla kapıyı açtı ve içeri girdi.

8 numaralı daire bir aile mekânı değildi. Az eşyalı, dinlendirici ortamlı bir bekâr eviydi. Mutfağa gitti. Buzdolabında yarısı içilmiş Smirnoff votka, iki yarım litrelik kutu Grolsch marka bira, üç domates, dilimlenmiş kaşar peyniri, francola ekmek, brokoli ve bir demet taze soğan vardı.

Tül perdeleri örtülü oturma odasına giderek deri divana oturdu ve elindeki çantanın içindekileri kalın cam levhalı sehpanın üstüne boca etti. Sermet Tanseli adına çıkarılmış bir nüfus cüzdanı, bir adet bordo renkli samsung cep telefonu, 29 mayıs tarihli bir uçak bileti ve orta büyüklükte beyaz bir zarf. Uçak bileti tek yapraklık bir elektronik biletti. Sermet Tanseli denen zat saat 22.00’de kalkan uçakla İzmir’e gidecekti. Bu gece yani. Saatine baktı. Saat 14.30’du. Eli zarfa uzanıp dışarıdan yokladı. Bir deste kağıt. Zarfı kenardan yırtarak açtı. Paraydı. 30 adet yüzlük, 6 adet yirmilik ve iki adet metal teklik olmak üzere tam 3122 liraydı. Paraları otomatik olarak arka cebinde taşıdığı cüzdanına yerleştirdi. Sonra ayağa kalktı. Ceketini çıkardı.

Oturma odasının tül perdelerini arkasında güneşli bir hava vardı. Tülü çekmeye kalkışmadı. Bunu tülden bile hafif bir yanı yapmış, haliyle bir sonuç alamamıştı.

Daireyi tanımak için dolaşmaya başladı. Yatak odası bordo renk nevresim örtülü iki kişilik yatak, iki beyaz baş ucu komodini, iki kanatlı beyaz bir dolaptan ibaretti. Tek yatak odalı dairenin diğer yerleri gibi duvarlarda resim, biblo vb. bir şey asılmamıştı. boştu. Komodinlerin çekmeceleri de öyle. Daire bu haliyle ona tahsis edilmiş bir otel suitine benzemekteydi. Anonimdi.

Ceketini çıkartıp mutfaktaki sandalyelerden birine astı ve kendine peynirli bir sandviç hazırladı. Yanına bira ve votka içecekti. Az sonra zihni alkolle buğulanmış durumda divanda oturmaktaydı. Son aylarda içki içmediği için bira ve votka acaip vurmuştu. İş güç yok, tatildesin diyen sese kulak verip bir şarkı mırıldanmaya başladı. Birazdan uykuya dalacaktı. En son on iki yaşındayken söylediği bir parçayı mırıldanmaya başladı.

*

“Sermet bey plan değişti. Şu tarafa lütfen.”

Bunu diyen kısaca boylu, tıknaz, keçi sakallı bir adamdı. Kısa kumral saçları kafasında peruka gibi duran cin bakışlı biriydi. Sermet’in içinde kaç hepsinden ahmak diye haykıran yan çok güçsüzdü. Annesi direksiyondaydı. Söz dinlemesini ve bu adamla beraber gitmesini öğütlemekteydi.

Sermet uysalca elinde koyu kahverengi büyükçe bir ateşe çantası olan siyah ceketli adamın arkasından yürüyerek erkekler tuvaletine girdi. Kel kafalı iriyarı bir adam incecik bir tarakla tenha saçlarını elektriklemekteydi. Beyaz gömleğinin karın kısmı fıçı gibiydi. Lacivert kravatı cafcaflı bir ambalaj öğesi gibi durmaktaydı.

Atilla adamla birlikte pisuarda yan yana durdu. Şişman adam çıkıp gidince siyah ceketli adam, “Adım Ahmet,” dedi. “Kaçış mühendisinizim. Plan değişti. Şu çantayı alın. Ve kabine girip hızla soyunun. İçindeki şeyleri giyin. Çıkardıklarınızı çantaya tıkın ve derhal çıkışa gidin. Uçuşunuz iptal edildi. Telefonla sizi arayıp talimat vereceğim.”

Atilla kabinlerden birinde soyundu. Siyah pantolon ve sarı ceketini çıkardı. Çantadan çıkan krem rengi yazlık takım elbiseyi giydi. Kendi giysilerini çantaya tıktı. Dışarı çıktı. İki genç yan yana çiş yapmaktaydılar. Ona özel bir merak yapıştırmadılar. Atilla aynada kendine baktı. Elbise üzerine hokka gibi oturmuştu.

Tuvaletten dışarı çıktığında komutu dinledi ve terminalden dışarı çıktı. Taksilerin bulunduğu yer saat geç olduğu için tenha sayılırdı. Sıradaki taksiye bindi ve Cihangir’de kaldığı evin adresini verdi.

Yolda giderlerken telefonu çaldı.
“Atilla, ben annenim.”
Atilla annesinin dediklerini dinledi. İyi geceler dileyip telefonu kapattı. Aklında kadının söylediği şeylerden hiçbiri kalmamıştı, ama ne yapacağını çok iyi bildiği duygusuna sahipti.

Önder apartmanının 8 numaralı dairesi bıraktığı gibiydi. İçki bardağının sehpanın camı üzerindeki bıraktığı iz duruyordu. Atilla yeni ceketini çıkarıp divanın üstüne attı ve mutfağa gitti. Buzdolabı kendini azıcık yenilemişti. Votka şişesi hâlâ yarım doluydu. İçtiği biralardan birinin yerine yenisi konmuştu. Karnı açlıktan gurluyordu. İçkileri yenileyen kimse neden yemek işini düşünmemişti acaba? Tam o sırada zil çaldı.

Atilla içi rahat bir şekilde kapıya gitti. Cüzdanındaki iki tekliği çıkartarak avucunda tuttu. Beyninde bir bilgi ampulcuğu yanmıştı. Annesinin ısmarladığı pizza gelmişti.

“Sermet Tanseli.”
“Benim.”
“Pizzanız buyrun. Ücreti ödendi.”

Atilla sol eliyle yassı kutuyu tuttu ve delikanlının eline iki tekliği sıkıştırarak kapıyı örttü.
Annesinin ısmarladığı pizza nefisti. Ekmek kısmı pişkin, peyniri az, bol siyah zeytinli, enginarlı ve domatesliydi. Hızla lokmaları yutarken beklenmedik bir şey oldu. Dairenin kapısı açıldı. Sonra yavaşça örtüldü. Birisi gelmişti. Plansız bir etkinlik olmalıydı. Çünkü nabzı ilk kez hızlanmıştı. Ayağa kalkıp oturma odasına gitti. Kendi yaşlarında, ince yapılı biri şaşkınlıkla ona bakmaktaydı. Gözleri endişe yüklüydü. Üzerinde sarı ceket, siyah pantolon ve eflatun gömlek vardı. Çantada duran giysilerinin tıpa tıp aynısıydı.

“Kimsiniz?”
Delikanlı benzeri değildi. Ondan daha esmer, daha uzun boyluydu. Dudakları daha inceydi. Bakışları huzursuzluk ışımaktaydı.
“Adım Atilla.”
“Hüviyet var mı üzerinde?”
Atilla cebinden kimliğini çıkartarak muhatabına uzattı. Annesinin yapma diyen sesi yeterince etkin değildi bir nedenden. Adam baktı ve serbest sol eliyle ceketinin iç cebinden kendi hüviyetini çıkartıp uzattı. Fotoğraftaki küçük fark hariç kimlik harfi harfine kendisininkiyle aynıydı. Karışısında duran zat da Sermet Tanseli’ydi.

*

“Anladın mı şimdi dönen dümenleri?”

Atilla diğer Atilla’nın, neyse ki soyadları farklıydı, anlattığı şeyleri kolayca kavramıştı, ama kabullenmesi çok zordu. Dünya çapında etkin bir firma beynini yıkadığı kimseleri av hayvanı olarak kullanmaktaydı. Avcılar çoğu genç delikanlılar ve kızlar olan kurbanları takip ederek buluyorlardı. Bu heyecan verici oyun çok gizli bir şirket tarafından organize edilmekteydi. Bunların Türkiye’de de şubeleri vardı. İstanbul’a gelen yabancı avcılar, yerlilerle birlikte avları takip ederek enselemeye çalışıyorlardı. Bunun için astronomik ücretler ödemekteydiler. Av konumundaki gençler kendi gibi ailevi bağları güçlü olmayan, koca metropolde neredeyse yalnız olan kimselerdi. Av konumundaki kimseler çok nadiren de olsa tasalluta uğramakta ya da öldürülmekteydi. Kız ya da erkek tecavüze uğrayanlar da oluyordu, ama nadirdi. Genellikle kaçış mühendisleri tarafından ustaca yöneltilip arama heyecanı yaratmakta kullanılıyorlardı. Birkaç kaçıştan sonra kullanım süreleri doluyordu. Beyne verilen şoklar daha fazlasına dayanamamaktaydı. Adaşına verilen son şok etkili olmayınca adım adım bütün hikayeyi çakmıştı. Bıçağı boynuna dayadığı kaçış mühendislerinden biri her şeyi anlatmıştı.
“Anlar gibiyim.”
“Senin numaran da 14 tıpkı benim gibi. Bu bir arıza.”
“Nereden biliyorsun 14 olduğumu?”
“Kimlik numarandan. Son üç rakam bize aittir. İkimizinki de 014 ile bitiyor. Bana da bu dairenin anahtarları verildi. Bana da 3122 lira harcırah verildi. Tek fark benim oyuna iki gün önce girişimdir. Oyuna yanlışlıkla bir yerine iki av sürdü kerizler. Bir kaos yaşıyorlardır şu anda.”
“Ne yapıcaz peki şimdi?”
“Bir planım vardı. İyi ki seni buldum. İkimiz daha çok gürültü çıkartır ve daha inandırıcı oluruz. Birlikte önce gazetecilere durumu anlatan mailler yollayacağız. Sonra birkaçıyla ilişki kurup birlikte polise gideceğiz. O zaman bize bir şey yapmaya cesaret edemezler. Bu evden arazi olucaz. Sota bir yer buluruz. Sonra adım adım dediklerimi yaparız.”

Atilla başıyla olumladı. Annesinin bu plana niye olanca gücüyle karşı çıkmadığını düşünerek şaşmaktaydı.
“Hemen gidiyoruz o zaman.”
Hemen sözcüğü sihirli bir kelime gibiydi. Telaffuz edilir edilmez oturma odasına birisi gelmişti. Kapının açıldığını fark etmemişlerdi. Mavi ince kazak ve beyaz pantolon giymiş, orta yaşlı biriydi. Belki de yatak odasında saklanmıştı. Orta boylu iddiasız fizikli bir adamdı, ama sol elindeki susturucu takılı kocaman tabancayla çok iri ve tehlikeli bir görünümü vardı.
“Hiçbir yere gitmiyorsunuz.”
Kopça gözlü adamın sağ elinde bir telefon vardı. Namluyu onlara yönelik durumda tutarak cep telefonuna konuştu. “Yakaladım. 14’leri enseledim. Ben KartalXQ7. Talimat bekliyorum.”

Talimat çok kısaydı. Adam gözlerinde sevinçli bir pırıltıyla telefonu cebine koyup bir adım yaklaştı ve “Sizlere eller yukarı demeyi unuttum,” dedi.
Atilla adaşıyla aynı anda ellerini havaya kaldırdı. “Ne oluyor?”
“Tuzağa düştük. Fırla yoksa…”
Atilla’nın zihni ne demek istediğini anlamıştı, ama kasları çok tutuktu. Adaşı kalbine giren bir kurşunla yere yıkılıp hareketsiz kalınca dizlerinin bağı çözüldü, ama yere yığılmadı. Katil tabancanın namlusunu aşağı indirip eliyle sakinleş işareti yaptı. Sonra cebinden telefonu çıkarıp bir numara tuşladı. Bunu yapabilmek için tabancayı pantolon kemerine takmıştı. Atilla’dan bir korkusu yoktu demekki. Bu arada zihninin bağımsız çalışan bölgesi çift 14’ün kasıtlı yapıldığını, bu tür oyunlarda oyunculardan birinin ölerek safdışı edildiğini kavramıştı. Bu defa kendi sonradan eklenendi. Paçayı kurtarmıştı. Bir sonraki defa bilinmezdi ne olacağı. Bir sonrası varsa tabii.
Atilla kendine uzatılan telefonu aldı, yerde yatan cesede bakmamaya çalışarak kulağına götürdü.
“Atilla ben senin annenim.”

*

“Çok şanslısın vallaha. Dün patron ne geldi, ne de aradı. Cuma olduğu halde. Nerdeydin Allahaşkına?”
Atilla minnetle Faila’ya baktı. Sağolsun onu idare etmişti. Canı çıkmış olmalıydı tek başına. “Bir kız arkadaş,” dedi. “Ona kafam bozuktu. Birden dellendim.”
Kız bu izahı pek inandırıcı bulmamıştı. Aşk hikayelerini tüm ayrıntısıyla bilirdi ama, ısrar etmedi. “Dikkat et. Kriz var. Bu zamanda.”

Dükkânda müşteri olmadığı bir andı. Atilla kıza sarıldı. “Sağol Faila. Benim de sana bir yardımım…”
Kızın cebi çalınca Atilla devam etmedi. Faila telefonunu açtı bir iki kelime konuştu ve kapattı. “Annem. Eve gelirken marul getir diyor. Sesini bir duysan. Boru gibi, günde iki paket sigara içmek yüzünden.”
Atilla’nın o serbest bölge dediği yer bir an için dirilmişti. “Benim annem yok. Dokuz yıl önce öldü,’ dedi ve içini çekti. Gözleri hafifçe dolmuştu. Faila bir şey hissetmişti. Tam bunu soracağı sırada içeriye iki müşteri birden girdi. Kız hemen o tarafa yöneldi.
Atilla sol elinin tersiyle gözlerini sildi ve kendilerine ayrılmış bölmeye gitti. Aynadaki yüzüne baktı. Biraz bekledi. Beklediği gibi şartel yeniden açıldı. Annesi… Ve yeni hayatının kurgusu geriye dönmüştü.

“Benim annem sigarayı ağzına bile sokmaz,” dedi ve tebessüm etti. Gözbebeklerindeki burukluk iyice arkalara çekilmişti. Hazırdı kalabalık bir cumartesi gününü göğüslemeye.

HENÜZ YORUM YOK

CEVAPLA