Paşabahçe’de doğmuşum
Sayı bilmişim sünnet olmuşum
Koynumda pabuçlarım
Uyanık uykular uyumuşum arife geceleri
Kamalı Bekir, Çamur Ahmet bir de Süleyman
Ayak yapıp çift kaleler kurmuşum.
Cigaraya başlamış
Tertemiz yataklarda pis pis rüyalar görmüşüm
Tepelerde uçurtma
Sokakta şarkı
Karakollarda sabah
Ekmek karnesi çay fişi
İhtilaller görmüşüm
Kâh kafa vurmuşum taşlara
Kâh can evimden vurulmuşum.

sadri4Yine bir bit pazarı turlamamda karşıma çıkan, ne işe yarayacağını bilmeden, o nereden geldiği bilinmez, daha çok erkeklere has “sahip olma güdüsü” ile satın aldığım bir şeydi. Beni ona bağlayan karşı konulmaz cazibesinin sırrı, olası hikayesi ve üzerine yüklenmiş nostalji göndermelerdi. Taş çatlasa 8-9 yaşındaki bir çocuğun kurşun kaleminden A3 boyutlarındaki bir resim kağıdına aktarılmış bir çizim… Naif çizgiler bir araya gelip bir şehir hatları vapuru ortaya çıkarmıştı. 1854’ten beri insanları boğazın iki yakasına ve başka farklı destinasyonlara taşıyan, 1945’te Türkiye Denizcilik İşletmeleri adını alacak Şirket-i Hayriye’nin şimdi ismini hatırlayamadığım emektar vapurlarından biri. Şirket-i Hayriye’nin 77 vapurundan 42’si yandan çarklıydı ama bu onlardan biri değildi. Deek ki uskurlu olanlardandı. Tek ya da çift uskurlu. Bacasında çift çıpalı armanın belirgin olduğu vapurun kaptan köşküne ise kaptan yerleştirilmişti. Küçük çocuk bunu kalemle değil, zekasıyla halletmişti. 30’lu 40’lı yıllarda çekildiği izlenimi veren bir vesikalık fotoğraf yapıştırmıştı resme. Kaptan şapkası takmış, azametli bir figür.

Gözümde canlanan olası hikayenin kahramanı bu resmi yapan çocuktu. Okulda öğretmenleri ödev vermişti: yarın herkes babasının işini anlatan bir kompozisyonla gelecek derse. O da babasını ve onun kaptanı olduğu Şirket-i Hayriye vapurunu anlatmakla yetinmeyip göstermeye de karar vermişti arkadaşlarına. Boğazın sularını yara yara geçen, bacasından dumanlar tüten, yüzlerce insanı işine evine götüren o geminin muhteşemliği böyle daha iyi gözler önüne serilebilirdi. Hepsi de o gemiyi idare eden kaptan babasının ne kadar önemli bir iş yaptığı daha iyi anlaşılsın diye…

O çocuk Sadri Alışık değildi ama pekala olabilirdi. Çünkü o da bir deniz kaptanının, büyük ihtimalle de bir açık deniz kaptanının oğlu olarak dünyaya gelmişti. Kahramanmaraş’ın İstiklal Madalyası ile onurlandırıldığı 5 Nisan 1925’te, Kaptan Rafet de bir oğulla ödüllendiriliyordu. Kimbilir, bir seferde olduğu için belki bu mutlu anı da kaçırmış ve müjdeli haberi günler sonra alabilmişti. Bu uzun seferler yüzünden pek çok an kaçırmıştı böyle. Küçük Mehmet Sadrettin babasıyla özlem bir yüklü bir ilişki kurmuş, içinde baba yokluğunun yeşerttiği bir “yalnızlık” duygusuyla büyümüştü. Mehmet Sadrettin, ya da anne babasının ona seslendiği biçimle Sadri, boğazda fink atan Şirket-i Hayriye vapurlarına bakarken içinde çocukça bir neşeden çok, bu özlem ve yalnızlık duygusu vardı işte. Babasını götüren de, ona getirecek olan da böyle dumanı tüten bir gemiydi işte.

Sadri Alışık’ı anlatan pek çok yazıya rağmen, onu tüm çıplaklığıyla açık eden kitap Bir Ömürlük İstanbul’dur. Alışık’ın şiirlerinden oluşan bir kitaptır bu. Duygusallığın zirve yaptığı anlarda ortaya çıkmış bu şiirlerde mahremiyet sınırları gönüllüce aşılmış, samimiyet sınırları ise olabildiğince genişlemiştir. İşte o şiirlerde karşımıza bolca çıkan bir motiftir Şirket-i Hayriye, gemiler ve deniz.

sadri-alisik

Leğeninizde yüzdürdüğünüz o bembeyaz gemiler
Şirket-i Hayriye değil miydi?

Ama babasının yokluğunda annesi Saffet ve kendisinden yedi yaş küçük kızkardeşi Nevin’le yaşadıkları evin erkeği de oydu. Onu özgüvenli biri haline getiren de buydu belki de. Gelecekte onun başardıklarını başarmak özgüveni olmayan birinin harcı değildi çünkü.

Çocukluğunun tamamını Paşabahçe’de yaşadı Sadri Alışık. İlkokul, ortaokul, iftar sofraları, kış gecesi sohbetleri, bayram mendilleri, radyo gazetesi, vapur düdükleri… Bu dönem Alışık ailesinin Cağaloğlu’na taşınmasıyla sona erdi. Alışık artık İstanbul Erkek Lisesi’nin öğrencilerinden biriydi. Yazmaya, spora özellikle de futbola meraklı bir arkadaş edindi burada. Gelecekte spor yazarlığının duayeni olacak sınıf arkadaşı Cem Atabeyoğlu idi. İki kafadar dönemin futbol dergisi Kırmızı-Beyaz’a yazılar göndermeye başladılar. Atabeyoğlu bu yolda devam etti ancak Alışık yeni bir maceraya yelken açtı ve Eminönü Halkevi amatör tiyatro çalışmalarına katıldı.

Sadri Alışık’ın bir sonraki durağı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi oldu. Üstelik ne yazarlık, ne oyunculuktu branşı. Resme de epey yeteneki olduğu ortaya çıkmıştı. En iyilerin katıldığı Bedri Rahmi Atölyesi’ne devam edip kısa sürede mezun oldu. Kader yolunda karşısına çıkan yol tabelaları her biri kendi cazibesine sahip yerlere çıkan farklı yönleri gösteriyordu. Ancak o kendisini oyuncu Sadri Alışık olarak tarihe geçirecek yöne gitmeyi seçecekti.

Halkevinin amatör oyunlarında palazlanan Sadri Alışık, 1943 yılında Beni Öpünüz adlı tiyatro oyununda ilk profesyonel oyunculuk deneyimini yaşadı. Küçük Sahne, Karaca Tiyatrosu, Site, Oda, Kent Oyuncuları, Oraloğlu Tiyatrosu derken yıllarca inmeyecekti tiyatro sahnesinden.

Yeteneği kadar, babasının ona yıllar önce söylediği bir cümleyi düstur edinmesinin de katkısı olmuştu bu başarısında: “Bir işi elinle değil, canınla yap!”

sadri6SİNEMAYLA TANIŞMA

Türk sinemasının iik dönem yönetmenlerinden Faruk Kenç çekeceği yeni film için yeni bir yüz arıyordu. Yakın çevresindekiler kulağına bir isim fısıldadılar: Sadri Alışık.  İkili randevulaşıp bir bozacıda buluştu, bir deneme çekiminin ardından bu ilişkinin adı kondu. Sadri Alışık, Günahkarlar (1944) filminin başrol oyuncusu olacaktı. Film sinemalarda gösterildikten sonra şöhretle tanıştı Alışık. Beş parasızdı ama sokakta insanlar onu tanır olmuştu artık. Ve bu beş parasızlığa misliyle değerdi be.

Sonraki sinema filmi için tam beş yıl beklemesi gerekecekti. Türk sinemasının bereketsizliğinin de suçu vardır bunda tabi, ama sekte vuran kariyerine, bitmek bilmez vatan hizmetidir. Askerliğin faydasını da görmüştür ama Alışık. Turist Ömer tiplemesine ilham veren kişiyle tanışmıştır orda. Künyesinde “Balıkhaneden Uyuz Ahmet Sallaala Muhammed” yazan bu zat Turist Ömer selamının patetntine sahiptir. Berduş, hoşgörülü, umursamaz, onurlu Uyuz Ahmet olmasaydı, Turist Ömer ne Uzay Yoluna, ne Yamyamlar Arasına, ne de Arabistan’a gidemeyecekti anlayacağınız.

50’lerin sonunda Sadri Alışık’ın sinema kariyeri hız kazanır. 1959’a kadar 1500 Lira ücretle yılda üç dört film çekerken, bu sayı 1959’da ve 1961’de 8’e ulaşır.  Bu sayı da, film başına alınan ücret de giderek artacaktır. Ayhan Işık ve Belgin Doruk’la birlikte oynadıkları Küçük Hanım serileri onu iyice tanınır hale getirecektir. Hulki Saner bir yıl önce Helal Olsun Ali Abi filminde kısa süre görünen Turist Ömer tiplemesinden, 1964’te başlı başına bir film çıkartınca Sadri Alışık adeta bir fenomene dönüşür. Şöhretin bir etkisi olarak yakın çevresindekilerin sayısında da belirgin bir yükseliş görülecektir elbette. Ancak bunların arasından yalnızca bazıları Sadri Alışık’ın hayatında iz bırakacak insanlar olacaktı. Ayhan Işık onlardan biriydi. Clark Gable’ın kıskandıracak bir yakışıklığa sahip bu adama önce kıskançlıkla yaklaşacaktır Alışık. Daha sonra dostluğa, sevgiye dönüşecektir bu kıskançlık. Bir araya geldiklerinde en çok otomobillerden, sinemadan ve futboldan konuşurlardı. Küçük hanım filminin çekimleri için Avrupa turuna çıktıklarında günlerce aynı yatakta bile yatmışlardı. Öyle ki hayatındaki en büyük darbeyi arkadaşını kaybettiğinde yaşayacaktır Alışık. Osman Seden, Ayhan Işık’ın cenazesinde rast geldiği manzarayı şöyle aktarır anılarında: “O kalabalık içinde içten, kalbinin ta içinden kahrolan üç kişi hatırlıyorum, biri kızı Serap, diğeri çok yakın arkadaşı merhum Sadri Alışık ve bir diğeri de Feridun Karakaya (Cilalı İbo).”

sadri5

Nişantaşı’ndaki evinin barını Ayhan Işık köşesi yapan Sadri Alışık 15 yaşında tanıştığı alkolü 65 yaşına kadar tüketti. Ancak Ayhan Işık öldüğünde bu tüketiş tehlikeli bir boyuta vardı. Her gece sabahlara kadar uyumadan viski içiyordu evde. Yemek yemeden, su içmeden her gün yaklaşık bir buçuk şişe viski içiyordu. Yine de alkolü bırakmayı başardı. Ömrünün sonuna kadar bırakamadığı tek şey, Ayhan Işık’ı her andığında göz yaşlarını tutamamak oldu. Ve her yılbaşında Ayhan Işık’ın kabrine gidip otomobilin farıyla aydınlattı mezarına. Belki de aralarında verilmiş bir sözdü. Gittiği yerden geri dönmeye karar verirse, yolunu bulabilsin diye ışık tutuyordu arkadaşına.

Affet sesini iyi alamamışım
Dün gece telefon eden sen miydin?
Gülşen’e sordum “O çoktan öldü” dedi.
Doğru mu?
Her Ayhan’ın ölümünde
Kimbilir kaç tane sen vardın
Ama sende, senden başka Ayhan yoktu.

Sadri Alışık’ın hayatındaki diğer önemli figür 2014’te kaybettiğimiz Çolpan İlhan’dı. 1955 yılında evlenip sonsuza dek evli kaldı ikili. Böylesi aşkla yaşanan evlilikleri bitirmeye ölümün gücü yetmez çünkü.

Sadri Alışık 18 Mart 1995’te bir hastanede hayata gözlerini yumdu. Tekrar açtıüğında ise yanıbaşında azizi dostu Ayhan Işık vardı. Bir hafta sonra Belgin Doruk da onlara katılınca Küçük hanım üçlüsü yeniden bir araya geldi. Sadri Alışık bugün çok mutlu çünkü karısı da artık yanında. Bizim mutluluğumuz ise onun gibi, onlar gibi oyuncuları tanımış olmak olmamız. Geride bıraktıkları sayesesinde hala onları izleyebilmek ve duyabilmek. Kapatın şimdi gözlerinizi, Sadri Alışık’ı düşünün; şu sözler çınlamıyor mu kulağınızda:

Turist Ömer derler benim adıma, adıma
Pişman olur bakmayanlar tadıma
amaneey
sabahları bi kadeh, akşamları beş kadeh
neşemi de bulunca dalgamada bakarım
amaneey

sadri2

HENÜZ YORUM YOK