Seyfi Dursunoğlu: Yalnız Bir Selvi

Seyfi Dursunoğlu

Seyfi Dursunoğlu, sizin daha çok tanıdığınız kimliğiyle Huysuz Virjin ve bu röportajda yazıldığı şekliyle Seyfi D. yaptığı iş ve başardıklarıyla Türkiye’nin en özgün simalarından biri. Bir “Sanat Güneşi” değil belki ama modası geçmeyen bir şov-star, kendi şov formatının mucidi. Daha az bilinen tarafıyla ise, bu şehrin en güzel zamanlarında yaşamış bir İstanbul beyefendisi ve yetmiş küsur yıllık bir yalnızlık abidesi.

 Ege Görgün (Landlord)

Seyfi Dursunoğlu hakkında araştırma yaparken iki şey dikkatimi çekti. Onunla çok güzel söyleşiler yapılmış ve neredeyse akla gelebilecek her soru sorulmuştu. O da sahnedeki haliyle örtüşen bir dobralıkla bu sorulara yanıt vermişti. Dolayısıyla aynı soruları sormak hem samimi olmayacaktı –çünkü yanıtları biliyordum-, hem de beni hazırlıksız gelmiş, hobi olarak gazetecilik yapan o zengin yeniyetmelerden biri gibi gösterecekti. Bu durumda ortaya bir fark koyamayıp saygısını kazanamayacak ve beylik cevaplarla yetinmek zorunda kalacaktım. Bunu istemiyordum.

Araştırmamdan çıkardığım ikinci sonuç ise prensiplerinden ödün vermeyen katı biri olduğuydu. Bu sayede profesyonel anlamda çalıştığı herkesin saygısını kazanmıştı. Çalıştığı ortamlarda çevresindeki herkes ona ayak uydurmak zorunda kalıyor, sanatçı kaprisleri azalıyor, sonradan görme şımarıklıkları ve rutin gecikmeler ortadan kalkıyordu. Bu yüzden Seyfi D. Yapımcıların çalışmayı en sevdiği sanatçıydı. Benim durumumda ise bu “Randevumuza geç kalırsam, kuvvetle muhtemel kendimi b.k gibi hissetmemi” sağlayacağı anlamına geliyordu. Tabi eğer “Seyfi bey evde yok” dedirtmezse.

Seyfi Dursunoğlu(Kozyatağı’ndan) Çengelköy’e rahat gideyim diye sahil yolu yerine tercih ettiğim ikinci köprü yolundaki anlamsız trafik sıkışıklığında bulunca kendimi ve geç kalma olasılığı çıkınca ortaya halimi siz düşünün artık. Küfürün, lanet okumanın bini bir para. Trafiğe rağmen Çengelköy’e zamanında ulaşınca da ikinci bir panik dalgasına maruz kalıyorum. Nerede bu ev? Adres sorduğum kimse Yalnız Selvi Sokak’ı bilmiyor. Aklım başıma sonradan geliyor. Her Türk gibi. Açık açık soruyorum: Ben Huysuz Virjin’in evini arıyorum. “Öyle desene kardeşim ya!” diyorlar. Sıkı bir tarif ve tam zamanında evin önündeyim. Artık onun, babasından miras devraldığına adım gibi emin olduğum Dursunoğlu katılığına maruz kalmayacağım. Ona da söylüyorum bunları. “Doğru tahlil etmişin beni, Allah acımış da zamanında geldin” diyor.

Sokağın adını bir kez daha dikkatinize sunarım; Yalnız Selvi Sokak. Bu son derece hüzünlü isim Seyfi D.’na pek bir yakışıyor. O Huysuz Virjin olarak inşa ettiği kariyeriyle şov dünyasında yalnız bir selvi. Ama işin bir de melankolik yanı var: yetmiş küsur yıllık müzmin bekar yaşamıyla, tohumsuz ve ortaksız bir yaşamı tercih etmesiyle, başkalarıyla ahbaplık etmesini hiç de kolaylaştırmayan prensipleriyle… O gerçek anlamda yalnız bir selvi. Bir şey daha; Seyfi D.’nun annesinin adı da Selvi imiş. Ve tüm bu denk gelmeler yalnızca birer tesadüf.

Seyfi Dursunoğlu ile sohbete hemen başlıyoruz. Teyp kapalı. Havadan sudan konuşuyoruz. İstiyorum ki, ilk kez karşılaşan iki kişinin arasındaki o doğal mesafeyi biraz kısaltalım önce. Tanış olalım, birbirimize ısınalım, bir samimiyet frekansı yakalayalım. Oluyor. Sahnede de zaman zaman söylediği gibi, “Zeki Müren bekliyor beni yukarıda,” dediğinde teybin düğmesine basıyorum.

Hep Zeki Müren bekliyor beni diyorsunuz…

O ilginç oluyor çünkü.

seyfidursunoglu2Sizi bekleyen, şimdi diyorlar ya, bir kankanız yok mu?

Öyle kimse yok yukarıda. (Bir an düşünüyor.) Ablam var ama… Tanınmış biri değil. Onu söyleyince ilginç olmaz. Özal bekliyor desem de olmuyor. (Sahne alışkanlıkları nasıl özel yaşama da yansıyor bakın. Gündelik sohbetlerde bile ağzından çıkanların ilginç şeyler olmasına özen gösteriyor Seyfi D. Onun için artık hayat bile bir sahne, kendisi o sahnenin yıldızı, geriye kalan herkes de seyirci belki de?)

Aynı okuldaymışsınız ama aranız da öyle sıkı fıkı değilmiş bildiğim kadarıyla…

Hiçbir zaman samimi olmadık.

Zeki Müren bir zamanlar onu kadrosunda istememiş. Daha sonra “Gel benle çalış” dediğinde ise Huysuz’a alt sıralarda yer vermek istemiş. Bu kez Seyfi D. kabul etmemiş. Yine de kızmıyor hak veriyor Sanat Güneşi’ne.

Büyük sanatçıların işini götürmek için büyük egosu olmalıdır, ben de olsam aynı şeyi yapardım. Zeki Müren onu aramadım, avenesine katılmadığım için bana kızıyordu.

Bu çekişmeye rağmen. Onunla ilgili konuşurken Zeki Müren’e saygısı ve sevgisi seziliyor. Bu Zeki Müren’in şahsına değil de, onu sanatına duyulan hayranlıktan ileri geliyor sanki. Zeki Müren konusunu söyleşinin son sorusuna dek kapatıyorum. Ama son sorunun bu konuyla ilgili olacağına o anda karar veriyorum.

Nasıl bir delikanlılık çağıydı sizinki?

Delikanlı deyince, öyle cinayetim falan yok. Şimdiki delikanlılara bakıyorum da tabanca tüfekle geziyorlar. Ben Beylerbeyi’nde mutaassıp bir ailenin çocuğu olarak geçirdim o dönemi. Bizim zamanımızda şimdi olmayan bir dostluk vardı. Beylerbeyi’nde bize Beş S’ler derlerdi. Beş arkadaştık beşimizin de ismi S harfiyle başlardı. Çok samimi arkadaştık. Birinin motoru vardı, yazın her cumartesi onunla gezip alem yapardık. Herkes evden bir yemek getirirdi, ben içkileri getirirdim. Yeni memurluğa başlamıştım o zamanlar. Bir tek ben kendi paramı kazanıyordum, onlar hala baba parası yiyorlardı.

Kaç yaşlarındasınız o zaman?

24-25. O zamanlar Beyaz Park’ta sanatçılar gelir konserler verirlerdi. Biz de denizden motorla bedavadan izlerdik konserleri. Kafamız iyiyse naralar atardık program yaptırmazdık. Bize kızıp kovarlardı. Çay bahçelerine giderdik. Çayına kahvesine tavla oynardık.

İçki, naralar… Serserilik vardı serde biraz yani…

Vardı, vardı ama çabuk atlattık o dönemi.

Sonradan görüştünüz mü o arkadaşlarınızla?

Görüştüm ama her görüştüğümde birinin ölüm haberini alıyordum diğerinin. En yaşlıları da bendim oysa ki. Ama bu iş yaşa bakmıyor galiba. Teker teker gitti hepsi. Bir ben kaldım. (Gülüyor) Dönüp dönüp buraya geliyorum değil mi? Ölümden korktuğumdan değil ama daha yapmam gereken çok işler var. Memurken bir televizyon aldım. Çok mutlu oldum. Bir bodrum katında yaşıyorum o zaman. Küçük evde büyük ekran çirkin durur diye küçük ekran aldım. O televizyonu aldığım gün “Allahım” dedim. “Bana gönlüme göre bir ev ver, dilediğim gibi dayayıp döşeyeyim. Bütün işlerim bittiğinde de ertesi gün canımı al.” Nasıl olsa böyle bir evim olmaz, duam da tutmaz diye düşünüyorum çünkü. Gel zaman git zaman gönlümdeki gibi bir eve sahip oldum. (Söyleşiyi yaptığımız evden söz ediyor. Boğaz manzaralı, havuzlu, salıncaklı, köpekli, horozlu, tavuklu bir ev. Saray yavrusu değil ama herkesin rüyalarını süsleyebilecek kadar güzel. Her tarafımız yeşillikler içinde.) Dayadım döşedim altı senedir tam yerleşemedim. Her sene yeni bir tamirat çıkarıyorum. (Yukarı doğru bakarak gülümsüyor ve …) Daha işim var yani. Ben meşgulüm. Bir de Beylerbeyi Kültür Cemiyeti için şiir, tiyatro geceleri düzenler para toplardık. Gençleri kahvelerden uzaklaştırmak için yerler kiralardık, pinpon masaları falan koyardık oralara.

Kavga gürültünüz olur muydu?

Bizim zamanımızda pek olmazdı. Ben Boğaziçi Lisesi’nde yatılı okudum. Pahalı bir okuldu. Arkadaşlarım hep iyi aile çocuklarıydı.

Kızlarla aranız nasıldı?

Çok iyi değildi.

Deniz Koleji’nde de mi bir şey olmadı? Denizcileri pek rahat bırakmazlar.

Evet, orada oldu. Benim adım Beyaz Mendil’di o zaman. Kızlardan mektuplar gelirdi bana.

Niye Beyaz Mendil?

Vapurda oturacağım zaman önce mendilimi açarım, öyle otururdum. Çünkü kirli izine çıkarmazlardı. Nizamiyeden çıkmadan önce muayenemiz yapılırdı. Ufacık kir varsa üstünüzde o hafta çıkamazdınız izine.

Bir gün bir mektup geldi yine. Dayanamadım tanışayım dedim. Kuzguncuk’ta oturuyordu. Sen oradan bin dedim vapura ben Beylerbey’inden. Baktım bir kız tırnaklarını boyuyor. Merhaba dedim, elini sıktım. Dakika bir benim ellerim oje oldu. Çengelköy’de indik yürüyoruz. Kardeşim, o zamanın Türkiye’si tabi. Herkes anladı bunların bir flört durumu var. Bütün Çengelköy dönüp bize bakıyor. Ben müthiş rahatsız oldum. Kızı da görseniz. Eni boyundan fazla. Çirkin. Berbat bir şey. Dönelim dedim. Geldiğimiz vapura bindik yine. Beylerbeyi’nde indim. Böyle bir günlük flörttü işte. (Duraksıyor. Yeni bir soru bekliyor bende. Sormuyorum. Bütün flörtlerimi anlatacak halim yok herhalde, diyor. “Yalnızca ilginç olanları anlatayım.” Seyfi D.’nun gençliğinde de yalnız bir selvi olduğunu geçiyor aklımdan.)

Nasıl tarif edersiniz genç Seyfi D.’nu?

Kibar, yakışıklı. Adadan geliyorum bir gün, vapurdan inerken bir rum karısı, “Kale, baksana Adonis gibidir, he?” dedi.

Kibarlığınız dozundaydı?

Mecburen kibar olacaksın. İki tane zebella gibi ağabeyim var. Yok, zaten yaratılışımda da vardı. Ama bunları öğrenerek büyüdük biz. Efendi olacaksın, kibar olacaksın. Ben okulumun olduğu Arnavutköy’den Eminönü’ndeki babamın işyerine tramvayla giderdim. Hiçbir gün hatırlamam ki o güzergahı oturarak gideyim. İlk ben binerdim otururdum ama yaşlı bir gelince kalkıp yer vermemek mümkün mü? Böööyle bakarlardı size. Mecburen kalkardık. Şimdi öyle mi? Çocuklarını oturtuyorlar. Yaşlılar ayakta kalıyor.

O günlerden birinde önünüze bir resim konsaydı. Huysuz Virjin’in resmini… Geleceğin bu deselerdi, ne düşünürdünüz?

Bu kadar cesur olamam derdim herhalde. Benim yaptığımı 37 yılın öncesinin Türkiye’sinde yapmak çok zordu. Demek ki işi ne kadar regüle etmişim ki kimse rahatsız olmamış. Zamanla oldu tabi. Kendimi geliştirdim. Yaptıklarımı doz doz artırarak hem kendimi hem seyirciyi alıştırdım.

Askerlik nasıldı?

Yedek subaylık yaptım. Tuzla’da acemilik yaptıktan sonra Hadımköy’e gittim. Kura çekiminde doğuyu çeken biri ben Hadımköy’ü çekince yanımdan geçerken, “adamına göre memleket seçiyorlar demek” diye laf atmıştı. Hadım diye hakaret etti yani. Hiç umursamadım. Hadımköy’ü çekmişim umurumda mı olur.

Kibarlığınızdan dolayı size özel bir hakaret miydi, yoksa kime olsa öyle der miydi?

Kim olsa derdi. Beni tanımıyordu bile.

Zorlandınız mı hiç askerde?

Yok, hiç zorlanmadım. Işıldak bölüğündeydim ben.

Işıldak bölüğü mü?

Düşman uçağına ışık tutacaktım. Işık gözünü alsın diye pilotun. Gözü kararınca da diğerleri onu vuracaktı. Sonradan kaldırdılar o sınıfı. Buradan pır pır yakacam da… (Gülüyoruz.)

Sizin sinema filmleriniz de var?

Evet, kötü kötü rollerde oynadım.

Bülent Ersoy’la da ikinci sınıf bir filminiz var? Niye oynadınız o filmlerde? Para için mi?

Para için değil. Sinema yapmak istiyordum zaten. Türker İnanoğlu aradı bir gün. Sana bir sinema filmi yapmak istiyorum dedi. Ben çok mutlu oldum, dedim, hemen atlayıp gittim yanına. Kimler var alt kadromda dedim. Bülent Ersoy deyince. Alt kadronun ben olduğumu anladım. Yapmam, çevirmem bu filmi dedim. Yapma, etme dedi her şey hazır, senaryo hazır. Ben ikinci sınıf rolde oynamam dedim, bana bir film yazın dedim. Afişte söyle yazacağım senin adını dedi, şöyle yapacağım böyle yapacağım dedi. Şu kadar para istiyorum dedim ben de. Fazla fazla söyledim. Tamam onu da vereceğim deyince diyecek bir şeyim kalmadı.

Memuriyet hayatınız var bir de? Memuriyetin cenderesi sıkmadı mı sizi?

Her işin bir cenderesi var. En serbesti sanatçılık, onda bile var kurallar. Memuriyet tabi daha disiplinli ama ben onu biraz yumuşattım. O dönemde pantolona yırtmaç modası vardı. Hemen benim normal pantolonlarım söküldü, onlara yırtmaç yapıldı. Gözlerini kocaman açıp bakarlardı yaşlı memurlar. Adım, “yırtmaçlı”ya çıkmıştı. Yırtmaçlı geliyor, derlerdi ben geçerken. O zaman bile bir asi ruh vardı yani.

Memurluktan Huysuz Virjin’e geçiş nasıl oldu?

Memurken Beylerbeyi’nde ramazan eğlenceleri yapardık cemiyete para kazanmak için. Yalvar yakar elli kuruşa bilet satardık. Sonra baktık dolmaya başladı. Ertesi sene bir lira yaptık, iki buçuk lira yaptık biletleri yine doldu. Şovumu seyreden sanatçı ahbaplarımın hanımları o zaman sağa sola, Klüp 12’ye önermişler beni.

Bir kariyer değişikliği sizinki yani? Öyle memurluktan sıkılıp bırakıp da başladığını bir şey değil?

Memurluğu hiçbir zaman sevmedim. Hep ne yapsam diye düşünüp duruyordum. Şarkıcı arıyorlardı gidip başvurdum. Lazın biri “gel” dedi. İstiklal Caddesi’nde bir yerdi. Gittim, “ben karu bekleydum,” dedi. Değilim, dedim. “İyi, soyle,” dedi. Ama yürümedi.

Seyfi’liği tamamen bırakıp full-time Huysuz olmak ister miydiniz?

Hayır, o güzel değil. Şov olunca güzel.

Huysuz’un daha ön planda olması sizi rahatsız ediyor mu?

Hayır. Onu ben yarattım. Bu format tamamen bana ait. 37 senedir o formatı başarıyla sürdürüyorum. Ekol oldum.

Mehmet Ali Erbil’in yaptığı bana sizin yaptığınızın aynısı gibi geliyor?

Evet. Bir türlü kabul edemiyor ama. Senin formatını aldım, para kazanıyorum demenin nesi zor? Üstelik o formatı geliştirdi, benden çok para kazandı. Bunu reddetmenin ne alemi var? Halk neyin ne olduğunu çok iyi biliyor. Bu soruyu sizin sorduğunuz belli olsun, lütfen.

Eşcinselleri sevmiyorum demişsiniz…

Evet, eşcinsellerle ahbaplık etmeyi fazla sevmiyorum. Daha önce ettiklerimde hemen bir havaya girmeler, büyüklük taslamalar, çok zenginmiş havaları takınmalar. Öyle olmadığı halde çok yeteneklidir, çok güzeldir. Her şeyi abartılıdır böyle. Benim ahbaplık edebilmemin en büyük şartı dürüstlüktür. Yalan söylememektir. Hayatımda yalnızca bir yere gitmek istemediğim zaman yalan söyledim. Eşcinselleri sevmiyorum demem şu; tahsilini yapmış, bir noktaya gelmiş, bir işin başına geçmiş, kültürlü, derli toplu insanın yatak odası beni ilgilendirmez. Ama orasını kestirip burasını kestirip E-5’e çıkıp rezillik yapanları kastettim ben.

Şov ve televizyon dünyasında da ünlü eşcinseller, öyle olduklarını kabul etmeseler de hal ve tavırlarıyla bunu teyit edenler var?

Evet, var. Onların da oradaki fazla efemine davranışlarını kabul etmiyorum. Yani bir insanın eşcinsel olması demek kadın gibi davranmasını gerektirmez. Bu bir cinsel tercihtir, orada kullan. Normal yaşamında, röportajda bunu kullanmanız gerekmez.

Ama Türk halkının, özellikle kadınların bu tiplere müthiş bir teveccühü var?

Evet, eğleniyorlar çünkü. Onları itmiyor bu durum. Nereden kaynaklanıyor bilmiyorum açıkçası.

Bir süre önce kadın giysileri giyecek erkeklerin olacağı bir yarışma formatı milleti ayağa kaldırdı. Program iptal oldu. Sizin yıllardır yaptığınıza bir tepki olmaması bir ikiyüzlülük değil mi?

Benim bir şovum var. Canlandırdığım bir tiyatro tipidir. Cemiyette yaşayan bir tiptir. Huysuz bizdeki zenne kültürünün bir devamıdır. Ayrıca verilen her rolü yapıyorum ben. Bu şovdaki rolüm bu. İlle de hep bu rolü üstleneceğim diye bir şey yok.

Aseksüel olduğunuzu söylemişsiniz bir kere de…

Yok, öyle demedim ben. O röportajda o kadar ambale olmuştum ki, “Aseksüel misiniz” diye sorunca evet demiş bulundum.

Bunu kabul etmiyorsunuz yani…

Tam yerine oturmuş bir cevap değildi o.

Cinsellik olmadan yaşanabilir mi sizce?

Yaşanılır. Ama herhalde rahat yaşanamaz. Olmasının artıları çok ama olmuyorsa ne yapabilirsiniz ki?

Olmuyorsa derken?

Beğendiğiniz, birlikte olabileceğiniz birini bulamıyorsanız, beklemekten başka ne yapabilirsiniz…

Siz bu tercihi karşı tarafla ilişkilendiriyorsunuz. Yani uygun biri bulunamadığından aseksüel bir yaşam sürülebilir diyorsunuz. Peki cinsellik istenmediğinden tercih edilen bir aseksüellik?

Hayır, böyle bir şey olabileceğine pek inanmıyorum. Olsa da, böyle çok az sayıda insan olabilir.

Ölüm konusunda yaptığnız esprilerden, bu konuyla sergilediğiniz barışık tavırdan cesaret alarak soruyorum: Hakkın rahmetine kavuşup öteki tarafa göçtüğünüzde bakıyorsunuz sizi karşılamaya biri gelmiş; Zeki Müren!

Hemen bakarım zayıfladı mı zayıflamadı mı diye.

Seyfi Dursunoğlu

Size hoş geldin dedi. Siz ne dersiniz karşılık olarak….

Karşılamaz ki ama. O star, ben alt kadroyum. Bekler ki evine gideyim.

Siz de gitmezsiniz ama…

Gitmem, niye gideyim.

Farzedin ki karşıladı…
(İlginç bir cevap verebilmek için uzunca bir süre düşünüyor. Sonra pes ediyor sanki.)

Sarılırım, geç geldim diye kızmadın inşallah, derim.

Röportaj bitiyor. Teyp kapalı. Sohbet biraz daha devam ediyor. Teyp kapalı olduğu için daha rahat konuşuyoruz. İsimler rahatlıkla telaffuz edilebiliyor artık. Dışarıdan söylenen börekleri yiyoruz. En fazla ben yiyorum. Cimrilik üstüne de konuşmuştuk biraz önce. “Benim için cimri diyorlar. Tutumlu olmak cimrilik mi?” Ben de içini rahatlatıyorum, memuriyetten gelen bir şey bu, diyorum. Uzun süre belli bir miktarı belli bir süre idareli kullanmak zorunda kalan insanlarda böyle bir tutumluluk alışkanlığının geliştiğini söylüyorum. Hoşuna gidiyor. “Sanırım, öyle,” diyor. “Memurluğun etkisi bu.” Ben yine de üçüncü böreği biraz çekine çekine alıyorum ve üçüncü fincan çayı. Bir de annem için imzalı fotoğrafını rica ediyorum. Onu çekim ekibiyle yalnız bırakırken, “üç börek yedim,” diyorum. “Farkındayım, saydım,” diyor. Gülüyoruz. Öpüşüyoruz. “Kusura bakmayın,” diyorum, “böyle sakallı, sakallı,” diyorum. “Olsun, ben böyle severim,” diyor. Yine gülüyoruz.

Yazı © Ters Ninja