Ege Görgün’ün sinema yazılarından sonra futbol yazıları da kitap oldu. Kara Karga’dan çıkan kitap Ege Görgün’ün dördüncü kitabı. Bakın önsözünde Görgün nasıl tarif etmiş Takımdan Ayrı Düz Yazıları kitabını.

“İki şeyi hep çok sevdim; hikaye ve kurgu. Önce bir okur ve seyirci olarak… sonra bir dergici/gazeteci ve yazar olarak. İkisini ayrı ayrı değil ama, bir arada sevdim. Elbette öyle olmalıydı. Hikayeniz ne kadar iyi olursa olsun onu iyi anlatamadınız mı hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur zira. Yıllarca okuduğum çizgi romanlarda, romanlarda ama özellikle seyrettiğim filmlerde beğeni tercihlerimi bu yönde kullandım. Elim kalem tutup da kendim öyküler karalamaya başladığımda ben de nacizane bunu becermeye çalıştım. Sonra yayıncılık, gazetecilik, dergicilik başladı. Durmadan yazdım, yazılacaklara karar verdim ya da yazılanları elden geçirdim. Ben farkına bile varmadan çocukluktan beri süregelen hasbelkader  birikimi, sağlam bir tecrübeyle destekledim. Bu kitaba giren portrelemeleri ve röportajları ve başka kitaplara dönüşebilecek futbol ve II. Dünya Savaşı hikayelemelerini yazmaya başladığımda oldukça iyi işler çıkardığım ortaya çıktı.” 

Türk sinemasıyla ilgili metinler içeren bir önceki kitabım Bana Onun Portresini Getirin için yazdığım önsöz böyle başlıyordu işte. Alıntılanan bu bölümün elinizde tuttuğunuz kitabın önsözünde de aynen yer alması gerekiyordu. Çünkü öznesi futbol olsa da bu kitabın içeriğini ve üslubunu da tarif ediyor bu cümleler.

Takımdan Ayrı Düz Yazılar’ın kendi içinde hibrid bir içeriği var. Tamamen gerçek olaylardan yola çıkan hikayeler; röportajlı futbol adamı portrelemeleri ve futbol üzerine akıl yürütmelerden oluşuyor çünkü. Bütün yazıların ortak noktası futbolu biraz daha sevmeniz ama daha da önemlisi anlamanız umuduyla yazılmış olmaları. Kapitalizmin ve fanatizmin pençesindeki değil;  felsefesi, keyfi, eğlencesi ve güzellikleri olan futboldur tabi burada bahsedilen. Fena halde hayata benzeyen bir futbol, dolayısıyla manipüle edilmemiş, hormon katılmamış yüzde yüz doğal futbol. Bu kitapta idealize edilen amacın salt kazanmak olmadığı, hatta kazanmanın hoş bir bonustan öteye gitmediği bir oyundur. Elbette “kazanma” kavramının her şeyin üstünde bir mertebeye yüceltildiği; başarı, cazibe, karizmayla eşanlamlılaştırıldığı bir dünyada bizimkisi hayal. Olsun, hayal de olsa hoşuma gidiyor ve biliyorum ki yalnız değilim.

Futboldan hikayeler anlatıyorum kitapta. Altını çiziyorum yalnızca bir hikayeciyim ben, tarihçi değilim. Evet, hikayeleri oluştururken tarihten feyz aldım, yıllardır kendi alçakgönüllü imkanlarım nispetinde oluşturduğum arşivimden yararlandım ama sunduğum şeylerin tarihi bir belge olduğunu iddia etmiyorum. Dolayısıyla yüzde yüz doğrudur demiyorum anlattıklarım. Dediğim gibi, iyi bir hikayeniz olabilir ama onu daha okunabilir yapmak için, soğuk bir belgesel olmaktan kurtarmak için iyi anlatım şarttır. Bu da biraz dramatizasyon ve kişisel üslup dokunuşlarıyla mümkün olur. Neticede doğruların ağır bastığı güzel bir hikaye kalır elinizde. Dramatizasyon hikayenizi daha çok kişiye ulaştırmak için ödenmiş küçük bir bedeldir. Hollywood bunu yıllardır yapıyor. Hikayeniz ne kadar iyi olursa olsun, ne kadar iyi anlatılırsa anlatılsın, okunmadıktan, bilinmedikten sonra önemi yoktur.

Bu kitaptaki yazılar ve röportajların bugün yazılmadığı da akıldan çıkarılmamalı. Mesela Kocaelispor yazıldığında yeşil-siyah renklerini sevdiğim takımım hala Süper Lig’de idi. (Evet, Kocaelisporluyum ve taşrada adet olduğu gibi benim 4 büyüklerden ikinci bir takımım yok.) Şu an Süper Lig’de oynayan Göztepe ise tam anlamıyla dibi görmüştü. Amatöre düşmüş, otobüsü bile hacizli olduğu için maçlara belediye otobüsüyle gidiliyordu o sıralar. Abdullah Avcı yeni yeni parlıyordu. Erman Toroğlu en şaşaalı dönemindeydi, İbrahim Altınsay daha gündemdeydi vs. Bu kitap iki kere nostaljik yani. Hem nostaljik konularıyla hem de artık nostaljik olan güncel yazılarıyla…

Bir sinema yazarının futbolla ne işi olur derseniz. Önce futbolla sinemanın birbirinden çok da farklı olmadığını söylerim. Bir futbol maçı da hikayeden başka bir şey değildir. Onun da bir açılışı, olay örgüsü, finali, kısacası bir kurgusu vardır. Kahramanları, inişleri çıkışları vardır  ve kimi zaman “suspense” son saniyeye kadar sürer.  Bazen aksiyonun dur durak bilmediği bir gerilim filmidir, bazen görsel bir resital, bazen de milyonları hüzne salan bir dram.

Benim futbolla hikayem ise 35 sene önce Kocaeli’de İsmet Paşa Stadı’nın tribünlerinde başladı. O gün Diyarbakırspor’u 3-1 yenen o takımın taraftarı oldum. Veezy.com’da futbol yazmaya başladım. Hakan Dilek dostumun Haftalık dergisine (ben derginin kültür-sanat editörüydüm) ek olarak hazırladığı Futbol Ateşi’nde yazılarım çıktı. Askere giden bir yazarın yerini doldurmak için Esquire dergisine futbol dosyaları hazırlar oldum. Berezilya.com diye blog kurdum. Manifestosunda blogu “futbola fitbol, Brezilya’ya Berezilya diyen abilerimize” ithaf ettim. Beşiktaş kulübünün dergisinin başına geçtim, Orhan Cem Çetin’le dergiyi sıfırdan yarattık. Goal dergisi yayın yönetmeni oldum, yüzde yüz yabancı içerikli dergiyi yüzde yetmiş yerli içerikli haline getirdim. Pek çok blogger genç arkadaşa bir dergide yazma ve emeğinden para kazanma keyfini yaşattım. Ali  Ece’nin çağrısıyla önce Four-Four-Two sonra da Goal.com’da yazar oldum.

Herkesin her şeyi yapabildiğini düşünenlerin ve onları böyle düşündürenlerin bol olduğu bir coğrafya ve medya ikliminde yaşadığımız için bunları yazmak zorunda hissettim kendimi. Ama asıl referansım elinizde tuttuğunuz kitaptır. Bu kitabı okuduktan sonra ehliyetim hakkında neye karar verirseniz… kabulümdür.

HENÜZ YORUM YOK