Xenozt III’ten indiğimde elimde olmadan titremiştim.  Geminin sıcacık ortamından, o ayaz havaya çıkmak  irkiltmişti beni. Neyse ki uyum-sağlayabilir üniformam sayesinde, birkaç saniye içinde normal ısıma kavuştum.

Gökyüzüne kaldırdım başımı. Gezegenin o methini çok duyduğum bembeyaz güneşini hayal meyal da olsa seçmeye çalıştım ama bu kapkalın sis perdesini delip geçmek için bir çift göze değil, dev bir matkap gerekiyordu.

İniş yapan yolcular için ışıklandırılan patikayı takip ederek anakent havalimanı kapalı alanının girişine doğru ilerledim. İçeri girerken kalabalığı fark ettim ve bizden biraz önce bir sivil geminin de iniş yaptığını anladım. Gemiyi görebilmek umuduyla geldiğim yöne doğru gayriihtiyari bir bakış attım. Biraz önce içinden geçtiğim o beyaz duvara tosladım yine.

Kontrol gişelerine doğru yürümeye devam ettim. Gişeleri geçip bekleme salonuna gitmeliydim. Birileri beni karşılamak için muhtemelen orada bekliyordu. Yalnızca iki kontrol gişesi açıktı. Yolcuların hemen hepsi birinci gişede sıraya girmişlerdi. Diğerinden ise tek tük geçen oluyordu. İkinci gişeye yöneldim. Askeripolis kimliğimi gösterip geçerken görevliye, “Diğer gişenin farkı nedir, çok kalabalık..?” diye sordum.

“Orası silahı olanların geçtiği gişe. Silahları kaydediliyor,” diye yanıt verdi. Bu yanıt, sanki çok ihtiyacım varmış gibi, bulunduğum yerin Sisgen olduğunu hatırlattı bana.

Terör gezegeni, savaş gezegeni, ölüm gezegeni Sisgen. Silahlar yıllardır susmamıştı bu yirmi sekiz saat aralıksız sisle örtülü gezegende. Hükümet bütün çabalarına rağmen, Sisgen asilerini bir türlü bastıramamıştı. Gezegendeki sivillerin zaten vasatın altında olan yaşam şartları daha da kötüleşmiş, hayatları cehenneme dönmüştü. Sisgen’de görevli askerlerin birkaç ışık yılı uzakta, sözde huzur ve güvenlik içinde yaşayan aileleri de cehennemden farksız bir hayat sürüyorlardı aslında. Kapılarından veya vizyofonlarından gelen her sinyal onlar için muhtemel bir ölümün habercisiydi. Bu endişeli bekleyiş en etkili işkence yönteminden beterdi.

İşin bir de maddi yönü vardı tabi. Bu savaş nüfusu haddinden fazla kalabalık her devlet gibi ekonomik problemler yaşayan Xzenom’un başındaki en büyük belaydı. Hükümetin buradaki savaş için harcadığı paralar korkunç rakamlara varıyordu. Ve sonra gelsin yeni vergiler, kemer sıkma politikaları, zamlar… Halk, hayatları boyunca ayak basmayacağı topraklarda yapılan bir savaşın acılarını çekiyordu. Vatandaşın ne kadar umurundaydı acaba Xzenom’un bir eksik ya da bir fazla gezegene hükmetmesi.

Bekleme salonuna ulaştığımda üniformam yüzünden beni hemen fark eden teğmen yerinden kalktı. Bana doğru hızlı adımlarla yaklaşıp fiyakalı bir selam çaktı.

“Binbaşı Zoltex?”
“Evet!”
“Ben Teğmen Xtar. Sisgen’e hoşgeldiniz.”
“Teşekkürler.”
“Taşıt dışarıda bizi bekliyor, buyrun.”

Bizi bekleyen taşıt kömür renkli dev bir aspirin tabletini andırıyordu. Alt kısmı yerle birleşikti. Tamamen metalden yapılmıştı ve üzerinde ne bir pencere, ne de herhangi bir işaret vardı. Bu taşıtı ilk defa gören biri, onu çok düzgün kesilmiş monolit sanabilirdi. Taşıta bindik. Sis ve teröristlere karşı dizayn edilmiş bu araba Xzenom yapımı değildi.

“Yolculuğunuz nasıl geçti Binbaşı?” diye sordu Xtar.
“Sakin,” diye yanıt verdim. Xenozt III yirmi dört kişilik bir savaş mekiği idi. Mekikte mürettebat ve benim dışında kimse yoktu. Görev emrini pek gelen gidenin olmadığı Druva uydusunda bulunduğum sırada almıştım. Xenozt III sırf benim için çıkmıştı bu uzun yolculuğa.

“Sanırım buraya Druva’dan geldiniz. Duyduğum kadarıyla orası insanın gitmek isteyeceği son yermiş. Sessiz, sıkıcı… Ama siz orada görev icabı bulunuyordunuz tabii?”
“Hı hı!” diye onayladım. Onun sormasına fırsat vermeden ben devam ettim. “Bir cinayet soruşturmasıydı. Garnizon komutanı alnından tek kurşunla vurulmuş olarak bulunmuş.”
“Teröristler mi?”
“Cık!” dedim kafamı sallayarak. “Ama öyle görünmesi için ellerinden geleni yapmışlardı.”
“İçeriden biri mi? Ama neden?”
“Her zamanki hikaye? Generalin çok güzel bir karısı var. Hatta o kadar güzel ki onu görür görmez neler olduğunu tahmin ettim. Katilin kim olduğunu hemen anladığın dandik filmler vardır ya… Sanki onlardan birinin içindeydim. Yine de kanıt bulmam gerekiyordu tabi. Herif karısını yatakta bir yüzbaşıyla yakalıyor. Silahını çekiyor ateş ediyor. Iskalıyor. Yüzbaşı ise oldukça iyi bir nişancı. Tek kurşunda işi bitiriyor.”
“Aşıklar ne yapmış sonra?”
“Yetkililere teröristlermiş gibi telefon açıp cinayeti üsleniyorlar. Kahrolsun bilmem ne; yaşasın şu, bu. Eylemlerimiz sürecektir falan… Bilirsin işte!”
“Ucuz numara.”
“Kesinlikle.”

Ona kadınla yüzbaşıyı suçlayabileceğim delilleri nasıl topladığımı ayrıntılarıyla anlattım. Öyle güzel bir kadınla olduğu için yüzbaşıyı suçlayamayacağımdan, neler olup bittiğini anladığımı fark eden kadının beni de ayartmak için cazip teklifler yaptığından söz ettim ona. Sonra bu teklifleri kabul etmiş gözüküp de, istediğimi elde ettikten sonra kadını yine de tutuklasaydım ne olurdu diye sorduk birbirimize. Bu davranışın kişisel, genel ve mesleki ahlaka ters düştüğü konusunda birleştik… Belki de asıl aklımızdan geçenleri söylemeye cesaret edemeyip, birbirimize rol yaptık.

Sohbetimiz uzayıp gitti. Aslında başta çene çalacak havada değildim ama laf lafı açmıştı işte… Sanırım Druva’daki sıkıcı günlerin acısını çıkartıyordum. Oradayken  sorgulamalar dışında insanlarla pek konuşmamıştım.

Taşıt durduğunda üsse geldiğimizi anladım. Hemen ardından taşıtın arkası açıldı. Araçtan çıktım. Kendimi eski ama büyük bir binanın önünde buldum. Burası komuta merkezi olmalıydı. Bir an önce General Puxo ile görüşüp soruşturmayı yürüteceğim kente gitmek istiyordum. Teğmen bana generalin odasına kadar eşlik etti. Kapıdaki subayın generale haber vermesinin hemen ardından beni içeri aldı. Bu General Puxo ile ilk karşılaşmamız değildi. Ben henüz bir teğmen, o ise bir yüzbaşıyken tanışmıştık. Birçok anlaşmazlık yaşamıştık onunla. Sert bir askerdi. Metotlarını beğenmezdim. Ama bu metotlar onu koskoca bir gezegen garnizonunun başına getirmişti.

İçeri girdiğimde yüz ifadesinden geldiğime pek de sevinmediği belli oluyordu. Bunu bir gurur meselesi yapmış olmalıydı. İşine karışılmasından nefret ederdi.

“Zoltex! Yine karşılaştık. Bakıyorum başkalarının işine karışmayı sonunda kendine meslek edinmişsin. Rahat!”
“Sizinle görüştükten sonra mümkünse hemen Kent 12’ye doğru yola çıkmak istiyorum.”
“Nasıl istersen. Oradaki karakolumuzda senin için bir yer ayarladılar. Önce seni uyarmak istiyorum. Adımlarına dikkat et. Benim ya da askerlerimin ismini lekelemeye çalışma.”
“Öyle bir amacım yok. Yalnızca görevimi yapacağım.”
“Yola çıkabilirsin. Teğmen Xtar Sisgen’de olduğun sürece sana eşlik edecek. Size iki de asker vereceğim.”

Odadan çıktım. Beni odanın dışında bekleyen Xtar’a, “Hadi gidelim,” dedim.

Kent 12’ye yolculuğumuzu bir “pırpır”la yapacaktık. Atmosfer içi hava taşıtlarına askerler arasında böyle denirdi. Xtar’a bize sorun çıkarmayacak iki asker seçmesini söyledim. “Zaten seçmiştim,” diye yanıt verdi. Asansöre binip üzerinde hangar yazan düğmeye bastık. Hangar atmosfer içi araçlarla doluydu. Kalkış rampasında önceden hazırlanmış bir gemi bizi bekliyordu. Pırpırı iyi bir pilot olduğunu o an öğrendiğim Xtar kullanacaktı. Ben de bu aletleri birçok kez kullanmıştım. Gemiye bindik. Askerler bizden önce gemiye binmişlerdi. Birisi kırk-kırk beş yaşlarında kara derili bir çavuştu. Diğeri ise oldukça iri kıyım kızıl saçlı, bembeyaz tenli bir gençti. Taşıdığı silah da kendisiyle orantılı bir şekilde büyüktü. Normal boydaki iki adam bu minyatür topu ancak taşıyabilirdi. Beni görünce hazırola geçtiler.

“Rahat! Adlarınız nedir?” diye sordum.
“Çavuş Bixbo, efendim!”
“Kaç yıldır ordudasın çavuş?”
“Yirmi beş yıldır efendim.”
“Senin gibi tecrübeli bir adamın yanında kendimi güvende hissedebilirim. Ya sen asker?”
“Er Trixtan, efendim. Beş senedir ordudayım, efendim.”
“Güzel bir tüfek asker.”

Tanışma faslından sonra Xtar’la pilot koltuklarına yerleştik. Rampa yükseldi, yeryüzüne çıktı. Pırpır havalandı.

Ne uğursuz bir gezegendi burası. Göz gözü görmüyordu. İnsanın içine kasvet çöküyordu. Sanal kameralar olmasa bu gezegende birkaç metre bile ilerleyebilmek mümkün değildi.

Oldukça küçük bir gezegen olan Sisgen’in her metrekaresi, bütün yerşekilleri, bütün yapılar anabilgisayara kaydedilmişti. Gezegendeki her şey gibi taşıtlar da bu bilgisayarla bağlantıdaydı. Pilot gözüne taktığı gözlük-ekran sayesinde yolu üstündeki tüm yer şekillerinin ana bilgisayarda kayıtlı olan sanal görüntülerini alıyor ve kazasız belasız istediği yere gidiyordu. Bilgilerin ana bilgisayara kaydedilmesinden sonra olabilecek muhtemel değişikler ve diğer taşıtlar için ise gemide çok gelişmiş otomatik alarmlı radar-sonar sistemi vardı.

“Yaklaşık dört saat sonra Kent 12’deyiz,” dedi Xtar.

Dört saat… Kestirsem zaman çabuk geçerdi ama buraya gelirken yeterince uyumuştum, uykum yoktu. Ben de biraz ders çalışmaya karar verdim. Sisgen dosyamı çıkardım, okumaya başladım.

“Sisgen… Nüfus 18 milyon. En önemli gelir kaynağı madencilik. Ama çıkan maden –ilaç sanayinde kullanılan kelström, Sisgen’de bulunan tek madendir- ancak gezegen halkını hayatta kalmasını sağlayabilecek miktarda. Sisgenliler kentlerde yaşıyor. Kentlerin dışındaki bölgelerde asilerin dışında kimse yok. Xzenom’un yedi sömürgesinden biri olan Sisgen’de toplam 27 kent var. Kent 12 en küçük yerleşim bölgelerinden biri. Sisgenliler eğitim düzeyi, gelir seviyesi düşük insanlar. Hükümet, Sisgen’in özgürlüğü için savaştığını iddia eden asilerle on iki yıldır mücadele ediyor. Kendi halklarından insanları bile acımadan katleden bu canilerin kökü ne yazık ki kurutulamıyor. Kentlerde çok zor şartlar altında yaşayan ve bunun için Xzenom’u suçlayan bazı gençlerin katılımıyla asilerin sayısı devamlı artıyor. Sisgen bulunduğu yer açısından önemli bir gezegen. Zaltar sınırına en yakın gezegen olan Sisgen her türlü savunma ve saldırı stratejisinde başrolde.

Yıllardır sürüp giden bu gerilla savaşında asilerin Xzenomlulara karşı yöresel özelliklerinden kaynaklanan fiziksel üstünlükleri var. İnsanların burunlarının ucunu bile göremediği bu yoğun siste onlar doğduklarından beri yaşıyorlar. Bu siste rahat hareket etmelerini sağlayan güçlenmiş duyuları savaşta onlara avantaj sağlıyor. Soğuğa daha dayanıklılar. Yöreyi çok daha iyi biliyorlar. Asilere silah sağlayan kaynaklar da bir türlü ortaya çıkarılmıyor. Ama komşu ülke Zaltar’dan şüphelenilmekte.”

Gerilla savaşının ne kadar zor olduğunu biliyordum. Daha yıllarca sürebilirdi. Trilyonlarca X (Xzenom para birimi) harcanır, yüzlerce insan ölür ve bu anlamsız savaş hala devam ederdi.

Benim görevime gelince… Kent 12’de asi teröristler izin gününde eğlenen beş Xzenom askerini kaçırmış ve dördünü öldürmüştü. Bu da elimizde bir görgü tanığı var demekti. Böyle sıradan bir olaya dışarıdan bir askeripolis verilmesinin iki nedeni vardı. Birincisi; hem Sisgen hem de Xzenom halkı arasında bu olayda asker ihmalinin söz konusu olduğu hakkında dedikodular yayılmıştı. İkincisi; Kent 12 küçük olmasına rağmen önemli bir kentti. Çok uzun zamandır burada olay yaşanmamıştı. Güvenlikte öncelikli durumunun kaldırılması söz konusuydu. Bu da buradaki askerin yavaş yavaş geriye çekilmesi, bazı yasakların kalkması (sokağa çıkma yasağı gibi) demekti. Ama birdenbire bu olay patlak vermişti işte.

Dört saat kadar sonra Kent 12’ye vardık. Xtar telsizle kente giriş izni aldı. Kentin güvenlik duvarını geçip merkez karakola gittik. Karakolda benim için hazırladıkları odaya kısa sürede yerleştim. Fazla bir eşyam yoktu zaten. Daha sonra Xtar’ın odasına gidip ona hazırlanmasını söyledim. Bixbo ve Trixtan diğer askerlerle beraber kalıyorlardı. Bir askerle onlara da haber yolladım.

“Bir an önce şu askerle konuşmak istiyorum.”

Karakoldan havaalanındakine benzer bir arabayla ayrıldık. Görüşeceğimiz asker kentin kuzey ucundaki bir karakolda görevliydi. Oraya varmamız yirmi dakika bile sürmedi. Karakol komutanına yolda olduğumuzu bildirmiştik. Oraya vardığımızda bizi odasında bekliyordu.

“Kuzey karakoluna hoşgeldiniz. Ben Binbaşı Taxtar.”

Başımla selamladım binbaşıyı. Görev başında bir askeripolis binbaşıdan hatta albaydan bile daha yüksek rütbeli sayılırdı.

“Sizlere birer kahve ikram edebilir miyim?.. Şu an devriyede olan er Mixisis’i beklerken biraz sohbet edelim.”
“Dönmesi çok uzun sürer mi?” diye sordum.
“Hayır, hayır. Kendisine haber yollayıp hemen karakola dönmesini söyledik. Yine de biraz zamanımız var,” dedi Taxtar.
“Pekala,” dedim. “Buralarda durumlar nasıl binbaşı?”
“Kent 12’de çok uzun bir süredir terör olayı yaşanmıyordu. Ama şahsen biz bunun fırtına öncesi sessizlik olmasından şüpheleniyorduk. Haklı da çıktık.”
“Kaç yıldır Sisgen’desiniz?”
“Uzun bir zaman oldu. 7 yıl sanırım.”

Bu yanıta şaşırmıştım. Nerede görev yaparsa yapsın her subayın üç seneden sonra tayin hakkı doğardı. Binbaşının iki kere tayin hakkı doğmuş ama bu berbat yerden ayrılmamıştı.

“Burada kalmak için gönüllü mü oldunuz?”
“Elbette. Emeklilik günlerimi rahat geçirmek istiyorum,” dedi, ama der demez bunu söylediğinden dolayı duyduğu pişmanlık yüzüne yayıldı. Ağzından bir sırrı yanlışlıkla kaçırmıştı sanki.

“Evet,” dedim. “Güvenlikte öncelikli gezegegenlerde görev alan subayların katlamalı maaş aldığı bir sır değil.” Ama yine de orada bulunma nedeninin sırf bu olduğunu açık açık söylemen hiç hoş değil, diye geçirdim içimden. En azından askerlere saygısızlık! Onlar komik denebilecek sembolik maaşlar veriliyor. Hayatlarını kaybetmeye deyecek bir para değil bu. Gönüllü olduklarından değil, hükümet görevlendirdiği için burdalar.

“Tabii ki başka nedenler de yok değil,” diye lafı çevirdi Taxtar. “Buralarda tecrübeli askerlere her zaman ihtiyaç var. Ben sorumluluktan kaçan birisi değilim.”
“Anlıyorum,” dedim. Kent 12 hakkında binbaşıdan biraz bilgi aldım. Kentde birkaç bar ve bir de genelev varmış. Hepsi aynı sokakta toplandığı için birbirlerine çok yakınlarmış. Askerler izin günlerinde daha çok buralara takılırlarmış.

Bir asker gelip binbaşıya er Mixisis’in geldiğini haber verdiğinde, artık havadan sudan konulara dalmıştık. Bu gereksiz sıkıcı konuşman nihayet sona erecekti. Mixisis’i sorgu odasına almışlardı. Binbaşı da bizimle gelmek istedi ama sorgulamayı yalnız yapmamız gerektiğini söyledim kendisine. Fazla belli etmese de bu isteğime bozulduğunu anladım. Odaya girer girmez…

“Sigara içebilir miyim?” diye sordu Mixisis.
“Keyfine bak,” diye yanıt verdim. Bir sigara çıkardı, yaktı.
“Bana olanları anlatmanı istiyorum. Hiçbir ayrıntıyı kendine saklama. Ummadığın bir ayrıntı çok önemli bir ipucu olabilir.”

“İzin günümüzdü. Baxar o gün bir mektup almıştı. Karısı bir oğulları olduğunu haber veriyordu. Bu onun ilk çocuğuydu. Bunu kutlamaya karar verdik. Bütün barları dolaşıp deli gibi içip zil zurna sarhoş olacaktık. İlk barda birkaç saat takıldık. Oradan çıkıp başka bir bara gittik ve sonra bir diğerine. Üçüncü bardan çıktığımızda…” der demez durakladı, sigarasından derin bir nefes çekip tavana baktı. Gülmekle ağlamak arası, “Kahretsin, çok eğleniyorduk. Keyfimiz acayip kıyaktı. Sonra sisin içinden taşıtıyla o orospu çocuğu geldi. Bize özel bir eğlence ile ilgilenip ilgilenmediğimizi sordu. Çok sarhoştuk anlıyor musunuz, yoksa böyle salakça davranmazdık. Pazarlık ettik ve adamın taşıtına bindik. Bizi birkaç mahalle öteye götürüp ‘İşte geldik’ dedi. Arabadan indik. Biz hala kahkahalar atıp eğleniyorduk. Birden çevremizde silahlı adamlar belirdi. Ben o zaman boka sardığımızı anladım.”
“Onları iyice seçebildin mi?”
“Gözümüzün içine fenerleri tutuyorlardı. Kahretsin, tutmasalar bile o lanet siste ne görebilirdim ki?”
“Sonra ne oldu?”
“Birimiz, sanırım Elix, ‘siz kimsiniz,’ diye sordu. Adamlardan biri, ‘biz özgürlük savaşçılarıyız, ya da sizin dediğiniz gibi asiler,’ diye yanıt verdi. ‘Ne istiyorsunuz,’ diye sordum ben de. ‘Sizi tutuklu arkadaşlarımızla değişeceğiz,’ dediler. Bu yanıt biraz rahatlattı bizi. Şimdi gözlerinizi bağlayıp sizi karargahımıza götüreceğiz, dediler. Hepimizin gözlerini bağladılar. Yürümeye başladık. Yirmi yirmi beş adım yürüdükten sonra, bir silah sesi duydum. Birden çılgınlar gibi birbirimize seslenmeye başladık. Ben bağırdım Baxar diye. Baxar bana yanıt verdi. Elix’e seslenirken, ikinci bir el silah sesi duydum. Bu kez bağıramadım. Ama Baxar’la, Rix’in bana seslendiğini duyuyordum. Elix ve Lex’in sesi duyulmuyordu. Sonra art arda iki el silah sesi daha duydum. Baxar’la, Rix de susmuştu. Dizlerimin üstüne çöktüm. Sıra bana gelmişti. Bekledim. Bekledim. Kahretsin ne berbat bir bekleyişti. Sanki sonsuza kadar bekledim. Ama uzaklaşan bir taşıtın sesinden başka hiçbir şey duymadım. Zaten o anda ağlamaya başladım ve bayılana kadar ağladım. Ancak bizi bulduklarında kendime geldim.” Mixisis birden bir çocuk gibi hüngür hüngür ağlamaya başladı. Kendini toplaması için biraz bekledim.

Kendine geldiğinde, “Niye rapor alıp Xzenom’a dönmedin Mixisis,” diye sordum.
“Dönemem. Arkadaşlarımın intikamını alacağım. Ancak böyle kendime gelebilirmişim gibi geliyor bana. Her bir arkadaşıma karşılık en az beş asi.”

Mixisis’in ciddi bir şekilde psikolojik yardıma ihtiyacı vardı. Komutanları onun bunalımda olduğunu görmüyorlar mıydı? Bu durumda kendi için de, silah arkadaşları içinde tehlikeliydi Mixisis. Bu durumu rapor etmeliydim aslında. Ama bir sonuç çıkmayacağı neredeyse kesindi. Kimbilir Mixisis gibi, hatta daha beter durumuda kaç asker daha vardı Sisgen’de.

“Mixisis, bu soruma çok dikkatli yanıt vermeni istiyorum. Sence bu olay bir şekilde engellenebilir miydi? Yani kentin ortasında böyle bir olayın yaşanması sence normal mi? Bir ihmal söz konusu olabilir mi?”

Mixisis kendini topladı. “Bu olayın tek sorumlusu o asi piçler. Başkasına bok atmaya hiç gerek yok. Olacağı varmış ve oldu bitti. Birilerini suçlamak ne bana, ne de arkadaşlarıma fayda sağlamaz.”

Sanırım birileri Mixisis’le benden önce konuşmuştu. Eğer öyleyse bir şeylerden çekinen biri vardı. Belki de Mixisis’i geri yollamayışlarının nedeni onu kontrolleri altında tutmak istemeleriydi.

“Çıkabilirsin, Mixisis. Gerekirse daha sonra tekrar konuşuruz,” dedim. Mixisis selam verip odadan çıktı.
“Ne düşünüyorsun,” diye sordum Xtar’a.
“Berbat bir deneyim,” dedi.
“Berbattan da öte. Ama ben onu sormadım. Sence son sorumu yanıtlarken samimi miydi?”
“Hıhı, sanırım.” Evet, belki de ben fazla kuruntuluydum.

Kuzey karakolunda işimiz bitince merkeze dönüp. Odalarımıza çekildik.
Hava iyice karardığında, sivil giysilerimi giyip tek başıma dışarı çıkmaya karar verdim. Bir gece devriyesi beni barlar sokağına götürdü. Neredeyse arada hiç mesafe bırakmamacasına sıralanmış barlardan birinde karar kılıp içeri girdim. Amerikan-bara oturup bir bira istedim. Birazdan yanımdaki diğer tabureler de doldu. Gördüğüm kadarıyla müşterilerden hiçbiri asker değildi. Olaydan sonra izinler geçici olarak kaldırılmıştı. Barmen yanımdaki adamların yanına gelmiş onlarla sohbet ediyordu. Konuşulanlara kulak misafiri oldum. Aynı zamanda mekanın da sahibi olduğu anlaşılan barmen subaylara bu hafta ne kadar rüşvet verdiğinden, izin günlerinin kaldırılmasının kendini zarara soktuğundan söz ediyordu. Karşısındaki adam da bir yüktaşıtı şoförüydü.

“Her kontrol noktasında aynı hikaye… Ne taşıyon? Şunu taşıyom. Bana da bir koli ver… Yeter be… Yeter. Herifler doymuyor yahu! Vermiyom dedim ben de… Vermiyom, nap’can? Bi bok yapamadı.”
“Niye üstlerine şikayet etmiyorsunuz?” diye karıştım lafa.
Bana dönüp ters ters süzdüler beni.
Sonra adamlardan biri, “Kimsin sen? Asker misin?” diye sordu.
“Hayır, ben gazeteciyim,” diye uydurdum hemen. “Burada olup bitenleri Xzenom halkına duyurmak için burdayım.”
“Niye üstlerine şikayet etmiyorsunuz?” diye tekrarladım sorumu.
“Hıh,” dedi adamlardan bana en yakın oturanı. “Sanki onlar çok farklı bi bok.”
Arkadaşları konuşanı dürttüler. Anlaşılan hala güvenmiyorlardı bana. Neyse ki adamın susmaya niyeti yoktu.
“Bırakın, konuşacam işte. Bak beni dinle yazabiliyosan yaz. Bunlardan çok çekiyoz. Veriyoz, veriyoz, bi türlü doyuramıyoz. Bir şey daha söylicem sana. Şu öldürülen dört asker var ya. Onları da askerler öldürdü!”
“Ne dediğini kulağın duyuyor mu arkadaşım? Hiç asker askeri öldürür mü?”
“Bunlar öldürür gazeteci, bunlar öldürür. Bunların dini imanı para.”

Allak bullak olmuştum. Bu adam doğruyu konuşacak diye bir şey yoktu ama… Yine de böyle ciddi bir suçlama kulak arkası edilemezdi.
“Niye?” diye sordum. “Niye öldürsünler ki kendi askerlerini?”
“Niye mi? Bak, dinle gazeteci. Buranın güvenlikte öncelikli durumunun kaldırılması düşünülüyodu. Bu da askerlerin işine gelmedi. Bu güvenlikte önceliğin kalkmasını istemiyolar. Çaktın mı?”
“Hiçbir şey anlamadım. Niye istemiyorlar?”
“O-oo! Bizim gazetecinin dünyadan haberi yok,” diye dalga geçti benimle.
“Altın yumurtlayan tavuklarını kaybetmek isterler mi? Hükümetin bunlara ne kadar para verdiğinden haberin yok mu senin? Avantaları da ekle. Xzenom’da villaları, bankada milyarlarca xleri, hisse senetleri var hepsinin.”
“Bu kadar yeter, Tulk,” diye uyardı adamlardan biri alkolün etkisiyle gevezeleşen arkadaşını.

Bardan kaçar gibi çıktım. Karakolun olduğu yere doğru yürümeye başladım. Biraz yürüdükten sonra karşıma çıkan bir devriyeye beni karakola götürmesini söyledim. Karakol gidince hemen odama kapandım. Hemen bilgisayarın başına geçtim. Özel güvenlik kodumu girdim. Sisgen’de görevli rütbesi teğmenden yüksek bütün subayların listesini istedim. Sonra Xzemom’daki askeripolis merkeziyle bağlantıya geçip bu subayların malvarlıklarıyla ilgili bir araştırılma yapılmasını ve bunu en geç yarın bana yollamalarını istedim. Sonra çantamdan “uyku” kutusunu çıkardım, içinden bir tane alıp yuttum. Hap almadan uyuyabilmeme imkan yoktu bu gece. Uykuya dalmadan önce çok kısa bir süre için düşünebildim. O adamın dedikleri doğru olabilir miydi? Birden bir soru geldi aklıma. “Mixisis’i niye öldürmemişlerdi?” Düşününce akla tek bir mantıklı yanıt geliyordu. Beşini de öldürüp olayı sonradan üstlenebilirlerdi. Ama onlar geride katliamı asilerin yaptığını söyleyen bir tanık bırakma yoluna giderek, hiçbir şüpheye yer bırakmamışlardı. Başka şeyler de vardı; benim buraya gelmemi hoş karşılamayan general, Mixisis’in Xzenom’a geri gönderilmemesi. Kafamda bu düşünceler uçuşurken uykuya dalmışım.

Sabah uyandığımda beklediğim raporun bilgisayarın ekranında olduğunu gördüm. Subayların malvarlıklarında öyle abartılı bir durum sözkonusu değildi. Elbette bu çok fazla bir şey ifade etmezdi. Birinin servetini gizlemek için başvurabileceği pekçok yöntem vardı. Belki yakın çevrelerini de kapsayan  daha kapsamlı bir soruşturma isteyebilirdim. Kapının vurulmasıyla daldığım düşüncelerden, – tabi ordan çıkardığım ihtimalleri  aklımın bir köşesine not ederek – geri döndüm.

“Girin,” dedim. Gelen Çavuş Bixbo’ydu.
“Teğmen Xtar bugün barlara gidip gitmeyeceğimizi sormamı istedi, efendim.”
“Bugün değil, Bixbo. Belki yarın. Bugün düşünmem gerekiyor.”
“Peki efendim. Teğmen Xtar’a aynen iletirim, efendim.”
Bixbo arkasını dönüp odaddan çıkıyordu ki, arkasından seslendim. “Bixbo!”
“Evet, efendim.”
“Uzun süredir mi Sisgen’desin?”
Bixbo gururlanarak, “12 yıldan beri, efendim. Savaş başladığından beri,” dedi.
“Bana biraz bilgi verebilirsin o zaman.”
“Hangi konuda, efendim?”
“Gel otur şöyle,” dedim koltuğu gösterek. “Rahat ol, çavuş! Bu dostça bir sohbet yalnızca. Çay ya da kahve alır mısın?”
“Mümkünse, çay lütfen.”

Çayları hazırlarken sordum;
“Çavuş, Sisgenliler nasıl insanlardır onlar hakkında düşünüyorsun?”
“Açık olayım mı efendim?”
“Lütfen.”
“Kaypaktırlar. Onlara güvenemezsiniz. Yüzünüze gülüp sizi arkanızdan vururlar. Size şunu bütün samimiyetimle söyleyebilirim, Sisgenliler yalancıdırlar. Size bebek gibi masumlarmış numarası yapabilirler. Bir anda feleğinizi şaşırırsınız. Sizi yanlış taraftan olduğunuza bile inandırabilirler.”

Çavuş aklı başında biriydi. Boş konuşmadığını emindim ama Sisgenliler hakkında bu kadar olumsuz olmasına şaşırmıştım.
“Sisgenli hiç dostun olmadı mı?”
“Oldu tabii. Bizim bölükte Sisgenli askerler vardı. İyi çocuklardı. Zaten onlar Xzenom vatandaşıydılar. Ama onlara bile öyle fazla güvenmezdim. Sanırım kaypaklık bunların ırksal özelliği.”
“Bunlar aşırıya kaçan ırkçı düşünceler değil mi?.”
“Benim o taraklarda bezim yok, efendim. Size anlattıklarım 12 yıllık deneyimlerim sonucu oluşan fikirler.”
“Sana dün akşam başımdan geçen olayı anlatacağım çavuş,” diye başladım ve başıma gelenlerin hepsini barın ismini vermeden bir bir anlattım.

“Ne hissettiğinizi iyi anlıyorum. Ama olaylara tek yönlü yaklaşmamak lazım. Hikayeyi her iki taraftan da dinlemelisiniz. Şimdi ben de size onların hepsinin asi olduğunu söyleyebilirim örneğin. Onlar hakkında bütün taşların yerli yerine oturduğu bir masal anlatabilirim size. Ayrıca asilerin yalnızca silahlı değil, psikolojik bir savaş da sürdürdüklerini unutmamak lazım. Bu da onlardan biri olabilir.”
“Ama ben kendimi bir gazeteci olarak tanıttım onlara.”
“Onların her yerde gözleri ve kulakları var, efendim.”

Artık ne düşüneceğimi bilmiyordum. Kafam iyice karışmıştı. Araştırmamı iki yönlü de sürdürmeliydim. Ya bu işi askerler yapmış ve suçu asilere atmaya çalışıyorlardı. Ya da işi yapan asilerdi ve suçu askerlerin üstüne yıkmaya çalışıyorlardı.

Bu gece o bara tekrar gitmeliydim. Geçen geceki adamlar yine oradaysa en azından onların asi olmadıklarını anlardım. Çavuşun dedikleri doğruysa orada olmamaları gerekirdi. Üniformamı çıkarıp sivil giyindim. Kimseye haber vermeden karakoldan çıktım. Devriyelerden birine beni barlar sokağına götürmesini söyledim. Sokağın köşesine geldiğimizde devriyeyi durdurdum. Kalan mesafeyi yürümek istiyordum. Sise rağmen yürümek bana iyi gelecekti. Sis lambalarının hayal meyal aydınlattığı sokakta bara doğru ilerlerken, birinin arkamdan yaklaştığını hissettim. Arkamı döndüm. Karşımda bir adam duruyordu. Elindeki silahı yüzüme doğrultmuştu.

“Buraya kadar,” dedi gizemli, hırıltılı bir ses tonuyla. “İnsanlar ölür gider.”

Sonum gelmişti. Bir hiç uğruna pisi pisine ölüp gidecektim. Sisgen’e hiç gelmemeliydim. Burada geçirdiğim saatler bir film şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başladı. Beni buraya getiren Xerox III adlı savaş mekiğiyle Sisgen’e inişimi düşündüm.

Xerox III’ten indiğimde elimde olmadan titremiştim. Geminin sıcacık ortamından, o ayaz soğuğa…

1 YORUM

CEVAPLA