The S-Files Nr.36 © Ters Ninja: Uğur Kutay

Sinema yazarlarına sorulmak üzere 10 soru hazırladık. Tümüyle Ters Ninja’ya münhasır 10 ilginç soru. Maksat elbette sinema yazarlarını daha iyi tanıyabilmek…

 The S-Files adını verdiğimiz bu dosyaların otuz altıncısını BirGün Gazetesi yazarı, sinema akademisyeni Uğur Kutay için açıyoruz.

Nerede, ne şekilde, kiminle seyrettiğinizi hatırladığınız en eski film hangisi?

Küçücük bir çocukken (henüz ilkokula bile gitmediğim bir dönemde) annem ve babamla, başrolünde Cüneyt Arkın’ın oynadığı bir Yeşilçam filmine gitmiştik. Filmin ne olduğunu ve diğer oyuncularını hatırlamıyorum. Ama bir ara annemin kucağında uyuduğumu, sinema çıkışındaysa geceden gündüze nasıl olup da bu kadar çabuk geçtiğimize şaşırdığımı hatırlıyorum.

Sinema yazarı olmasaydınız, ne yazarı olmak isterdiniz?

Sinema yazarı değilim, sadece sinema üzerine ‘de’ yazan bir sinema akademisyeniyim. Bu yüzden bu soruya yeterince doğru ve uygun bir yanıt veremiyorum. Ama şöyle söyleyeyim: Sinema yazarı olmayı isterdim. Sinema yazarı olamıyorsam iyi bir edebiyat eleştirmeni olmak isterdim.

Hayatınızın sonuna kadar tek bir filmle idare etmeye mahkum edildiniz. Hangi filmi seçerdiniz?

The Godfather (Baba, F.F. Coppola, 1972)

Kendinize içlerinden hayali bir arkadaş seçme şansınız olsaydı. Hangi sinema karakterini seçerdiniz?

Andy Dufresne (1994 tarihli The Shawshank Redemption’da Tim Robbins’in canlandırdığı o müthiş dirençli karakter.)

Hangi sinema oyuncusunun görüntüsüne sahip olmak isterdiniz?

Tim Robbins. Adamın ‘zaman-üstü’ bir görüntüsü var, hep aynı çocuksu yüz hali…

Hangi yönetmenle sıkı dost olmak isterdiniz?

Jim Jarmusch. Belki o zaman Jim’i Coffee and Cigarettes’in ikincisini çekmeye ve beni de oynatmaya ikna ederdim.

Hangi film gerçek olsun ve siz de içinde yer alın isterdiniz?

2001: A Space Odyssei

Sinemayı sevmek için iyi bir neden söyler misiniz?

Hayatımız boyunca bir yandan ‘kendimiz’ olmaya çalışırken bir yandan da kendimizden kaçmak için uğraşırız. Kendimiz olmaya çalışma sürecinin bir türlü bitmemesi biraz da bu ‘halimizi beğenmemeler’ ve kaçışlar yüzündendir. Sinema, bu ‘gel-git’in, bu ‘arayış ve kaçış’ın, bu ’bulma ve bulduğunu reddetme’nin olabilecek en güzel ifadesi bence… İnsanın varoluş haline çok benziyor, bu yüzden kimi zaman nefret ediyor ve çok seviyoruz onu…

Sinemanın en kötü özelliği ya da en büyük zararı nedir sizce?

Bizi çok kolay etkisi altına alıyor. Eğer yeterince akıllıysanız sizi bu kadar kolayca etkisi altına alan herhangi bir şeyden korkmanız, çekinmeniz gerekir. Biz sinemadan korkmuyoruz, buna fırsat bile bulamıyoruz, çünkü aklımızı başımızdan alıyor…

Bugüne kadar gittiklerinizin içinde en sevdiğiniz sinema hangisiydi?

İzmir’de Hatay Sineması… İnatla popüler olmayan filmler göstermek için uğraşan bir sahibi vardı. Mesela Soderbergh’in Kafka’sını ve Tarantino’nun Rezervuar Köpekleri’ni -evet, o sırada hiç de popüler değildi! En azından İzmir’de…- orada izlemiştim. Ayrıca, başka sinema salonu yöneticileri gibi nazlanmaz, sadece bir kaç seyirci gelmiş olsa bile o filmleri izletirdi (Rezervuar Köpekleri’ni 5-6 kişilik bir seyirci grubu olarak izlemiştik). Fiziksel özellikleri bakımından pek iyi bir sinema salonu değildi, fakat piyasa koşullarına gücü yettiğince direnmiş olması Hatay Sineması’nı benim için yeterince iyi bir sinema salonu yapıyordu. Sonra İstanbul’a yerleştiğim için 1995’ten sonraki halini bilmiyorum. Bu arada, Hatay Sineması deneyimim olmasaydı tabii ki Emek derdim!