“…İstanbul başka şehirlere benzemez!

Halep düşerse üzülür insan. Kabil düşerse canı acır.

Paris düşman postalını uzaktan görse bacaklarını aralar.

Berlin ikiye ayrıldı, dünya gene de dönmeye devam etti.

New York’un kalbine uçak sapladılar, düzen yeniden, yine kuruldu.

Ama İstanbul öyle mi ya!

Batı’nın sınırıdır burası. Doğu’nun başkenti...

Bu şehir dengede tutuyor dünyayı.

Tahterevallinin ortası…

İstanbul tökezlese insanlık düşer!...”*

N.İpek Gökdel’in kaleminden çıkan “Kara Kalem ve Bir Delikanlının Tuhaf Hikayesi” adlı roman, edebi olarak oldukça zayıf olsa da Ayasofya’dan Topkapı’ya, Yerebatan Sarnıcı’ndan Çemberlitaş’a uzanan mistik hikayesi ile Türk edebiyatı adına oldukça ilginç ve alışılmadık bir işti. İlk yerli Netflix dizisinin bu kitaptan uyarlanacağını duyduğumuzda İstanbul’u merkezine alan ve iyi bir bütçeyle kotarılacak yapımın, kitabın defolarını kapatıp etkileyici bir fantastik dizi ortaya çıkaracağını ummuştuk. Ne de olsa karşımızda ilk kez yerli ve milli bir süper kahraman olacaktı. Gelgelelim işler hiç beklediğimiz gibi gitmedi. Dizinin senaryosu da yönetmenliği de yeterince ehil olmayan ellere emanet edilince yayın tarihine kısa bir süre kala Netflix’in çekilen bölümlerden memnun kalmadığı haberleri yayılmaya başladı. Haberler derhal yalanlansa ve dizinin fragmanı alelacele piyasaya sürülse de işlerin yolunda olmadığı anlaşıldı. Yine de dizi daha yayınlanmadan ikinci sezon onayını aldı ve The Protector ya da Türkçe ismiyle Hakan: Muhafız 14 Aralık günü on bölümlük ilk sezonuyla Netflix’de arz-ı endam etmeye başladı.

Dizi genel olarak ölümsüzler ve muhafız ile ona sadık olanlar arasındaki savaşın ekseninde geçiyor. Nedendir bilinmez ama ölümsüzler nihai hedefleri olan İstanbul’u yok etmek için çabalarken muhafız ve sadıklar da onları engellemeye çalışıyor. Yukarıda alıntıladığım, kitabın tanıtım cümlelerinde İstanbul’un neden bu kadar önemli olduğu az çok ima edilirken dizide İstanbul’un kıymetine ve ölümsüzlerin İstanbul’u neden yok etmek istediklerine dair neredeyse hiçbir açıklamaya ulaşamıyoruz. Belki ölümsüzlerin motivasyonu 1450’lere kadar uzanan epik bir anlatımla aktarılıp, dizinin mitolojik altyapısı doğru kurgulanmış olsa üzerine inşa edilen hikâye de bu kadar sahte durmazdı.Zira dizi ilk aksiyon sahnesine kadar vasat bir televizyon işi olarak ilerlerken, Çiçek Pasajı’ndaki silahlı çatışma sahnesinden itibaren vasatın altına iniyor. Görsel efektlerin akıl almaz boyuttaki acemiliği izleme keyfini yerle bir ederken, hikayedeki boşluklar da fazlasıyla göze batıyor. Çağatay Ulusoy’un kof bir özgüvenle bağıra çağıra canlandırdığı Hakan karakteri derinleştirilmeye müsait bir karakter olmasına rağmen klişelerle dokunmuş ve dizinin tüm karakterlerinde gözlenen bir sığlıkla işlenmiş. Romanda muhafazakâr bir Anadolu delikanlısı iken dizide bitirim bir Kapalıçarşı esnafına evrilen Hakan, böyle bir karakterin taşıması gereken insan sarraflığı, sosyal zekâ ve iletişim becerisi gibi özelliklerin hiçbirini de taşımıyor. Onun yerine aralara serpiştirilmiş Kapalıçarşı, Ayasofya, Galata Kulesi vb. görüntülerle İstanbul’a oryantalist bir bakış açısıyla yaklaşılıyor. Netflix aracılığıyla dünyanın pek çok ülkesinde gösterilecek diziyi bir İstanbul virali olarak fırsata çevirme çabası anlaşılır olsa da insan her an etlerle şov yapan Nusret’i göreceği zannına kapılıyor.

Ne yazık ki kötü kurgulanmış karakter sorunu Hakan’la sınırlı değil. Okan Yalabık ve Yurdaer Okur gibi ustalığını kanıtlamış oyuncuların bile oynadıkları role pek de inanmadıkları hissediliyor. Diğer yandan dizinin belki de tek bombası Ceylan rolünde izlediğimiz Helin Kandemir. Diziyi izlerken hayatın içinden fırlamış kanlı canlı bir karakter olan Ceylan’ın yer aldığı sahneler bitmesin istiyorsunuz.

Dizinin dişe dokunur nadir taraflarından biri de erkek muhafızın Hazar Ergüçlü’nün canlandırdığı Zeynep karakteri tarafından eğitilmesi. Bir kadının dizide bu şekilde konumlandırılması feminist bakış açısıyla kayda değer olsa da Zeynep’in Hakan’a zaafını gördüğümüz sahnelerdeki öksüz kız çocuğu halleri bu iyi niyetli çabayı biraz gölgeliyor.

Sonuç olarak iyi niyetli izleyiciler bu tarz bir işin Türkiye’de ilk kez yapılmasından ötürü diziyi çok da yermeden ikinci sezonu beklemeye başlasalar da kabul etmek lazım ki yerli otomobil üretmeye tekerleğin icadından başlamak çok da akıllıca bir hareket değil.

* Kara Kalem ve Bir Delikanlının Tuhaf Hikayesi

HENÜZ YORUM YOK