Dürüst olayım Kadıköy’de bir kafede, karşımda hareket etmek için bin kez düşünen ve üç cümle kurarken her cümle arasında en az ikişer cümlelik boşluk bırakan birisini bekliyordum. Zira Tılsım-ı Kudret romanında gerek İbn-i Reşad’ın mektupları, gerekse Bodur Nafi’nin şiirsel anlatımları olsun; bunun aksini düşünmemi sağlayacak tek bir kanıt yoktu. Göktuğ Canbaba’yı bekliyordum Kadıköy’de…

Alper Kaya

En nihayetinde, biraz rötarlı da olsa geldiğinde daha ilk cümlesinde şaşırmıştım. Zira her şeyden önce karşımda görüntü olarak Arthur C. Doyle romanlarından fırlamışçasına karakteristik izler taşıyan birisi vardı: Saçları iki yana eşit şekilde dağılmış, iri yeşil gözleri olan ve bir hayli uzun boylu bir yazarla görüşüyordum. Kısa bir selamlaşma faslının akabinde onun gözü ve haliyle benim sözüm masadaki Tılsım’ı Kudret’e kaydı.

Romanın nasıl bir hikâyesi olduğunu anlatmaya başladı ki, sizi temin ederim en az roman kadar sürükleyici; romandaki tılsım kadar da sürüncemeli bir hikâyeydi…

“Ajansın birinden birisi geldi ve çizgi roman sektörüne giriş yapacaklarını söyledi, her şey yolundaydı, ben de senaryo yazmaya başladım… Tabii, kendimce. Ama ne zaman onlara göstersem “A, çok iyi. Aynen devam!” diyorlardı ve ben de devam ettim… Çizerin kim olacağını sorduğumda halledeceklerini, sorun olmadığını ifade ettiler. Ben de yazdım ve bitirdim. Bu, romandaki Osmanlı kısmıydı. Beğendiler, aldılar… Ama daha sonra maliyeti bir hesapladılar ki, bir daha aramadılar!.. Sonra o durdu öyle… Bir arkadaşla projeleştirdik ve illüstrasyonlarını çizdi. Fakat çok ilginçtir; hangi yayınevine sunduysak çok iyi olduğunu fakat basamayacaklarını ifade ettiler… Ben de kaldırdım köşeye…  Bir yıl sonra baktım, baktım ve ‘Gel şuraya’ dedim. O ara Kayra “Keri” Küpçü’ye bahsettim, bayıldı. Mutlaka yazmam gerektiğini söyledi… Sonra günümüzde geçen macerayı tasarladım, en son da Cehennem’i ve dört ay boyunca sabah dokuz akşam on iki olmak üzere, belirli periyotlarda yazarak tamamladım… Ertaç Altınöz de harika bir kapak çizimi yaptı…”

Asıl sorun basıldıktan sonra başlamış. Çok fazla bulunamadığından yakındı. Herkes almak istediğini fakat bulamadığını söylüyormuş… Bunun Türkiye’de fantastik kurgu türüne dair genel geçer bir kanun olduğundan üzülerek dem vurduk.

Romanlarını çok fazla kişi okur muydu, basılmadan? Hayır, okumuyormuş. Bir tek ailesi –ki gerçekten fantastik bir ailesi olduğuna dair ilk sinyali verdi- ve bir de eski romanı Ozanın Şarkısı’nı eski sevgilisi okumuş ilk. O dönemde hep birlikte olduklarından zaten tüm aşamalara da şahitmiş. Birkaç saniyelik suskunluk oluyor, mimikleri çok doğal; hiçbir şeyi saklayabilecekmiş gibi gelmiyor. Suskunluğu bozmak için gecikmesine dair birkaç söz sarf ettiğinde, hem iş yerinin hem de evinin –ki ikisinin aynı şeye tekabül ettiğini de birkaç cümle sonra anlayacaktım- Cadde’de olduğunu öğrendim. “En Mutlu Günüm” isminde bir fotoğrafçılık şirketi vardı. Belgesel fotoğrafçılığı yapıyordu… Düğün mü var, hiç sorun değil. Göktuğ Canbaba’yı çağır ve çağırdığını unutsan bile, sorun olmaz. O, senin normal hayat akışına parmağını değdirir, bir sonraki gün fotoğraf albümün elindedir.

Yanımdaki fotoğraf makinemden bir pozunu çekiyorum, biraz kasılıyor. Fotoğrafçıların fotoğrafının çekilme zorluğu sorunsalından dem vurup ortamdaki gerginliği bir nebze azaltıyorum. Bu sefer gülerek masadaki romanını eline alıyor. “Haydi, böyle çek!” Çekiyorum…

Filmde pek tarz ayırmazmış, sinemada izlediği son film Maymunlar Cehennemi’ymiş. İlk versiyonuna göre pek beğenmemiş. Kore Sineması’nın, bilhassa da Kim Ki Duk’un hastasıymış. Miyazaki’ye bayılırmış. Wes Anderson’un filmlerini, yol temalı filmleri, Inception gibi yapay gerçekliğin gerçeklikle kurgulandığı filmleri çok severmiş. Bir tek korku filmlerinden uzak duruyormuş; enerjisini emdiklerini düşünüyor.

Peki ya Türk filmi?

“En son Kaybedenler Kulübü’nü izledim… Beğendim ya, güzeldi…”

Filme dair olumsuz yorumların olduğunu ilettim, başını hafifçe salladı.

“Ya, çevremde şöyle bir olumsuzluk vardı; Kaan’ın –tamam, gerçekte de yakışıklı bir insan ama- genelde kızları tipinden ziyade muhabbetiyle tavladığını, bu durumun filme çok yansıtılmadığını söylüyorlardı. Ama o dönemi çok iyi bilenler bunun dışında hiç sorun görmedi filmde…”

Popüler kültürün kendisine sürekli kurbanlar aradığından dem vurdu bu vesileyle.

“Bir dönem herkes Yüzüklerin Efendisi’ni seviyordu. Nerede abi o adamlar şimdi? Herkes tapıyordu hani? Ben Harry Potter’ı da çok seviyorum mesela, çok başarılı bir seri…”

Buradan konu onun bir türlü tamamlayamadığı serisine geldi. Malum, Ozanın Şarkısı esasen bir üçleme olacaktı. Üzüldüğünü ve gerçekten bitirmek istese de şu an yapamayacağını, zira o evrene hemen dönemeyeceğini vurguladı…

Neden böyle bir ülke olmuşuzdur, bu duruma dair tespitini çok merak ediyordum… Dayanamayıp sorduğumda bir süre dudağını büzdü. Düşündü, ama çok kısa bir süre.

“Gençler…” dedi. Sonra kendisinin aslında çok da yaşlı olmadığını ama gençliğinden de uzaklaştığını ifade etti. “Gençler, artık değişti. Biz zamanında, hatırlıyorum, kendimizi geliştiriyorduk. Kitap okuyorduk, yabancı müzik kültürümüzü arttırıyorduk sürekli…”

Yarın sabah uyandığımızda Göktuğ Canbaba’nın yönettiği bir düzende uyansak mesela?

Gülümsüyor. Gözlerinin içi parıl parıl parlıyor.

“Her şeyden önce yönetmek diye bir şey olmazdı ki! Herkes eşit olurdu ve kimse konuşma ihtiyacı duymadan, telepati benzeri bir şekilde iletişim kurardı… Ama sadece insanlardan bahsetmiyorum, köpekler, kediler, kuşlar… Ya, insanlar sokakta gördüğü için o köpeğin hastalanmayacağını düşünüyor… Onun da canı var ya, o da hastalanıyor, kanser oluyor mesela… Şu taşın içinde bile enerji var…” Bunu söylerken kafenin duvarına usulca dokunuveriyor. O enerjiyi özümsemek ve bir olmak, tek olmak önemli… Portakal gibi… İçi dışı turuncu…”

Sosyal çevresini çok merak ediyorum… Oturup saatlerce fantastik kurgu konuşabileceği birileri var mıdır mesela? Başını olumsuzca sallıyor, başta bir hayli derin düşünerek.

“Ya yok… Şöyle yok; zaten ilk yazdığımda da çevremde garip tepkiler olmuştu. Fantastik ne ya oğlum, diyenler vardı. Başta açıklıyordum, anlatıyordum ama sonra düşündüm; okursa okur, okumazsa okumaz… Ne yapayım yani? Çok aşırı kalabalık bir çevrem yoktur zaten, kalabalığı pek sevmem…”

Bunun sebebini sorduğumda üstünkörü geçiştiriyor, oturup konuşabileceği ve ortak paydada buluşabileceği insanların azlığından dem vuruyor.

About.me sitesindeki tanımlaması geliyor aklıma, bunu söylüyorum. “Tuvalette evrenler yaratıyorum,” diye doğruluyor.

“Mesela kırmızı bir paspas var yerde, ben onu kan gölü olarak görüyorum, farz ediyorum… Su şıp şıp damlıyor diyelim, onu da kafamda eski çağ insanlarının sık sık yıkandığı ve suyu yavaşça kuruyan bir şelale gibi düşünüyorum…”

Yorucu olmuyor mu peki?

“Hayır, hayır… Aksine çok keyifli! Geçen gün Taksim’de Karga’daydık. Tuvaletinde tuğla motifi vardı. Ben elimle yokladım böyle bir o tuğlaya bastım bir diğerine… Sanki birisine basılınca bir kapı açılacak falan… Çok eğlendim ya!”

Gülüyoruz karşılıklı…

Seyahatlerine dönüyor konu, hastalıklardan bahsediyorum. Hindistan olsun, Nepal olsun… Tehlikeyi onaylıyor, fakat güvenli yaşarsan hiçbir şey olmayacağı konusunda garanti veriyor…

Konuyu Tılsım’ı Kudret‘e getiriyorum yine!

Okuyuculardan nasıl tepkiler gelmiştir? Hiç kötü bir şey yokmuş, şaşırtıcı bir şekilde. Ve beni her tarzdan –türbanlı insandan, en bohem yaşayanına dek- insanlardan yorum geldiğine ikna edici birkaç mimik sergiliyor.

Peki, en garip yorum?

Duraksıyor, bir süre sonra dudakları kıvrılıyor, gülümseyerek bir yandan kafasındaki cümleleri toparlamaya çalışıyor.

“Bir gün bir mail geldi… Nasıl dert yanıyor: Göktuğ Bey ben her yerde aradım fakat İbn-i Reşad diye bir isme rastlamadım!

Allah Allah, cevap yazıyorum: Nerede aradınız?

Bir gün sonra dönüş geliyor: İşte Osmanlı arşivlerinde, tarih kitaplarında…

 İyi de, o benim hayali karakterim, gerçek değil ki, diye mesaj yolluyorum… İki gün sonra dönüyor: Nasıl yani?”

Gülüyoruz, bu durumun aslında sanatına bir övgü olduğundan dem vuruyorum. Başıyla biraz da utangaçça onaylıyor.

Blogundaki “kediyle dünya turu”na değiniyorum, onu gerçekte bir tecrübesinden esinlenerek yazmış.

“Bir gün Nepal’de arkadaşların işi vardı, bıraktım onları gezmeye çıktım… Bir adam geldi, motoruyla bana tüm Katmandu’yu gezdireceğini söyledi. Biraz çekindim ama atladım motora, aynı o yazının görseli gibi, ağzımda sigara dere tepe gezdik… O kadar yüksek yerlere çıktık ki, bulutlara elimi atsam dokunurdum sanki!”

Şiir okuyor mu diye merak ediyorum, okumuyormuş.

“Kafa basmıyor abi şiire, algı kapalı. Belki ileride…”

Biraz durgunlaşıyor, oyun oynamayı öneriyorum. Ben şehir söyleyeceğim, o aklına ilk geleni. Başını sallıyor.

Eskişehir? – Alkol! (Yüzü gözü parlıyor.)

Ankara? – Dostluk… (Bir rahatlık ve rehavet içine giriyor.)

Tayland? – Dinginlik… (Gözlerini birkaç saniye kapatıp bu cevabı veriyor.)

İstanbul? – Karmaşa! (Kasıldığını söylesem abesle iştigal olmaz.)

Nepal?

Buna cevap vermiyor başta. Gülüyor, ama nasıl gülüyor, katıla katıla.

“Yok…” diyor, “Buna cevap vermeyeyim…”

Israrlı tavırlarıma dayanamayıp “Hadi bari aydınlanma diyelim…” diyor.

Duraksayıp elini hafifçe havaya kaldırıyor:

“Bak çok basit bir örnek, ben Nepal’den geldim, eve bir girdim burada, herkes şaşkın. Üstümde bir yırtık pırtık tişört, eski bir kot pantolon… Yüzüm gözüm ışıl ışıl… İki hafta içinde tekrar çöktüm… İstanbul işte…”

Hayıflanıyor.

Peyami Safa’nın bir karakteri var, Cingöz Recai –ki ilk Türk polisiyesi- diye lafa giriyorum. Başıyla onaylıyor, okumuş veya biliyor. Onun bir macerasında Sherlock Holmes da geçer… Mesela, Holmes’a gelen bir müşterinin karısıyla sorunu olduğunu Holmes adamın yüzük parmağıyla oynamasıyla anlar. Vücudumuz istemsizce mesajlar verir…

Elimle işaret ediyorum, Göktuğ Canbaba’nın durumuyla aynıdır. Sağ eliyle sol elinin yüzük parmağını ovuşturup duruyordur konu açıldığından beri. Parmaklarını görünce duruyor.

Gülümsüyor…

“Ya, evlilik çok uzak, bu da okuyuculara mesaj olsun…” diyerek kahkahayı patlatıyor.

Çizgi roman okuyup okumadığını soruyorum, “Çok değil,” cevabını alınca Martin Mystére’den bahsi açıyorum, övdükçe övüyorum. Alması gerektiğine inanınca da yolda kafeye gelirken bir sahafta gördüğümden bahsediyorum. Görür görmez alacağını söylüyor, kafeden kalkıp yola koyuluyoruz.

Kadıköy’ün tüm caddeleri birbirine benziyor adeta! Hepsinde bir sahaf ve bir pet shop var, karşılıklı. Üstelik her sahafta minimum iki kedi var… Neil Gaiman’ın hikayelerinden çizgileştirilen romanlara bakıyoruz, bir müddet Gaiman’ı övdükten sonra aradığımız şeyi buluyoruz: Martin Mystére ilk seri, birinci cilt. Üstelik Türkiye’de geçen Nuh’un Gemisi macerası da var…

Güzel bir sohbete güzel bir nokta koyarak sahile kadar muhabbet ede ede iniyoruz, oradan vedalaşıp yollara bölüşüyoruz…

Paylaş

2 YORUMLAR

  1. Ben de fantastik kitap yazmaktayım çoğu duygum aynı Göktuğ abi gibi :) mesela ben de tuvalette çok fantastik şeyler düşünürüm ve çoğu ilham tuvalette gelir :) Ben de bir ara alıp okumalıyım tılsım-ı kudreti ^^