Tuğba’nın Festival Günlüğü: 8 film ezdim, bana mısın demedim!

Bir festival telaşesidir aldı başını gidiyor. Şu iki hafta boyunca festival yazılarına doymayı planlarken, “festival yazılarından gına geldi” diyen okuyucu kitlesinden olmaktansa, festival yazısı yazıp okuyucuları gıcık edeyim” diyen kitleden olmayı yeğ tuttum.

Tuğba Keleş

Hem de “festival bu yıl 30. yılını kutluyor madem, ben neden 11. yılımı kutlamayayım?” diyerek kendime gaz verip, hem seçtiğim film sayısında artışa gittim hem de salondan çıkıp evde bir-bir buçuk porsiyon film daha patlatma olayına girdim.

Çığlık (Il Grido)

Yön: Michelangelo Antonioni

1957, İtalya / ABD, 116 dk.

Antonioni ihtimam ister. Kalça kemiklerinde dirayet, gözlerde fer ister. İşbu 1957 tarihli film, Antonioni filmografisi içerisinde, proleteryanın hayatına odaklanmış tek film olması dolayısıyla daha da ayrı bir ihtimam gerektiriyor. Birlikte yaşadığı kadından kazık yiyerek, biyolojik babası olmadığı halde kızını da yanına alıp, durmalı kalkmalı bir yolculuğa çıkan bir adamın gel-git hikâyesini anlatan film hakkında söylenecek çok söz var elbet. Ama oraya girmeyecek ve bir 2,5 saat daha burada oturmayacak kadar kurnazım. Film hakkında uzun yıllar aklımda kalacak iki şeyden biri, belirli duruşuyla zaman zaman Morrissey’i andıran oyuncu Steve Cochran ve benim daha çok 70’lerin İtalyan korku filmlerindeki yaşını başını almış teyze rollerinden bildiğim Alida Valli. Özellikle Valli’yi, gençken görmek oldukça şaşırtıcı bir deneyimdi. Toplamda 2 saat olmayan şu filmi bile, artık nasıl bir travma yaşadıysam Gece (La Notte, 1961)’de, 4-5 saat etkisi vererek izlettiren filmden çıkarken, Antonioni’ye doyamadığımı eve gelince DVD player’a taktığım Kızıl Çöl (Il Desserto Rosso, 1964) ile fark etmiş ama popom için çok geç olduğunun ayırdına varamamıştım.

Kızıl Çöl (Il Desserto Rosso)

Yön: Michelangelo Antonioni

1964, İtalya / Fransa, 120 dk.

Dediğim gibi, festivalin galeyana getirdiği bünyemi rahatlatmak için geçenlerde Landlord’un da yazdığı Antonioni DVD Boxset’ten medet ummuş ve seriden seyretmediğim tek film Kızıl Çöl’ü seyre koyulmuştum. Antonioni’nin ilk renkli filmi olma özelli taşıyan bu ödüllü film, yönetmenin en sevdiğim filmi özelliğini de açık ara önde kapıverdi. Serüven (L’Avventura, 1960) ile başlayan üçlemeyi dörtlemeye tamamladığı söylenen filmde, Monica Vitti’ye bir kere daha hayran olmamak elde değil. Sıradaki!..

Şiir (Shi)

Yön: Chang-dong Lee

2010, Güney Kore, 139 dk.

60’lı yaşlarının ortalarında hayat dolu bir büyükannenin hayatında ters giden şeylere karşı mücadelesini, şiir ekseninde ele alan film, naif bir yapım olmuş. Alzheimerın arka planda başrol oynadığı, torundan kaynaklanan büyük bir sorunun ise yer yer rol çaldığı filmde “şiir”, büyükanneyi hayata bağlayan belki de yegâne şey olması açısından bir sembol aslında.

Konukseverlik (Kantai)

Yön: Koji Fukada

2010, Japonya, 96 dk.

Zorlayıcı bir başlangıç, dışarı yeltenen sinema seyircisi. Ama biraz diş sıkmakla Absürdlüğün ortasına balıklama atlayış. Kapalı toplum yaşamı ve odağındaki bir ailenin, tanrı misafiri formatında bir adamın gelip, evlerine yerleşmesiyle çözülüşünü anlatan film, aslında çok tanıdık bir konuyu anlatması açısından pek bir orijinallik taşımıyor.

Hayalimdeki Ev (Wai Dor Lei Ah Yut Ho)

Yön: Ho-Cheung Pang

2010, Hong Kong, 96 dk.

Ahlâkı bir kenara bırakın ve kendi hakkınız için insanlara acımasızca saldırın. Festivalin en kanlı, en kokoreçli filmi, işte bu Hong Kong yapımı Hayalimdeki Ev. Konut fiyatlarının başını alıp gittiği Hong Kong sahnesinden “Nasıl ev sahibi olurum?” denemesi. Hem katilin hem de kurbanların insanî ahlâk açısından beş para etmez insanlar olarak resmedilmiş olması, seyreden de büyük bir yalıtılmışlık oluşturarak, seyircinin şiddetin zevkine daha fazla varmasını sağlıyor.

Keşke Bilseydim (I wish I Knew)

Yön: Zhang Ke Jia

2010, Çin, 125 dk.

Ah Zhang Ke Jia, vah Zhang Ke Jia! Beni bitirecek bir yönetmen varsa işte ta kendisi! Çin’deki kültür devrimi sırasında çeşitli sınıflardan ailelerin maruz kaldığı değişimi, göç edişlerini vs Şangay, Tayvan ve Hong Kong üçgeninde anlatan belgeselden, hazır Antonioni demişken, yönetmenin Çin üzerine yaptığı belgesel çekimleri sırasında kendisine yardım eden kişiyle yapılan görüşmede, kendisinin bile izleme fırsatı bulamadığı belgeselin Çin toplumunu kötü gösteren sahneleri nedeniyle yargılandığı, bugün bile Antonioni’nin ne anlatmak istediğini anlamadığı gibi ilginç anekdotlar edinmek pek mümkün. Efenim, Zhang Ke Jia’nin salonun havasızlığıyla birleştiği zaman besin zehirlemesi yapma potansiyeli var, bana yaptı mesela, uyarırım. Aynı zamanda şu ana kadar salonu bu kadar terk eden seyirci de görmemiştim, not düşülsün.

Binanız Kaç Kilo Bay Foster? (How Much Does Your Building Weigh, Mr. Foster?)

Yön: Carlos Carcas, Norberto López Amado

2010, İngiltere / İspanya / Almanya / ABD / İsviçre / Fransa / Çin / Hong Kong, 78 dk.

Mimarlık tarihine çoktan adını yazdırmış Sör Norman Foster’ın 78 dakikaya sığdırılmış bu özel ve iş hayatı belgeselinde, ortaya çıkardığı eselere çok yakından bakma fırsatı bulmak mümkün. Özellikle binaları gezerken kullanılan müziğin fazla baskın olmasının bünyemi rahatsız ettiğini de belirtmeden geçemiciğim efendim. Mimariye ilgi duyan herkesin göz atması kendi hayrına olur tabii…

Frogs

Yön: George McCowan

1972, ABD, 91 dk.

Festival süresinde evde patlattığım buçukluklardan biri ve şu ana kadar seyrettiğim filmler içerisinde en iyisi “İşte buydu!” desem, ne olur? Geyik yapmanın, kurbağa vıraklamasıyla sembolize edildiği, insanoğlunun yıkıcılığına ders vermenin kurbağalara düştüğü bu güzide 72 yapımı film, tüm dert ve tasayı götürecek cinsten. Benden söylemesi.

 

Haftaya yeniden buluşmak dileğiyle…