Henüz birçok ülkede olduğu gibi sektörleşemese de Türkiye film üretiminin süreklilik arz ettiği ve neredeyse her hafta yeni yerli yapımların vizyona girdiği bir ülke artık. Kendi kitlesine düzenli ürün veren korku ve komedi filmleri dışında derdi olan, hikâye anlatmayı, önemli konulara dikkat çekebilmeyi dileyen ya da salt sinema yapma aşkıyla meydana getirilmiş işlerin de bir yıl içinde onlarcası karşımıza çıkabiliyor artık bu topraklarda. Halk arasında geniş kitlelerce karşılık bulma ihtimali düşük yapımların seyirciye ulaşmak ve mümkünse parlamak için başvurduğu platformlarsa elbette film festivalleri. İstanbul, Ankara, Adana, Antalya, Malatya, Bodrum gibi yerel belediyelerin ve vakıfların sinemaya destek verme çabası sayesinde yıl boyunca birçok festival düzenleniyor.

Yeni sezon diye nitelendirebileceğimiz ve eylül-ekim aylarıyla başlayan dönemin açılışı son yıllarda Adana ve Antalya Film Festivalleri ile yapılıyordu. Antalya’nın radikal bir kararla Ulusal Film Yarışmasını kaldırması sonucu bu görev Adana ve Malatya Film Festivallerinin omuzlarına yüklendi. Gerçekleşme tarihi ve kökleri göz önünde bulundurulduğundaysa Adana Film Festivalinin bundan sonraki yıllarda Türkiye Sineması için en önemli belirleyici olacağını söyleyebiliriz.

Bu yıl 24. kez düzenlenen Adana Film Festivalinin Ulusal Yarışma programında değerlendirilen filmlerin yukarıda bahsettiğimiz sebepler doğrultusunda yerli sinemanın 2017-2018 sezonu için önemli sinyaller vererek nelerle karşılaşacağımız konusunda fikir sahibi olmamızı sağladığını söyleyebiliriz. Yarışan on filmi incelediğimizde karşımıza anlamlı bir tablo çıkacaktır.

Adana Film Festivalinde Onur Ünlü’nün Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok adlı filminin En İyi Film seçilmesi bile tek başına yığınla mesaj veriyor ve bunların en üzücüsü başarılı auteur yönetmen eksiğimizin devam ediyor oluşu. Onur Ünlü birbirine benzeyen filmleriyle kendi dilini oluşturmuş, önce deli denip sonra dahi mertebesine yükseltilmiş biri. Verdiği röportajlarda sinemayı çok ciddiye almamamız gerektiğini söyleyen ve kendisinin de ciddiye almadığını filmlerini kotarırkenki özensizliğiyle gösteren Ünlü’nün yine de En İyi Film ya da En İyi Yönetmen gibi ödüllere kavuşabilmesinin nedeni rakibinin az oluşu. Karşımıza umut veren ilk filmler ya da niş çabalar çıkıyor çıkmasına ancak sürekli üretim yapan ve filmleri belli bir standarda sahip çok az ismimiz var. O yıl Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz ya da Yeşim Ustaoğlu film yapmamışsa, Yavuz Turgul’dan halen haber alınamıyorsa ve Semih Kaplanoğlu ya da Pelin Esmer gibi isimler tartışmalı/zayıf işlere imza atmışlarsa; kalıyor geriye Onur Ünlü. Çünkü yine aynı seçkide izlediğimiz birçok film, filme bile benzemiyor. Örnek olarak Emre Yeksan imzalı Körfez filmine bakalım. Yanlış görüntü yönetmeniyle distopik film çekmeye çalışan bu çiçeği burnunda isim bir de “azıcık seyirciyi güldüreyim, ufak bir kalp kırıklığı hikayesi ekleyeyim, çevre sorunlarından bahsedeyim, polis şiddetini görselleştireyim, İzmir güzellemesi yapayım, özel efekt yapabildiğimi ispat edeyim…” gibi düşüncelerini tek filme sığdırmaya çalışınca izlediğimiz şeye sinema demek mümkün olmadı. Emre Yeksan’dan biraz daha deneyimli Orhan Eskiköy Taş filmiyle Tarkovski’yi sessizlik ve siyah beyazdan ibaret sandığını açık ettiğinde, Arka Sokaklar yönetmeni Orhan Oğuz sosyal sorumluluk projesi videosu Eksi Bir’i dizi kalitesinden öteye taşıyamadığında; elbette En İyi Film ve En İyi Yönetmen Ödülü Onur Ünlü’ye veriliyor. Çünkü Onur Ünlü ne çekerse çeksin ne kadar özensiz davranırsa davransın izlediğimiz görüntüler sinema duygusu veriyor. Aynı mekânda çektiği, mantığa aykırı sahnelerin bile kabul edilebilmesinin sebebi sahneleri çekmeyi, bağlamayı, “film gibi göstermeyi” bilmesi. Ne yazık ki yerli sinemacılarımızda eksik bir meziyet bu, müsamere havasından kurtarmakta zorlanıyorlar filmlerini.

Yumurta (2007), Süt (2008) ve Bal (2010) üçlemesiyle aynı karakterin hayatının farklı dönemlerini esnek bir şekilde anlatarak Yusuf Üçlemesi’ne imza atan ve Bal ile Altın Ayı kazanan Semih Kaplanoğlu’nun yedi yıl sonra seyirciyle buluştuğu rekor maliyetli Buğday (2017) şaşırtıcı bir deneyim. Taş (2017) gibi siyah beyaz kotarılan ancak onun “kamerayı siyah beyaz moda aldık” basitliğinin aksine gerçek bir siyah beyaz görüntü yönetimine ve film dokusuna sahip olan Buğday, yönetmenin evrensele ulaşma çabasının sonucu olarak İngilizce çekilmiş. Kıyamet sonrası bir dünyada geçen ve bunu büyük prodüksiyonlu inandırıcı sahnelerle aktaran Buğday, distopya kategorisinde Hollywood’a en çok yaklaştığımız iş olarak tarihe geçti bile. İlk yarısındaki yerli sinema sınırları düşünüldüğünde dudak uçuklatan sahnelerin ardından küçülüp dini söylemlere sığınan film, Kaplanoğlu’nun siyasi duruşu da hesaba katıldığında birçok eleştirmeni ve izleyiciyi rahatsız etti. Filmde söylendiği gibi bir misyonerlik çabası yok ve Hollywood’un yıllardır Hristiyanlık için yaptığından fazlasını İslam için yapmaya çalışmıyor ancak yine de yönetmeninin film çekmek dışındaki eylemleri nedeniyle görmezden gelinerek hak ettiği değeri asla bulamayacak bir iş olması muhtemel Buğday’ın.

Beğenilen oyunculuğunun ardından ilk yönetmenlik denemesi Daha ile de yüksek notlar alan Onur Saylak, bu yılın en çok konuşulacak ve ilerde de filmleri merakla beklenecek isimlerinden olmaya aday. İnsan kaçakçılığı yapan bir baba-oğlu konu ederek büyüme hikayesi anlatan Daha; Saylak’ın Hakan Günday’ın aynı adlı romanından yazarla birlikte uyarladığı seyre değer, nitelikli bir yerli sinema örneği. Baba-oğul ilişkisi, kaçmak-mülteci olmak, güç-otoriterlik ve büyüme-büyüme şekilleri gibi birçok ikilem üzerinden okumalara açık dikkat çekici metni ve ne sanat ne de gişe filmi şeklinde yaftalanamayacak çizgisiyle iki taraftan da izleyici bulması muhtemel filmin yerli sinema için de ümit verici denemelerden biri olduğu söylenebilir.

İlk film olarak çok başarılı olsa da benzerlerinden sıyrılamayan Murtaza’nın görmezden gelineceği, Ümit Ünal’ın bir kez daha ülkenin en çok gişe yapan filmi olması gerekirken muhtemelen sesini duyuramayacağı Sofra Sırları ile hakkının yeneceği, bir grup Barış Bıçakçı hayranının övgüler düzmesinin ardından unutulup gidecek Pelin Esmer filmi İşe Yarar Bir Şey’in bir ara salonlara uğrayacağı ama gelin görün ki milyonlarca insan sinemaya gitti diye sevinilecek, bir kez daha kalitesizliğin kazanacağı bir yıl bizi bekliyor.

Velhasıl, sinema cephesinde yeni bir şey yok.

Bu yazı Ekim 2017’de çıkması planlanan Hokka Dergi için yazılmıştır.

Paylaş
Önceki haberWonder Wheel: Karşı Tarafın Işıkları

HENÜZ YORUM YOK