Klişe tabirler bazen durumu açık ve net bir şekilde açıklayabilmek için olmazsa olmazdır ve bu yazı özelinde klişelere sarılmaktan daha ideal bir çözüm bulamadık: Ruhunu şeytana satan yönetmenler. Çoğu Amerika dışından olan bu yönetmenlerin ortak özellikleri, kariyerlerine başladıkları zamanki sinemasal vizyonlarıyla bugün geldikleri, daha doğrusu evrildikleri yer arasında negatif farklar olmasıdır: Hollywood’a transfer olup başkalaşanlar, çevre sinemadan merkez sinemaya geçerken kabuk değiştirenler, hırslarına yenik düşenler, paraya ve prestije sinema ahlakını kurban edenler… Saymakla bitmez ama biz yine de bu tarz dönüşümler yaşayan ve dönüşümüne paralel bir gelişim sağlayamayan yönetmenlerden bir demet hazırladık, bazı isimlere itiraz edenler olacaksa da kanaatimiz bâki, kararımız kesin, baştan belirtelim.

peter-jackson_r3pg

Peter Jackson

Listenin en özel konuğu, hiç kuşkusuz Peter Jackson. 4 yıl boyunca gerilla usulü çektiği kült bilimkurgu filmi Bad Taste (1987) ve dur durak bilmeyen zombi güzellemesi Braindead’le (1992) B sınıfı film manyakları için iki bulunmaz nimet sunan, Meet the Feebles (1989) ve The Frighteners (1996) ile şov dünyasına ve hayaletlerin yaşantısına eğlenceli bir bakış atan, Heavenly Creatures (1994) ile enfes, enfes olduğu kadar da ürkütücü bir büyüme hikâyesiyle sinemaseverlerin kalbini fetheden Peter Jackson, The Lord of the Rings (2001-03) serisiyle birlikte alenen hakkın rahmetine kavuştu. The Lord of the Rings üçlemesiyle birlikte paraya, şan ve şöhrete kavuşan, nereden yola çıktığını unutarak yolda kaybolan Jackson, o günden sonra bir türlü kendine gelemedi. King Kong (2005) ve The Lovely Bones (2009) gibi garabetler ortaya koyarak eski günlerini mumla aratan ve çareyi tekrar Tolkien’e sığınmakta bulan yönetmen, Hobbit’i (2012-14) üç filme yayarak olayın trajediden çıkıp komediye dönüşmesine neden oldu.  Arkadaşlarıyla hafta sonları buluşup B sınıfı filmler çeken Peter Jackson’ın 2000 yılında öldürülüp yerine tek hikâyeden üç film, o üç filmden de her üç yılda bir yeni yeni extended versiyonlar çıkartarak paraya paraya demeyen Peterus Jacksunus’un geçirildiği iddialarına kulak kapatmıyoruz artık. Toprağı bol olsun.

Paul McGuigan

Şimdilerde kendini cümle âleme rezil etmekle meşgul olan Paul McGuigan’ın pek bilinmese de çok iyi bir geçmişi var. Tarantinesk akımın elle tutulur işlerinden Acid House (1998) ve Britanya’nın suç dünyasına sert ve hazmı zor bir bakış atan Gangster No. 1 (2000) ile sinema dünyasına hızlı bir giriş yaparak her iyi İngiliz yönetmen gibi hemen Atlantik’in öte yakasına transfer olan McGuigan, vasat ve gereksiz derecede karmaşık romantik bir film olan Wicker Park (2004) ve anlatıldığı kadar iyi olmayan Lucky Number Slevin’dan (2006) sonra kaybedenler kulübünün daimi üyesi oldu. Push (2009) ve Victor Frankenstein (2015) gibi garipliklerle sistem adamı olma halini resmiyete döken McGuigan’ın İngiltere günlerini özlemle anmaktan başka bir çözüm bulamıyoruz, kim bilir, belki bir gün öze dönerek şık bir suç filmiyle kariyer vedası yapar.

maxresdefault

Baltasar Kormâkur

Karlarla kaplı İzlanda’dan getirdiği kucak dolusu sıcacık öykülerle sinemaseverlerin gönlünde taht kuran, tanrısal bir ezgiyle donatılmış isme sahip Baltasar Kormâkur, bu listedeki isimler içerisinde canı en çok yakanıdır, özellikle benim için. Reykjavik 101’le (2000) milenyuma harika bir giriş yapıp, Hafið (2002) ve A Little Trip to Heaven’la (2005) izole bir dünyada fırtınalı hayatlar süren insanların kapılarını sinemaseverlere açarak birçok kişinin favori yönetmenlerinden biri haline gelen Kormâkur, oyuncu ve senarist olarak da İskandinav sinemasının yüz aklarından biri olmuştu; ta ki bencil devin kanatları altına girene dek. İlk adımı olan Inhale (2010) görece kabul edilebilir olsa da İzlanda sinemasının yüz aklarından olan ve kendisinin başrolünde yer aldığı Reykjavik-Rotterdam’ın (2008) saçma sapan remake’i Contraband la (2012)  gerçek Hollywoodlu olan Kormâkur’un devamında yaptığı ve “Everest”e kadar uzanan hatalar zinciri İzlanda’da çektiği enfes filmlerin bile nostaljik bir muamele görmesine neden oldu. Artık kendisi bir “yaşayan ölü”, ne yapacağıyla değil kariyerinin başında neler yaptığıyla ilgileniyoruz maalesef.

David O. Russell

Jennifer Lawrence, Bradley Cooper ve David O. Russell… 5 yıl önce kulağa hoş gelirken artık her sinemaseverin sinirini yerinden hoplatacak komedi-dans üçlüsüne dönmüş durumdalar ve bu kalkışma acilen son bulmalı. Spanking the Monkey (1994), Flirting with Disaster (1996) ve Three Kings (1999) gibi filmlerle güzel bir doksanlar geçiren David O. Russell merkez sinemaya geçince bir değişti, pir değişti ki sormayın. Aynı kadroyla birbirine benzer filmler çekerek tam bir ödül avcısına dönüşen David O. Russell’a birilerinin artık güldürmediğini söylemesi lazım ama kendisi burnundan pek kıl aldırmadığı için yakına yaklaşılmıyor; eskiye dön demiyoruz, Allah aşkına sadece çekme.

file_749721_DelToro

Guillermo Del Toro

Birçokları için bu listede yer alması sürpriz olsa da Guillermo Del Toro da eskisi gibi olmayanlardan. Cronos (1993), Mimic (1997) ve kariyerinin en iyi işi El espinazo del diablo (2001) ile kült bir yönetmen olma yolunda hızla ilerleyen Del Toro, maalesef milenyumla birlikte fair-play ruhuna karşı olmasıyla ünlü camianın radarına takıldı. Bundan sonrası ise sadece tufan oldu, -Doğru bildiniz, Pan’s Labyrinth’i (2006) abartanlardan değiliz.- iki vasat bir berbat çizgi roman uyarlaması, korkunç derecede kötü bir bilimkurgu filminden sonra gelen öze dönüş minvalindeki Crimson Peak (2015) nedeniyle umudumuzu tam olarak yitirmesek de Del Toro hakkındaki kanaatimiz değişmeyecek gibi: Kötü filmlerin iyi yönetmeni.

Kathryn Bigelow

Bu konu biraz karmaşık, kabul ediyoruz. Bigelow  hep böyleydi diyenlere itiraz etmesek de The Hurt Locker’la (2009) gelen “en iyi yönetmen Oscar’ını alan ilk kadın” unvanından sonra alenen kamuflajla dolaşmaya başlaması işi çığrından çıkardı. The Hurt Locker, yer yer sorunlu olsa da dediğiniz kadar militarist değil ve gerçekten iyi bir eser diyenlerdendik, ta ki Zero Dark Thirty’i (2012) görene dek. Ardılının öncülünü de yok ettiği bir vakıa ile karşı karşıya olduğumuzdan söylediklerimizi yutma noktasına geldik ve suçlu kesinlikle Bigelow. Umarız kendisi Amerika’nın dış politikalarını aklama misyonundan vazgeçer de her şeyi baştan konuşuruz, şimdilik elden bir şey gelmiyor.

Timur Bekmambetov

Komünizmden Kapitalizme geçişin şok edici örneklerinden olan Timur Bekmambetov, Hollywood’un ne yaman bir şey olduğunun en büyük göstergelerinden. Abraham Lincoln’ün vampir avcısı olduğu fantastik bir zırvalığı bile Kazak kökenli bir Rus’a çektiren bir sistemden bahsediyoruz sonuçta, böyle bir rezil ediş düşman başına. Nochnoy dozor (2004) ve Dnevnoy dozor (2006) gibi iki sarsıcı bilimkurgu-fantastik işe imza atarak geleceğe umutla bakmamızı sağlayan Bekmambetov’un bu günlerde Ben-Hur (2016) üzerinden yerden yere vurulmasına üzülmek pek mümkün değil, ülkesinde kalıp süper star olacakken Hollywood’a dümen kırıp rezil rüsva olan birine acımak bizim için bile lüks.

HENÜZ YORUM YOK