Cehennem Sıcağı (Hundstage / Dog Days): “Güneşi Zaptedeceğiz, Güneşin Zaptı…”

Günümüz sinemasında kapitalizmin yol açtığı tahribat pek uğrak temalardan değildir. Yönetmenler genelde ya yumuşak bir yan değini olarak yer verirler; ya da motiflerinde kullansalar bile eleştirel bir perspektif yakalamaktan özellikle uzak durur, olanı biteni göstermeye çalışmaktan fazlasını yapmazlar. Halbuki, söz konusu sistemin negatif değişkenleri olunca, aktarım biçimi oldukça önemlidir. Michael Haneke, bir yandan bu tahribatın iç yüzünün analizini yaparken, diğer yandan da yıkımın faillerini sorgulayıp duran önemli bir sinemacıdır. Potasına, modernizmle birlikte gelen yabancılaşmayı da katan yönetmen, iyice çığırından çıkan orta-üst sınıfın maskesini düşürmek adına elinden ne geliyorsa yapar.

Ercan Dalkılıç

İşte Cehennem Sıcağı (Hundstage, 2001) için de sistemin yasak bahçesinde gezinen Hanekevari naturalist-soğuk bir sinemanın ardıllarından diyebiliriz rahatlıkla. Fakat Avusturyalı yönetmen Ulrich Seidl’in asıl derdi, yurttaşı Haneke gibi burjuvanın yüreğine korku salmak, sorunları üst sınıf ile ilişkilendirmek, ortaklaştırmak, bir anlamda evrenselleştirmek değil. O, bu filmde hikayesini Viyana banliyöleri arasında kurguluyor ve aktarırken de ‘olağanlaşan şiddetin rahatsız ediciliğine’ odaklanıyor esasen.

Filmin başlarında, Pasolini’nin Decameron Hikâyeleri (Il Decameron, 1971), Salo ya da Sodom’un 120 Günü (Salò o le 120 giornate di Sodoma, 1975) filmlerindeki toplu cinsel münasebetlere benzeyen bir sahne görüyoruz. Doğrusu, filmin rahatsız ediciliği, Haneke’den çok, Pasolini ve Lukas Moodysson estetiğine yakın. Şöyle ki, Haneke’de satıh yüzeyinde yüzen tekinsizlik, derinleşen bir krize işaret eder, sonrasında kriz uç vererek bir noktada patlama yapar. Seidl sinemasında ise şiddet her karede, dağınık bir halde, sürekli üzerinize sıçramak suretiyle varlığını sürdürüyor.

Seidl’in rahatsız ediciliğinin en önemli tarafı, belirttiğimiz isimlerin hiçbirinde olmayan, kurmacanın belirginliğinin çok az olması. Pasolini ve Hanake’de kendini fark ettiren bir kurmaca mevcutken; Seidl’de kurcama tamamıyla ‘kendiliğinden’ gözüküyor. Ayrıca, Moodysson’un gerçekliğe öykünen estetiğini de aşıyor Siedl kimi zaman. Pasolini ve Haneke kurmacasının içinde kontrollü bir oyunun parçası olan karakterler, Cehennem Sıcağı’ında olağanca doğallıklarıyla budaklanıyor, deyim yerindeyse yaşamaya başlıyorlar. Üstelik, Siedl’in karakterleri Moodysson’un uçta yaşayan marjinal karakterleri gibi de değil; yolda selam verdiğiniz bir satıcı, veyahut da komşunuz olabilecek sıradan tipler bunlar. Dördüncü duvarı parçalayarak gerçekliğe sızmayı başaran bir dil denemesi karşımızdaki kısacası. Kurmacanın bazen fersahlarca artan mesafesini alaşağı eden Siedl, belgeselvari bir üsluba da kaçmadan olağanüstü ve özgün bir biçeme imza atmış.

Çoklu bir anlatım tercih eden yönetmen, açıkça belirtmiyor ama, hikayelerinin eksen karakterlerinin hepsinin bir iş problemi var sanki. Kadınlar bedenlerini satmakla; erkekler ise  -işsizlikten dolayı olsa gerek- aylaklık (bazı karakterler için serserilik oluyor bu) yapmakla yahut gelir getirmez uğraşlarla iştigaller. Bu açıdan bakılınca Haneke’nin baskılanan, bu minvalde yabancılaşarak  biçimlenen ve açığa vuran karakterlerinden daha kompleks yapıları var Cehennem Sıcağı’nın karakterlerinin. Onlar fiziksel olarak da ket yemiş, daha mağdur durumdalar. Örnek verecek olursak; önceden ayrılmış, lakin aynı evde yaşayan (Neden aynı evde yaşıyorlar, cevabı yok filmde, ekonomik sebebe işaret ediyor yine kanaatimce.) bir çiftin anlatıldığı bölümde, erkek yan odada başka erkekle birlikte olan eski karısına katlanmak zorunda. Buna eklemeler yapmak mümkün tabii; yaşlı adama yardımcılık yapan geçkin kadın da, kendi isteğiyle, belki kimsesi kalmadığı için artık, lakin ihtiyacı olduğu paranın da cazibesi yüzünden,  katlanıyor bazı şeylere. Diğer karakterler arasındaki ilişkilere bakılarak daha da çoğaltılabilir bu örnekler…

Edward HopperPeople in the Sun

Ulrich Seidl’in bu biçim ve öz kaynaşmasını inşa ederken, dramatizasyonda yararlandığı Hegel’ci ‘köle-efendi diyalektiği’ne de dikkat çekmek gerek. Kalmak için hiçbir sebebi olmayan karakterler, kah acıdan mazoşist bir zevk alarak, kah onlara hükmedenlere bağlanarak ve onları ters etkiyle kendilerine tabii kılarak bir güç çemberi yaratıyorlar. Bu güç çemberi, filmin son karesinde yaşlı adam, kadın ve ölen köpek ile de açıkça sembolize ediliyor zaten.

Son olarak, Seidl’in metaforik amaçla başvurduğu ‘güneşlenen insanlar’dan da bahsetmekte yarar var. Yönetmen, yabancılaşmış figürleriyle ünlü, Amerikalı ressam Edward Hopper’ın, ‘People in the Sun’ tablosunu çağrıştıran ara planlar kullanmış sık sık filminde. Böylelikle, güneşlenmelerinin yanı sıra bol bol da terleyen figürler üzerinden, filmin genelinde tanımlamaya çalıştığı portreyi çok güzel bir şekilde özetlemiş…

Cehennem Sıcağı
Hundstage (Dog Days)

Yönetmen: Ulrich Seidl

Senaryo: Ulrich Seidl, Veronika Franz

Oyuncular: Maria Hofstätter, Christine Jirku ve Viktor Hennemann

Yapım: 2001, Avusturya, 121 dk.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin