1953’ten 2011’e: Altın Portakal’lı Çocukluğum…

48. Uluslararası Altın Portakal Film Festivali’nin başlamasına sayılı günler kaldı. Kökleri, yalnızca sinema tarihimizin önemli bir bölümüne yayılmakla kalmayan bu yarım asırlık çınar, birçok insanın kişisel yaşamına ve hayat serüvenlerine de tanıklık ediyor. Tıpkı bu satırların yazarının çocukluk serüvenine olan katkıları gibi.

Kısacası “anlatılan benim hikâyemdir.”

  Tuncer Çetinkaya

 “Yıl 1953. Aylardan Mayıs sonu. Ankara Devlet Konservatuarı Tiyatro Bölümü öğrencileri Antalya’ya bir okul gezisine çıkmışlar. Aspendos’un adını duydukları için öğretmenleri yanlarına Romeo & Juliet’in kostümlerini de aldırtmış. Antalya’ya geldiklerinde, gider tiyatroya bakarlar. On bin kişilik koca Roma tiyatrosunun sapasağlam ayakta durduğunu görünce, hayret içinde kalır ve burada oyununu oynamaya karar verirler. Ancak antik tiyatronun her tarafı yabani otlarla kaplanmıştır.

Hemen o zamanki Antalya Valisi İhsan Sabri Çağlayangil’i makamında ziyaret ederek, Aspendos’da bir oyun sergilemek istediklerini söyleyince; Vali Çağlayangil, Antalya Turizm Derneği’nin de desteğini alarak bu işe, “tamam” der. Antalya Belediyesi’nin temizlik işçileri tiyatronun sahne binası, oturma yerlerini otlardan temizlerler. Birkaç gün içinde Özel İdare’nin ve Antalya Belediyesi’nin parasal katkıları ile tahtadan sahne yapılır. Antalya Lisesi’nin Resim öğretmenleri ellerinden geldiğince sahne dekorunu tamamlarlar. Günlerden 1953 yılının 27 Mayıs’ıdır. Antalya Valiliği ve Antalya Belediyesi bütün araçlarını halkı taşımak için Turizm Derneği’nin emrine verir. Taa Manavgat’tan, Serik’ten Alanya’dan, Korkuteli’den, Elmalı’dan duyan gelir. Ve halk tarihi mekana akın eder. Tarihi mekândaki buluşma, yıllar sonra doğacak bir bebeğin habercisiymiş demek…”

Antalya Kent Tarihçisi Hüseyin Çimrin, yıllar önce yaptığımız bir sohbette Portakal’ın miladını oluşturan tarihi böyle anlatıyor. Antalya Belkıs Tiyatro ve Film Festivali adıyla yolculuğuna başlayan festivalin Altın Portakal’a evrilme sürecinin ise 1964 yılında, dönemin Belediye Başkanı Avni Tolunay ile o yıllarda Antalya’da ilk kez film şirketi kurmuş olan yönetmen Behlül Dal’ın çabalarıyla tamamlandığını görüyoruz.

Benim kişisel serüvenim ise 70’lerin sonlarında başlıyor.

İki silik görüntü var kafamda, biri çok net değil. Evde fısıltıyla konuşmalar hatırlıyorum Arkadaş filmine dair. O yıllarda birçok evde, söz ne zaman Çirkin Kral’dan açılsa hep bu fısıltı hali hüküm sürüyor zaten. Buna karşın, mevcut hayranlığı algılamamak imkânsız. Sevilenin yasaklanmasının sonucu, belli ki adı anıldığında sesin sadece bir perde aşağı çekilmesinden ibaret. Ötesi işlemiyor. Böylelikle 1975’in sonlarında, henüz 5 yaşına basmamış bir çocuğun adını ilk işittiği film, 12. Portakal’da İkincilik ödülü alan Arkadaş oluyor muhtemelen…

Sonrasını daha net hatırlıyorum. Yıl 1978… Komşumuzun oğlu İbrahim ağabey, “Yıldız’da bir Cüneyt Arkın filmi var, bu akşam seni oraya götüreyim mi?” diye sorduğunda sevinçten havalara zıplıyorum ve akşamın gelmesini iple çekiyorum. Bir okla üç Bizans süvarisini, beş on yumrukla koca orduları nasıl yere serdiğine aklım bir türlü ermese de Cüneyt Arkın çocukluğumun tartışmasız en büyük yıldızı.

Eski Postane’nin karşısında, şimdi sahafların olduğu sokağın girişinde Yıldız Sineması. Çatısındaki yazlık bölümde yerimizi alıp perdenin büyülü dünyasına dalıyoruz. Nedendir bilmem, kahramanım hiç dövüşmüyor, bir ara dayak yiyor hatta filmin sonunda ölüyor! Maden işçilerine patronlardan bahsediyor, ha bire ‘sömürü düzeni’ diyor, ‘birleşin!’ diye haykırıyor, o kadar…

Yolda bıyık altından gülüyor İbrahim ağabeyim ve uzun uzun Maden‘i anlatıyor, sıkıntıdan patlıyorum. Eve dönünce saz çalma sözü verip öfkemi yatıştırıyor. Çok değil, birkaç ay sonra ölüm haberini alıyoruz Ankara’daki okulundan ve cenazesine koşuyor, öfkeli arkadaşlarından ayrıntıları dinliyoruz… Gece, uykuya dalmadan önce soruyorum babama:

“İbrahim’ler Ölmez diye bağırdılar cenazede, bir gün dönecek mi İbrahim ağabey, gittiği o yerden?”

Bir yanı zifiri karanlık, diğer yanı günlük güneşlik çocukluğumun farkında olmadan Altın Portakal’a yani hayatın ta kendisine adım attığı ilk anlar işte…

Festival korteji, birkaç yıldır yeniden hatırlanan bir uygulama, biliyorsunuz. Halkın sevgilisi oyuncular, üstü açık arabalarla, AKM’den Karaoğlan parkına doğru vatandaşı selamlıyor. Adına ister “değişen değerler” deyin, ister “yabancılaşma”, günümüzde çok anlamlı görünmese de, o yıllarda korteji karşılamak için saatlerce bekleyen on binlerce insana tanıklık ettiğimi söyleyebilirim. Gerçekten de, birkaç dakikalığına da olsa sevdiğimiz yıldızlara erişebilme şansını kaçırmamak üzere Tophane önüne koşturmamızı, Haziran-Temmuz sıcağında (ki, o yıllarda böyle bir tarih söz konusuydu) çekirdek çitleyerek ve zamanı iple çekerek dikilmemizi dün gibi hatırlarım. Festivali festival yapan, en çok halkın coşkusuydu yani… (Sonraki yıllarda belki organizasyon anlamında belli bir profesyonelliğe ulaşıldı; Bo Derek’i bile misafir ettik; gel gör ki, -son iki yıldır atılan adımların hakkını yemeden söylüyorum- o coşkuyu ara ki bulasın!)

 70’lerdeki Portakal’ın bir başka önemli yanı da büyük halk konserleriydi. Sonradan mahallelere bölünerek devam eden etkinliklerde, genç-yaşlı her kesimden insan büyülü bir koro oluşturur; Edip Akbayram’ın “Aldırma Gönül”üyle derin bir “of” çeker, Tülay Özer’in “İkimiz bir fidanın, güller açan dalıyız”la aşklarını pekiştirirdi. Dönemin sol rüzgârıyla yelkenlerini şişiren bu organizasyonlar, 3-5 yıl sonra bambaşka bir hüviyete bürünecek; Ajda Pekkan’lı, MFÖ’lü ve en çok da Burçin Orhon ve Johnny Logan’lı konserler (!), kabuk değiştirmesi zorunlu kılınan gençlerin ilgisini çekse de, bir şeyler yine eksik kalacaktı.

O yıllarda, kentin belli noktalarında yaşanan görsel değişimin Altın Portakal’la bağı olduğunu ise çok geç öğrendim. Dönemin efsane Belediye Başkanı Selahattin Tonguç’un girişimleriyle festivale dâhil edilen Resim-Heykel etkinlikleri, ulusal/uluslararası pek çok ressam ve heykeltıraşın buluşma noktası yapmış Antalya’yı. O günlerden yadigâr kalan iki eser, kentin simgeleri arasında yer almayı sürdürür: Kuzgun Acar’ın “El” ve Mehmet Aksoy’un “İşçi ve Çocuğu” heykelleri. (İlginçtir; Aksoy’un şaheseri, yıllar sonra da kimi çevrelerce ‘ucube’ olarak nitelendirilecek ve çeşitli saldırılara maruz kalacaktı. “El” ise, siyasi otoritelerin keyfi uygulamaları sonucu zaman zaman karanlık depolara hapsedilse de, geçtiğimiz yıllarda özgürlüğüne kavuştu.)

Toprağa gömülen kitapların ve gecenin bir vakti bilinmez bir yolculuğa “götürülen” mahalle gençlerinin ardından şaşkınlıkla bakakaldığım ve babamın “soran olursa ‘Ekmek Partisi’ni tutuyoruz diyeceksin!’ telkinleriyle sona eren çocukluğumun ilk gençliğe doğru yol aldığı yıllar geldi sonra… 1985 sonbaharı, Portakal’la zayıflamış olan bağlarımı güçlendirmek için iyi bir fırsattı ki, ben de binlerce Antalyalı gibi, Ödül Töreni’nin yapılacağı Atatürk Şehir Stadyumu’nun yolunu tuttum amcamlarla birlikte.

Sonraları (ve belki de o geceden sonra) terk edildi o uygulama; eskiden tören öncesinde sahanın ortasına kurulan dev perdede En İyi Film Ödülü’nü alan yapım gösterilirdi seyirciye. Ne var ki, o yıl ödül alan Dul Bir Kadın,  perdede görünmesinden dakikalar sonra, -dönemin moda deyişiyle “müstehcen” sahnelerden olsa gerek- amcama ecel terleri döktürmeye başlamıştı. Yengemin bir ara eliyle gözlerimi kapamaya çalıştığını bile hatırladığım geceden aklımda kalan diğer şey, sunucu Cemile Kutgün’ün tüm uyarılarına karşın bir süre önce başlayan protestoların hemen hiç dinmemesiydi.

Eşinden henüz boşanan bir kadının gönlünü bir playboy’a kaptırması ve ikilinin (sonradan üçlü!) cinselliklerini özgürce yaşamasını konu alan Atıf Yılmaz filmi; aslında 12 Eylül karanlığının hemen sonrasında ortaya çıkan ve “kaçışın” zorunlu duraklarından sayılan kadın filmlerinin tipik örneklerindendi. Bugün, sosyal yaşamdaki değişimin dikkate değer bir yansıması olarak da nitelendirebileceğimiz film, o değişimi reddeden ve kendisine sunulanı ahlaki değerlerine daha da yaslanarak tepkiselleştiren bir topluluğun duvarına çarpmış, tuzla buz olmuştu. O gün öfkeli haykırışlara muhatap olan, yakın geleceğin öznesi olacak ve bu direnç, mazideki hoş bir seda olarak kalacaktı. (Bkz: Muhsin Bey)

Sonra mı?… Kırık dökük anılara sarınmış çocuk yürek; uçurtmayı vuranları gördükçe biraz daha büyüdü, tabutunda bile gol atmaya çalışanlarla uçarılaştı, Büyük Adam‘ın hiç de küçük olmayan sevdasına aşık olup Uzak‘la ne çok yabancılaştığını anladı… Ama bana sorarsanız, -kimi zaman kendisine dahi itiraf edemese de- her şeyin başladığı noktaya geri dönüp Âzem’i aradı.

Hemen hepimiz gibi…

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin