Bir yönetmenin günlüğü: Aynadan Yansıyan Hatıralar – Erden Kıral

Ülkemizde çeşitliliği giderek artan sinema kitaplarında örneklerine yeterli ölçüde rastlayamasak da, Batı’daki anı birikimi, yedinci sanatın tarihine ilişkin yazınsal kaynakların temel taşları arasında yer alır. Arşivine ve sinemasal geleneğine sahip çıkma kültürünün doğal yansıması olarak kabul edeceğimiz biyografi / otobiyografi, söyleşi ya da anı derlemelerinden oluşan bu kitaplar, kimi zaman -doğası gereği- sübjektif bir bakışı barındırsalar da, hem tartışma zeminini, hem de tarih bilincini “sıcak” tutmayı başarırlar.

Tuncer Çetinkaya

Söz konusu, yüzüncü yılına yaklaşan sinemasının doğuş yılları konusunda dahi “hafıza kaybına uğramış” bir ülke ise, belirtilen türdeki kaynakların ortaya konmasının ne kadar önemli olduğu bir kez daha anlaşılabilir. Bir başka deyişle, geçtiğimiz günlerde Agora Kitaplığı tarafından okurla buluşturulan Erden Kıral’ın Aynadan Yansıyan Hatıralar‘ı tüm bu nedenlerden ötürü önemli ve takdir edilmesi gereken bir çalışma.

Sekanslardan Oluşan Hayat

Bertolucci’nin “Hayatımız sekanslardan oluşur, sahnelerden oluşan sekanslardan söz ediyorum. Dolayısıyla sinema hayata benzer” sözleriyle açılan “Hatıralar”ın başlangıcında sinemanın, Güzel Sanatlar Akademisi’ndeki “Kulüp Sinema 7” sayesinde dikkatini çektiğini belirten Kıral, Sami Şekeroğlu ve sinefil arkadaşlarını anarak günlüklerine giriş yapıyor. Setle tanışması ise 1965 yılında, Bilge Olgaç’ın Krallar Kralı sayesinde gerçekleşiyor. Bu film, aynı zamanda Erden Kıral’ın yaşamında -olumlu ve olumsuz anlamda-büyük yer tutan Yılmaz Güney’le tanışma anlamına da geliyor. Çirkin Kral’la yaşanan birkaç heyecanlı serüvenin ardından, yönetmenin bir “okul” olarak adlandırdığı Osman Seden günleri başlıyor. Takvimler 1968’i gösterdiğinde ise Kıral filmografisinin ilk ürünü olan ve sıkıyönetim günlerinde “kaybedilen” orta metrajlı Kum Çiçeği geliyor. Kadir İnanır’ın da ilk filmi olan Kum Çiçeği‘nin sermayesi ise Kıral’ın evindeki halı!

Yeşilçam’ın yıpratıcı günlerinin ardından, reklamcı olmayı düşünen Kıral’ın yolunun Güney’le ikinci kez kesişmesine Umut neden oluyor. Ne var ki Kıral, Yılmaz Güney’in bu film için asistanlık önerisini reddediyor.

Kitapta önemli bir yer tutan Yılmaz Güney’e eleştirel bakışın ilk ipuçlarına da Umut noktasında rastlamak mümkün. Kıral, yönetmenin bu filmle çok büyük bir enerji getirdiğini vurgulamasına karşın, ardında bir ekol bırakmadığını iddia ediyor. Üstelik tam da o dönemde dışa açılan sinemamızın Avrupa’da “Türk Sineması = Yılmaz Güney” şeklinde bir denklemle karşılaştığını belirtiyor.

Güney’le Kesişmeler

Paris günlerinin ardından Yılmaz Güney’le yeni bir kesişmeye, Çirkin Kral’ın Kayseri Cezaevi günlerinde tanık olduğumuz bir dönemin ürünü, 70’lerin hayli ses getiren “Güney” dergisi oluyor. Dergiyi çıkaran ekibin başında yer almayı kabul etmesi, Kıral’ın önceki bölümde vurgu yaptığımız Güney eleştirilerini bir kez daha kuşkuyla karşılamamıza neden olurken, bir süre sonra bu sürecin de fırtınalı bir ayrılıkla noktalandığına tanık oluyoruz.

İlk uzun metrajlı filmi olan Kanal‘ı 1978’de çeken Kıral, yapıma ilişkin anılarına kısaca yer verirken, kitabın en önemli bölümlerinden biriyle Bereketli Topraklar Üzerinde başlığı altında karşılaşıyoruz. Avrupa Film Festivali’nden ödül almasına karşın ülkede yasaklanan ve “kaybedilen” filmin 30 yıl sonra tekrar bulunmasının öyküsü, demokrasi serüvenimizi algılamak adına da büyük önem taşıyor.

Çalkantılı dönemlerin ve “Güney” projesi sonrasındaki kırgınlıkların ardından Yılmaz Güney’le son buluşma anlamına gelen Bayram‘ın (filmin adı sonradan Yol olacaktır) yer aldığı bölüm, olasılıkla “Hatıralar”ın en tartışmalı sayfalarını oluşturuyor. İkilinin İmralı Yarı Açık Cezaevi’nde bir araya gelmeleriyle başlayıp, filmin çekim günlerine ve sonrasında da Kıral’ın projeden “el çektirilmesine” uzanan anılara göre yaşananların sorumlusu, Güney’in yakın çevresini oluşturan insanlar ve sanatçının bildik öfkesi.

Kıral’ın “yaşamımın en karanlık dönemiydi” şeklinde nitelendirdiği günler, yönetmenin eşi Tezer Özlü’nün desteği sonucu Hakkâri’de Bir Mevsim‘in hazırlıklarına girişilmesiyle aydınlanıyor.

Ayna, araya sıkışan ve ilginç bir deneyim olduğunu anladığımız Hanna Schygulla merkezli Hollywood serüveni, Av Zamanı, ortak bir proje olup başarısızlıkla sonuçlanan Av Hikayeleri ve Avcı, kitabın sonraki bölümlerini oluşturuyor. Yönetmenin Türkiye Sinema Konseyi çalışmalarından izlenimleri ise sonraki bölümün çatısını oluşturuyor; ama burada dikkat çeken en önemli durağın, bir kez daha Yılmaz Güney’i kapsayan Yolda adlı film olduğunu söyleyebiliriz.

“Nefret Aşkı”

Yılmaz Güney’le arasındaki ilişkiyi bu sözlerle tanımlayan Erden Kıral, sinemasına hayran olduğu; ancak davranışlarını eleştirmekten geri durmadığı Güney’i, “bütün yanlarıyla göstermek” iddiası taşıyan Yolda‘yı 2005’te gösterime sokmuştu. Özellikle Fatoş Güney’in tepkisiyle karşılaşan filmin savunması ve yaratım sürecine ilişkin değerlendirmeler, bu bölümde ayrıntılı; ancak “tek yanlı” olarak yer alıyor.

Güney’in açtığı yolda, kimi başarılı denemeleriyle sinemamıza özgün yorum kazandıran yönetmenlerden olan Erden Kıral’ın bir solukta okunan anıları, girişte belirttiğimiz çerçeveden incelendiğinde önemli bir boşluğu doldurmuş gibi görünüyor. Sanatçının bilinçli tercihinin ürünü olarak, uzun ve ayrıntılı bir metinden ziyade kısa hatırlamalar çerçevesinde ilerleyen metnin, iskeletini oluşturan Yılmaz Güney’li bölümlerin, Kıral’ın son derece başarılı olduğu Bereketli Topraklar Üzerinde ya da Hakkâri’de Bir Mevsim‘den çok daha geniş bir alana yayılmasını ise “Yönetmenin Kurgusu” olarak nitelendirebiliriz (!).

Son olarak, girişte sözünü ettiğimiz ve doğal karşılanması gerektiğine vurgu yaptığımız “sübjektiflik” olgusunun “makul” sınırları aştığı kimi durumları özetlemek gerekebilir:

Kitapta Kıral filmografisini oluşturan filmlerin pek çoğuna ilişkin (tamamı olumlu) eleştiri ve söyleşilere rastlamak mümkün. Burada yönetmenin filmlerini “doğru okuduğuna” inandığı yazarların analizlerine ya da söyleşilere yer vermesi doğal görünebilir; ancak, sözgelimi Avcı’yı kapsayan sayfalarda eleştirmenlerin bir kısmının kibirli ve mazoşist olarak nitelendirmesi bir tezat oluşturuyor. Kıral, bunun yanıtını aynı bölümde veriyor ve Henri Levy’nin sözlerine atıfta bulunarak “Ödünsüz de olsa eleştiri, her şeyden önce sevme sanatıdır” diyor. Bu geçerli söylem, seçilen eleştiri örneklerine bakıldığında, Kıral için “filmlerini seven eleştiriyi seçme” noktasına dönüşüyor.

Benzer şeyler, Yolda filmi genelinde sürekli sözü edilen Fatoş Güney’in öfkesi için de söylenebilir. Bu bölümde Fatoş Güney’e sürekli yanıt verilir ve film savunulurken, Güney’in ortaya koyduğu eleştirilere rastlamak ne yazık ki mümkün olmuyor.

Akad, “Umut” için Ne Düşündü?

İncelememizi önemli bir notla tamamlayalım: Kıral’a göre Onat Kutlar, Şakir Eczacıbaşı, Hüseyin Baş ve Lüfti Akad, Umut‘un ön gösteriminden sonra filmi değerlendirirken, Akad, Kutlar’ın coşkusuna çekimser yaklaş“mış” ve “Belgesele benziyor” ifadesini kullan“mış”. Bu, önemli bir iddia gibi görünmekte; çünkü pek çok sinemasal kaynak, filmin Sinematek’in Mis Sokak’taki ilk gösteriminden sonra, Usta’nın Güney’i kucakladığını ve coşkuyla “Bu bizim ilk gerçekçi filmimizdir!” dediğini yazmakta.

Erden Kıral

Aynadan Yansıyan Hatıralar – Benim Sevgili Günlüğüm

Agora Kitaplığı, 224 sayfa

 

 

 

 

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin