Bu hafta Vizyona Giren Filmler (11 Mart 2011)

Dört yerli filmin vizyona girdiği bir haftadayız. Gölgeler ve Suretler nitelik bekleyen seyirciye, Kolpaçino: Bomba ise arabasını yenilemek isteyen yapımcıya hitap ediyor. Ecnebi filmler içinde İki Kadın, Bir Erkek, Oscar’da oyunculuk dalında aldığı adaylıklarla dikkat çeken bir film, ama lezbiyen ebeveynlerden muhafazakar bir aile filmi çıkarması daha öne çıkıyor. Haftanın filmi ise Bir Avuç Deniz… Şaka şaka!

Bir Avuç Deniz 

Yönetmen: Leyla Yılmaz

Senaryo: Leyla Yılmaz

Oyuncular: Berrak Tüzünataç, Engin Altan Düzyatan, Zeynep Özder, Ahu Yağtu, Tuğrul Tülek, Can Gürzap, Ayda Aksel

Yapım: 2010, Türkiye

Onu nâdide bir orkide gibi özenle büyütmüş anneciği Rana Hanım’ın ve koskoca resim sanatını perspektif tekniğine indirgeyerek, ‘sanatta’ mutluluğu erkenden yakalamış ressam babası Cengiz Bey’in hasretine dayanmak suretiyle, ecnebi memleketlerin en iyi mekteplerinde okumuş Mert, yakışıklı olduğu kadar zengin, ana kuzusu olduğu kadar da çapkın bir oğlandır..

Onu bu kez, kendisinden daha zengin olan arkadaşı Bora’nın teknesinde, derinlerden bir yerden gelmekte olan (tam yerini kestiremediğim için özür dilerim) gayet etkileyici sesiyle, kız arkadaşı Dilek’e şiirler okurken görürüz..

Hem bu ilahi sesten, hem şiirden, hem de karşısındaki bu fazlasıyla yakışıklı orkideden büyülenmiş kızcağız, ‘gözüne ışık yemiş tavşan’ misâli hayallere dalmıştır..

Oysa, ‘eli işte gözü oynaşta’ oğlanın oynar başlıklı ilgisi, Fok Badem misali kendini tekneye atıvermiş, fettan felsefeci Deniz (Berrak Tüzünataç)’e yönelmiştir bile.. (Deniz diyorum, bir avuç diyorum.. Anladın sen!)

Mert (Engin Altan Düzyatan), sevgilisinden daha zengin, daha güzel ve daha filozof bu kızı görür de niyeti bozmaz mı? (Bir saptama: Şeytana uyar da bu filmi görürseniz eğer siz de iman edeceksiniz ki bu filmde herkes bir diğerinden daha zengin, daha güzel, daha yakışıklıdır sayın okuyucu.. Ben gördüm ve ikna oldum.. Duyurulur.)

Senarist-yönetmen Leyla Yılmaz‘ın bu ilk filmini yaparken neyi amaçladığını hiç anlayamadım.. Tamam, ortada, aşk üçgeni etrafında gelişen bir hikâye var ama bunun, ne istikamette ve ne şekilde ilerleyeceği hususu tamamen, kamera önü ve de arkasındakilerin doğaçlamalarına bırakılmış gibi.. Ortada bir deneysellik belirtisi de yok ki, “Hımm..Hanfendi sanat yapmış galiba” diyelim..

Senaryoyu da kendi yazmış bir yönetmenin, hem de ilk filmini çekmeden önce ne yapacağına karar verememiş olması, acı bir durum.. Tahminimin aksine, bu tuhaf vaziyetin bir yönetmen kararı sonucu oluşması daha da feci tabii..

Sonuçta görülür ki, senaryo ve yönetimdeki açıklara, diyalogların absürtlüğü de eşlik edince, sürekli komik durumlara düşen kahramanların, sarf ettikleri her ‘ciddi’ replik -hiç de arzu etmeyecekleri biçimde- seyircilerin kahkahalarına neden olur..

O değil de, filmin geneline hâkim olan, zenginlik ve burjuva özentisi kokulu o atmosfer neydi yahu!?

Kullanılan mekânlar ve dış çekimlerde tercih edilen bütün açılar öylesine ayarlanmış ki koskoca İstanbul’da Türkçe adı olan ‘sıradan’ bir mağaza veya ‘fakir’ Türkiye’yi çağrıştıracak herhangi bir görüntü kadrajın köşesinden dahi içeriye sızamamış.. Adeta New York zenginliğini alabildiğine kullanan bir Hollywood yapımı havası veren bu titiz çekimler için filmin teknik ekibine, ilgililer bir ödül vermeli bence..

Son olarak diyeceğim şu: Sahneler arasında her anlamda kopukluk hissedilen Bir Avuç Deniz, sinema filminden ziyâde, şaşaalı bir Tv dizisinin özet yayınını andırıyor..

[ Numan Serteli ]

Gölgeler ve Suretler 

Yönetmen: Derviş Zaim

Senaryo: Derviş Zaim

Oyuncular: Osman Alkaş, Hazar Ergüçlü, Popi Avraam, Settar Tanrıöğen, Buğra Gülsoy, Erol Refikoğlu, Ahmet Karabiber, Nadi Güler

Yapım: 2010, Türkiye, 116 dk.

Kıbrıs adası, 1960 yılında seksen yıllık İngiliz hegemonyasından çıkarak, Kıbrıs Cumhuriyeti adıyla bağımsızlığını ilân eder belki, ama Türkler ve Rumlardan oluşan iki ayrı halkın arasında başlayan düşmanca gerginlik zamanla yükselerek, 1963’te zirveye tırmanır..

Adaya -genel olarak- ayrışmadan dağılan iki halktan daha kalabalık olan Rumların, bir yandan Yunanistan’ın fişteklemesi, öte yandan, bu türden gazlara ezelden meyyâl Rum milliyetçilerin faşizme dönüşen hâllenmeleriyle olaylar kızışır ve azınlıktaki Türklere yönelik baskı giderek ağırlaşır..

İşte bu dönemde, Rumlarca yakılıp yıkılan köylerinden zorlukla kaçan Karagözcü Salih (Erol Refikoğlu) ve kızı Ruhsar (Hazar Ergüçlü), amca Veli (Osman Alkaş)’nin köyüne sığınırlar..

Eski bir münâkaşadan araları bozuk olan iki kardeş, ömürlerinin sonuna doğru gerçekleşen bu zorunlu beraberlikten memnundurlar ama, tüm adayı sarmakta olan ‘kanlı yangın’ o köye de ulaşmakta gecikmeyecektir..

Gölgeler ve Suretler, Derviş Zaim‘in Cenneti Beklerken ve Nokta ile başladığı ‘Geleneksel Türk Sanatları’ ile kaynaşarak film oluşturma projesinin, gölge oyununa, yâni Hacivat ve Karagöz formuna denk geliyor..

Tersini söylemenin mümkün olmadığı, “Halkların kardeşliğinin düşmanlığa dönüşmesi an meselesidir.. Malum körüklemelerin yanı sıra, ekonomik çıkarlarla da alevlenen milliyetçilik, bunun için en ideal ortamı sağlar,” mealindeki tezi, iyi bir işçilikle görselleştiren Gölgeler ve Suretler, 1963 Kıbrıs çatışmalarını konu alan ilk film olma özelliğiyle de önemli..

Bütün oyuncuların görevlerini lâyıkıyla yaptığını söyleyebilirim; ancak, karakteri en iyi çizilmiş kahramanlardan Osman Alkaş‘ın mükemmel oyunculuğundan özellikle bahsetmemek haksızlık olurdu..

Filmin sonlarına doğru, bir kıvılcımın yangına dönüşmesindeki, kısa ama trajik sürecin başarıyla resmedildiğini de ekledikten sonra, şu yazıya bir ‘muhalefet şerhi’ koymazsam eğer eksik kalırdı..

Ben diyorum ki, Zaim‘in iyi deyu nitelendirdiğim filmlerini bile, mükemmel olmaktan alıkoyan bir şeyler hep olmuştur, bunda da var.. Filme adını veren ve -anladığım kadarıyla- yapıtın özünü oluşturması öngörülmüş soyut ‘gölgeler ve suretler’ kavramı ile ‘somut’ hikâyenin gerektiği kıvamda yoğurulamamış olmasını, bu eksikliğin asıl nedeni olarak görüyor ve üzülüyorum..

Başka bir yazının konusu olmaya lâyık bu derin mevzuya, bir vizyon tanıtımı konsepti içinde açıklık getirmeye çalışmanın anlamsızlığını da göz önüne alarak, huzurlarınızdan saygıyla ayrılıyorum..

[ Numan Serteli ]

Kolpaçino: Bomba 

Yönetmen: Şafak Sezer

Senaryo: Şafak Sezer, Kaan Ertem, Suat Özkan, Serkan Şengül

Oyuncular: Şafak Sezer, Aydemir Akbaş, Kemal İnci, Ali Çatalbaş, Serkan Şengül, Ebubekir Öztürk, Melis Tuğba Türk, Arzu Yanardağ, Kadir Kandemir

Yapım: 2011, Türkiye

Özgür (Şafak Sezer) zengin bir ailenin evladıdır. Ancak hayatından memnun değildir. Ne cimri babasından destek görmekte, ne de zengin kayınpederinden… Özgür’ün geçmişten gelen sevgilisi olan Şale (Arzu Yanardağ) çıkaracağı albüm için maddi destek beklemektedir. Bu desteği bulamayınca Özgür’ü, gizlice çektiği bir şantaj kaseti ile tehdit eder. Kalbi kırık bir kadının ’kadınca’ intikamı gibi görünen bu durumun arkasında aslında çok büyük hesaplar vardır.

Özgür bu durumdan çıkabilmek için kolpaçı arkadaşları Sabri (Aydemir Akbaş) ve Tayfun’dan (Ali Çatalbaş) yardım ister. Kendisine çok güvenen bu ekip, Özgür’ü kurtarmaya çalışırken, kendilerini daha büyük belaların içinde bulurlar…

Saklı Hayatlar 

Yönetmen: Ahmet Haluk Ünal

Senaryo: Ahmet Haluk Ünal

Oyuncular: Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Laçin Ceylan, Zerrin Sümer, Ahmet Mümtaz Taylan

Yapım: 2010, Türkiye

“Türkiye’nin tüm saklı hayatlarını örnekleyen Alevi kimliğinin dramı, Sünni çoğunluğun da trajedisidir” diyen yönetmen ve senarist A. Haluk Ünal’ın bu filmi “Birbirimizin acılarını hissedemezsek yaralarımızı saramaz, iyileşemeyiz” düşüncesiyle yola çıkıyor. Filmin başrollerinde Ceren Hindistan, Yusuf Akgün, Lâçin Ceylan, Zerrin Sümer, Ahmet Mümtaz Taylan gibi güçlü ve seyircinin iyi tanıdığı oyuncuların yer alıyor.

1980’de Çorum katliamı sonucu İstanbul’a göç eden bir Alevi ailenin hikâyesinden yola çıkan Saklı Hayatlar, sıradan insanların yaşadığı kimlik çatışmalarının yol açtığı gerçek bir trajediyi anlatıyor.

Sevimli Hayvanlar
Konferenz der Tiere 

Yönetmen: Reinhard Klooss

Senaryo: Reinhard Klooss, Holger Tappe

Orijinal seslendirme: Billy Beach, Jim Broadbent, James Corden, Nicola Devico Mamone

Yapım: 2010, Almanya, 93 dk.

Aralarında Miki Fare’yi göremedim ama Tazmanya Canavarı gibi, bir sürü çizgi filme kahraman olmuş ya da olmamış bilumum hayvanların tarihi toplantısına hoş geldiniz..

İklim değişikliği sonucunda buzulların eridiği kuzey kutbundaki evini yitirmiş Kutup Ayısı ile Fransız züppesi havalarındaki bir Horoz gibi -birbirleriyle alâkasız- ‘numunelik’ hayvanları, duşu ve naylon perdesiyle tam takım bir banyo küvetinin içinde okyanusu aşarlarken gördüğümde, içimden “Eyvah!” dedim ama artık çok geçti..

Bu arada, insanların hoyratlığı sonucu çıkan büyük yangınlarla Avustralya kavrulmakta; Türlerin Kökeni’nin sırlarını, evrimin ayak izlerini saklayan Galapagos Adaları, petrol sızıntılarıyla kararmaktadır..

En son küvette bıraktığımız hayvan arkadaşlarımızı, Afrika’nın pek geniş savanalarında görünce anladık ki eksantrik teknenin yolculuğu gayet başarılı geçmiştir..

Yazları yağışlı, kışları kurak geçen bu tropikâl alanların ve dolayısıyla da orada yaşayan hayvanların da sorunu büyüktür ve buna neden olanlar yine insanlardır..

Savanaların susuz mevsimlerinde hayat kaynağı olan ırmağın önüne dikilen koca baraj, birleşip de güçlü olmanın yollarını arayan hayvanların ilk hedefidir..

İnsanların çevreyi kirleterek, doğayı keyfince kullanarak tetiklediği iklim değişikliğiyle ve doğal kaynakları tüketmesiyle meydana gelen olumsuz ortamda, birçok hayvan türünün yok olmasına dikkat çekmeye çalışan filmin bu misyonuna saygı duymamak ne mümkün.. Ancak, bu Alman malı film, ‘idare eder’ animasyon görüntü kalitesine karşın, baştan savma senaryosu ve delik deşik dramatik yapısıyla, orta seviyeden Amerikalı örneklerinin bile yanına yaklaşamıyor.. Kaldı ki bütün bu kötülemeyi, cümle hayvanların, Birleşmiş Milletler’e yaptıkları o ‘akla zarar’ çıkarma harekâtını görmemezlikten gelerek yapıyorum..

Çocukluğumuzdan beri yapıla yapıla eskimiş çizgi film numaralarını bir bir tekrarlayan Sevimli Hayvanlar, büyükleri asla tatmin etmeyecek, en fazla ilkokul seviyesindeki çocuklara hitap edebilecek, sıradan bir yapım.. Zaten, afişinin tepesine kocaman harflerle, “Mehmet Ali Erbil’in sesiyle” yazmalarından da anlıyoruz ki gösterime sokanlar da filmlerinden pek umutlu değiller..

[ Numan Serteli ]

İki Kadın, Bir Erkek
The Kids Are All Right
 

Yönetmen: Lisa Cholodenko

Senaryo: Lisa Cholodenko, Stuart Blumberg

Yapım: 2010, ABD, 104 dk.

Oyuncular: Mia Wasikowska, Mark Ruffalo, Julianne Moore, Josh Hutcherson, Annette Bening, Yaya DaCosta, Amy Grabow, Rebecca Lawrence

Sundance Film Festivali’nde büyük beğeni toplayınca Oscar’a kadar uzanan film, suni döllenme ile iki çocuk sahibi olan lezbiyen bir çiftin kurduğu ailenin, sperm bağışlayıcısı genetik babanın hayatlarına dahil olmasıyla gelişen olayları aktarıyor. Paul (Mark Ruffalo), Jules (Julianne Moore) ve Nic (Annette Bening) arasındaki üstü örtülü gerilimin boşalmasını sağlayan bir fünyeye dönüşüyor. Jules’un Nic’i Paul ile aldatması ise aileyi dağılmanın eşiğine getiriyor.

Filmde tasvir edilen aile, ebeveynler lezbiyen bile olsa, geleneksel bir Amerikan çekirdek ailesi. Çok çalışması, stresini içkiyle bastırması, kuralcılığı, eşine karşı duyarsızlığı ile Nic klasik bir baba rolünü üstlenmiş, Jules’a ise ailesi uğruna hayallerinden vazgeçen, duyarlı, ilgi ve şefkat eksikliği hisseden anne rolü düşmüş. Paul’ün ortaya çıkışıyla tetiklenen olaylar sırasında sürekli vurgu yapılan şey ise ailenin kutsallığı. Ancak bu aile muhafazakar aile değerlerine bağlılığı ile şekilleniyor. Böylece kendisi de lezbiyen olan yönetmen Lisa Cholodenko, eşcinsel evliliklerini bir tehdit, toplumsal yıkımın başlangıcı olarak gören sağ cenaha “Sakin olun, The Kids Are All Right (Çocuklar İyi), çünkü ebeveynleri eşcinsel bile olsa bu aileler sizinkiler gibi,” diyerek eşcinselliği normalleştirmeye çalışıyor.

Eşcinselliği doğuştan gelen bir cinsel tercih olarak gördüğüm için, eşcinsellerin muhafazakar ve gerici toplum yapılanmalarına sistematik bir eleştiri getirmelerini beklemiyorum, çünkü böylesi bir tavır cinsiyetlere maledilemez. Ancak onlardan geleneksel aile yapısını tekrarlamalarını beklemek büyük bir ideolojik ikiyüzlülük. Çünkü o zaman iki kadının ya da iki erkeğin ilişkilerinde anne-baba rollerini paylaşmaları gerektiği sonucu çıkar. Bu durum eşcinselliğin kendine has doğasının inkarı demektir.

Lisa Cholodenko‘nun sırf lezbiyen olduğu için bir anarşist ya da sosyalist olması gerekmiyor. Bir lezbiyen olarak en ateşli şekilde kapitalizm ve muhafazakarlık propagandası yapabilir. Ama kendi doğasını hiçe sayarak egemen ideolojiye kapılanması karşısında oyunculukların başarısına methiyeler düzerek filmini değerlendirmemizi beklemesin.

[ Deniz Akhan ]

 


[poll id=”141″]

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin