Engin Ardıç: “Bunu yazın lütfen, önemlidir…”

“Kimsenin ekibinde olmadım. Libero oynadım hep. Buna rağmen nasıl başardım? Belki Tanrı koruyor. Belki yazılarım gerçekten etkili oluyor, belki kitlem beni ayakta tutuyor, yıkılmıyorum. MİT ajanı değilim, derin devletle ilgim yok, bir partinin adamı değilim.”

Engin Ardıç… Lafını esirgemeyen; dolambaçlı yolları sevmediğinden diyeceğini adrese en kısa yoldan ulaşacak şekilde söyleyen; Osmanlılığıyla, İstanbulluluğuyla övünen; tabularla uğraşmaya, ezberleri bozmaya bayılan; “Kral Çıplak” deme fırsatlarını kaçırmayan, kısacası kalemine gaddar bir köşe yazarı. Seveninin de ve azımsanmayacak nispetteki nefret edeninin de buluştuğu nokta: onun günümüz basınında bir ekol olduğu… (Ekim 2006)

 Ege Görgün (Landlord)

Bu memleketin en sevdiğim şeylerinden biridir berber geyikleri. Belli ki Engin Ardıç da çok seviyor bunu. Zaten diyor ki, “Bu bizim berberlerde yapılan geyikler Stockholm berberlerinde yapılsın, İsveç’te intihar seviyesinde düşüş yaşanır.” Bu zekice saptama Ardıç‘ın çok meşhur bir yönünü daha açık ediyor. Bilmeyenlerin nasiplenmesi, bilenlerin de hafızasının tazelenmesiyle sonuçlanan E. Ardıç malumatfuruşluğuyla bu şekilde bizzat tanışıyoruz. Gerçekten bu Kuzey ülkesinde 2. Dünya Savaşı sonrası intihar vakaları ciddi biçimde arta gelmiştir. Ardıç’a göre bunun sebebi feci halde yalnızlıktan mustarip olmaları, her daim soğuk ve karanlık olan kasvetli hava… Eğlenceli bir sohbet sırasında edinildiği için bir ömür boyu bizde kalacak bir malumat. Bu tam Engin Ardıç‘ın sonuna kadar savunduğu tezlerden birine denk düşüyor zaten. En entelektüel bilginin bile uygun ve eğlenceli bir dille herkese öğretilebileceği iddiası bu. Hatta bu tür bir televizyon programı yapmaya da çok istekli Ardıç (uygun ücret karşılığında bittabi!). Picasso‘yu, Bergman‘ı, Beethoven ya da Dostoyevski‘yi halk diliyle, eğlenceli ve aydın “snob”luğundan zerre kadar nasibini almamış bir şekilde, insanlara anlatabileceği bir kültür-sanat programı… Bu cümleye İngilizce bir kelime kattığım için Ardıç‘tan küfrü yeme olasılığım kuvvetle muhtemel. Böyle yapanları sevmediğini söylemişti çünkü. Ben de sevmem üstelik. Hiç hazzetmediğim o “Beyaz Türklere” mi öykünüyorum nedir? Bu arada Ardıç bu “Beyaz Türk” tabirini sevmediğini de özellikle belirtiyor. Beyaz Türkler… Konuşmayı çok istediğim bu konunun çevresinde dolanıyoruz ama bir türlü mevzunun gözüne giremiyoruz. Tabirin kastettiği profili bir şekilde ortaya koyamıyor, bu konuda fikir birliğine varamıyoruz çünkü. Bu çokça benim beceriksizliğim, biraz da Engin Ardıç‘ın konuya mesafeli durması sanki. İkinci kısımla ilgili olarak yanılıyor olabilirim.

 “Türk basınında tüm melanetler onun zamanında başlamıştır. Asparagas olayını başlatan Haldun Simavi’dir. Yatacak yeri yoktur. Çok büyük günah işlemiştir. İsterse buyursun beni mahkemeye versin.”

Engin Ardıç‘la 15 günde bir tekrarlanan saç-sakal-vesaire ritüelinde sohbet etme fırsatı yakalıyoruz. Daha doğrusu bu mekanda 15 günde bir tekraralanan geyik muhabbetine biz de sızıyoruz. İşin ilginci vazgeçilmez olmasına rağmen, Bağdat Caddesi’ndeki Salim Berber, Engin Ardıç‘ın “favori berberi” değil. Bunu da aynen söylüyor Salim’e. “Senden çıkıyorum favorilerimi başka berberde düzeltiyorum” diye takılıyor. Sonra bize dönüp, “çok iyi berberdir ama favorileri bir türlü tutturamaz,” diyor. Salim’in yüzünde “Ne yapalım, düştük bir kere diline üstadın, çekeceğiz” ifadesi. Salim’in durumunu daha iyi anlamanız için, gereksiz ama yine de hatırlatayım: Türkiye’nin en sert, en agresif kalemi olarak nam salmış birinin dili söz konusu olan. Kalemle dil arasında ne kadar fark var diye merak ediyor değil mi hemen insan? Ben de zaten bu soruyla basıyorum teybin rec düğmesine.

Bir yazarla yazısını yan yana koyduğunuzda, şöyle olur çoğu zaman; “Yahu bu yazı bu adamdan mı çıkmış?” Ya da, “Bu adamdan çıka çıka bu yazımı çıkmış?” Siz yaşadığı gibi yazan, yazdığı gibi yaşayan biri misiniz?

Duygusal ve fevri bir adam olduğum için hep içimden geldiği gibi davrandım ve aynı şekilde de yazdım. Bilinçli olarak ikisini birbirine uydurmaya çalışmadım ya da uyuyor mu diye endişelenmedim. Ama düşündüğüm zaman ikisinin uyum içinde olduğunu söyleyebilirim. Konuşma üslubum yazılarımda kullandığım üsluptur. Şimdi kendimi emekliye ayırdım ama zamanında çok serserilik yaptım, yazılarıma bunun yansıması var biraz. Artık daha mazbut bir yaşamım var, daha fazla okuyorum. Onun izleri de var yazılarımda.

“Hıncal 22 yaşında bir kızla pozlar verdi, alnında öpücük, ruj iziyle resimler çektirdi. Bu bir köşe yazarı için doğru davranışlar değil ama onun yazıları da aynı havada ya da hafiflikte olduğu için bu aykırı kaçmadı.”

Peki sizin pozisyonunuzda biri için böyle bir paralellik zaruri midir?

Bilemiyorum, sonuçta herkesin hayatı kendini ve yakınlarını bağlar. Belirleyici olan yazıdır okuyucu açısından. Köşe yazarı yazılarından sorumludur. Tabi komik olur, sigara içmeyin deyip günde beş paket sigara içiyorsa. Falso da yapmamak lazım. Hıncal 22 yaşında bir kızla pozlar verdi, alnında öpücük, ruj iziyle resimler çektirdi. Bu bir köşe yazarı için doğru davranışlar değil ama onun yazıları da aynı havada ya da hafiflikte olduğu için bu aykırı kaçmadı. Ben yapsam kaçardı. Zaten genellikle yazarlarla tanışmamakta yarar vardır çünkü bu çok hayal kırıklığına uğratabilir insanı. Pitigrilli demiş, “Bir mizah yazarıyla tanışmayın, üzülürsünüz,” diye. Hikayeleri insanları gülmekten kırıp geçiren Aziz Nesin, çok ters bir adamdı mesela. Son tahlilde ürettiği iştir mühim olan. Çelişkili de olabilir, uyumlu da olabilir. Bir kural yoktur. Ama bende uyum olduğu kanaatindeyim.

“Seda Sayan’ın programıyla, Erman Toroğlu programı arasında temelde bir fark yoktur. Biri kadına, biri erkeğe ama ikisi de alt tabakaya eder.”

Kariyer olarak söylüyorum, ağzında gümüş kaşıkla doğanlardan değilsiniz. En alttan başladınız gazeteciliğe…

En alttan değil ortadan başladım. Ama çilesini ben de çektim bu mesleğin. Somut örnek vermek gerekirse… Bunu lütfen yazın, aldığım parayı kıskanan gençler bilsinler. Çok kişi bilmez, sene 1983, Dünya Gazetesi’nde dış haberler şefiyim. O zaman Bakırköy’de oturuyordum, gazeteler Cağaloğlu’ndaydı. İşe gitmek için üç yol vardı. Tren, otobüs, dolmuş… En ucuzu trendi. Dolmuşa param yetmiyordu, otobüs pahalı geliyordu, trenle gidip geliyordum. Herkes gibi yürürdüm o yokuşu. Bir paket Maltepe sigarası alır, ikiye böler iki günde içerdim. Her gün bir paket alamazdım. Bu sıkıntılardan geçerek buralara geldim. Bunları bilmeyenler, benim tepeden inme geldiğimi sananlar kıskanıyorlar işte. Kıskansınlar tabi ama bunları da bilsinler… Kariyer dışında da ağzımda gümüş kaşıkla doğmadım. Babamın eski pantolonlarıyla okula giden bir memur çocuğuydum.

Uzlaşmacı bir tavrınız asla olmadı. Hep agresif ve serttiniz. Bizim camianın kariyer basamaklarında pek tasvip edilmeyen bu özelliklerle böyle bir noktaya nasıl gelebildiniz?

Evet, Türkiye’de pek fazla olmaz bu. Ama ben başardım. Yazmam gereken, söylemem gereken her şeyi söyledim mi derseniz… Hayır. Cem Uzan’ın gazetesinde onun aleyhine yazmadım, evet. Eleştirilecek birçok yanı vardı ama onun gazetesinde onu eleştiremezdim. Aydın Doğan’ın gazetesinde Aydın Doğan’ı eleştiremeyeceğiniz gibi. Şimdi eleştirebilirim ama bu duruma düşmüş bir adamı şimdi eleştirmek de erkekliğe sığmaz. Verilebilecek bütün tavizleri verdim zamanında artık böyle bir derdim yok. Arkamda beni kollayan gizli güçler yok. Kimsenin adamı olmadım hiçbir zaman. Olma da niyetim yok. Kimsenin ekibinde olmadım. Libero oynadım hep. Buna rağmen nasıl başardım? Belki Tanrı koruyor. Belki yazılarım gerçekten etkili oluyor, belki kitlem beni ayakta tutuyor, yıkılmıyorum. MİT ajanı değilim, derin devletle ilgim yok, bir partinin adamı değilim.

Hah, Nokta dergisine girmeme Hilmi Yavuz yardımcı oldu ama hiçbir zaman onun adamı olarak bulunmadım orada. Star’a girdiğim zaman kendini Sosyal Demokrat sanan sahtekarlar o zamanlar onlarla kavgalı olduğum için “hangi ilişkilerle oraya geldi” gibisinden laflar çıkardılar. Bir ilişkiyle falan gelmemiştim, Mehmet Barlas bir gün telefon etti, yeni bir kanal açıyoruz yorumcu olarak seni düşünüyoruz diye. “Maaş kaç abi?” dedim. Sabah’tan aldığım paranın üç katını söyleyince balıklama atladım. Bu kadar basit. Kimseyi araya koşmuşluğum yoktu yani.

“Televizyona çıktığım dönemde iki koruma ve belimde çift tabancayla dolaşıyordum. Artık hiçbiri yok. Vurmak isteyen gelsin buyursun vursun diyorum!

Ekibinizle gelip gitmeniz olmadı yani hiç?

Yok tek başıma gidip geldim hep. Ama bakın bu “ekibimle gelme” hikayesi var ya… Bunu da yazın, önemlidir. Sendikanın yerini tutuyor. Biz kınıyoruz ya birinin adamı olarak geleni. Aslında bunun önemli bir boyutu var, herkes bunu kaçırıyor. Sendikanın, hani bizim bir sendikamız var ya hiçbir işe yaramayan, onun vermediği güvenceyi, iş garantisini sağlıyor. Birinin ekibindeyseniz, o bir yere gittiğinde sizi de götürüyor. Bunu bir tek Fatih Çekirge yapmadı. Herkesi ortada bıraktı.

Engin Ardıç Türkiye medyasının şu anki durumunu nasıl görüyor?

Medyanın derdi artık haber vermek, eleştiri, yorum yapmak değil. Patronun para kazanmasına katkıda bulunmak. Ya da patronun diğer işlerine destek olmak. Patronunun gazetesi patronun televizyonuna destek olmakla yükümlü görüyor kendini. Patronun kağıt fabrikasına, tavuk çiftliğine destek olmak zorunda hissediyor bazıları. Ya da militanlık yapıyorlar. Hükümetle arası kötüyse hükümeti devirmeye çalışıyor. Basın basın olmaktan çıktı. Kitle kanalları gecekondulara hitap eden müptezel gazino programlarına döndüler. Tüm gazeteleri önünüze alın, logolarını kapatıp hangisinin hangisi olduğunu anlamaya çalışın. Ayırdedemezsiniz. Magazinle ciddi haber çok birbirine karıştı. Batıda magazin gazetesi ayrı ciddi haber gazetesi ayrıdır. Bizde dış politika haberinin yanında çıplak kadın resmi yer alıyor. Benim köşemin yanında Pınar Altuğ’nun sevgilisinin bilmem nesi yazıyor.

Profesyonel boyutta sınıfta kalmış bir medya. Peki ahlaki boyutuyla bakarsak…

Bir kere asparagas çok yapılıyor. Avrupa’da yapılıyor ama bunu yapanlar belli. O gazeteyi alan asparagas okuyacağını bile bile alıyor o gazeteyi. Bizde ciddi basın da asparagas yapıyor. Bunu başlatan Günaydın’la Haldun Simavi’dir. Haldun Simavi Türk basınını katleden adamdır. Bunu lütfen yazın… Türk basınında tüm melanetler onun zamanında başlamıştır. Asparagas olayını başlatan Haldun Simavi’dir. Yatacak yeri yoktur. Çok büyük günah işlemiştir. İsterse buyursun beni mahkemeye versin.

Köylülüğe karşı müthiş bir karşı çıkışınız, eleştiriniz var. Buna rağmen bir “beyaz türk” olduğunuz da kesinlikle söylenemez.

Galatasaray Lisesi’nin ilkokulunda altı yaşında Fransızca öğrenmeye başladım. Küçükken Fransızca rüyalar görürdüm. Yine de Fransızlaşmadım. Fransa’yı severim ama Fransızları da hiç sevmem üstelik. Boğaziçi Üniversitesi’nde 18 yaşında İngilizce öğrendim. 45-50 defa yurtdışına çıkıp geldim. Ama hiç yozlaşmadım. Türküm. Ama Anadolulu değilim. İstanbulluyum, kökenim Osmanlı. Bu beni yozlaşmaktan koruyor. Sonradan okuduğum Kemal Tahir’ler de korudu, kökenimizi öğrenmemizi sağladı keza. Kökenimizi inkar edemeyiz. Etsek de bir şey değişmez zaten. Neyseniz osunuzdur. Osmanlıyız sonuçta.

Önemli konulara geçelim biraz da. Bu sene kim şampiyon olur?

Büyükler dökülüyor. Manisa iyi gidiyor ama bunu çok fazla sürdürebileceğini sanmıyorum. Fenerbahçe şampiyonluğa en yakın aday gibi görünüyor. Ben Galatasaraylıyım ama Manisa’nın şampiyon olmasını isterim.

“Bir Müslüman ismi alan Aurelio’nın sünnet olmasından yanayım. Bu benim kafamı kurcalayan önemli memleket meselesi.”

Manisa mı olsun, Galatasaray mı?

Galatasaray olsun tabi de. Bu futbolla olamaz. İyi olan kazansın diye hıyarca bir laf vardır ya. Öyle oluyor genelde. Hoş, geçen sene böyle olmadı. Futbol kalitesine bakarsanız geçen sene şampiyonluk Fener’in hakkıydı. Galatasaray’ın o şampiyonluğu “Kazanan her zaman haklıdır” diyen bir başkana sahip bir takımın elinden alması çok anlamlıydı bence. Öyle dediyse çok ayıp etmiş. Benim asıl merak ettiğim bir konu var. Bunu lütfen yazın… Mehmet Aurelio sünnet oldu mu olmadı mı ? Fenerbahçe camiası onu sünnet etmeyi düşünüyor mu? Sünnet düğünü nerede olacak? Türk olunca, Müslüman da olması gerekmiyor ki. O zaman ismini neden Mehmet yapıyor. Mehmet, Müslüman ismidir. O ismi aldıysa Aurelio’nun hak dinini kabul edip sünnet olmasından yanayım. Sünnet törenine gidip bizzat da izleyeceğim. Ve merak ediyorum sünnetçi hangi babayiğit olacak. Bu benim kafamı kurcalayan önemli memleket meselesi. Lütfen gündeme getirin.

Engin Ardıç bir futbol tartışma programında geyik yapmak ister mi?

İstemem, kızıyorum o heriflere. Seyretmiyorum zaten. Film seyrediyorum onun yerine. Onlar alt tabakaya yapılan şeyler. Geyik dediniz de… Geyik yapmak dediğim bu sohbet geleneği çok mühim bir şeydir. Toplumsal faydası olan, ruh sağlığına faydası olan bir şeydir. İnsanlar bu şekilde deşarj olur, rahatlar. Ama bunun televizyona taşınması başka mesele… Seda Sayan’ın sabah programıyla, Erman Toroğlu’nun futbol programı arasında temelde bir fark yoktur. Biri kadına, biri erkeğe ama ikisi de alt tabakaya eder. Para onlarda, yıldızlar onlarda ama nedense Fenerbahçe Avrupa’da bir türlü dikiş tutturamıyor… Yıldızların B serisi ve emekliliği yaklaşmış yıldızlar Fener’de. Türkiye’ye böyleleri geliyor. Fener’dekiler Türkiye’ye göre yıldız oluyor yalnızca. Bize gelenler bize göre yıldız yani. Yabancı futbolcuların Türkiye’ye bir yararı yok. İthalat yapılıyor yalnızca. Türkiye bir ithalat cennetine döndü futbolda. Ne oluyor? Paralar gidiyor, Türk çocuklarının önü kapanıyor.

Daha kişisel sorulara geçiyorum. Engin Ardıç’ın kompleksleri var mı?

Eskiden vardı artık yok. Küçükken fakir olduğumuz için bunu çok kompleks yapardım. Sınıfın en fakir iki çocuğundan biri bendim. Ergenlik döneminde çok çirkin bir çocuktum, bunu kompleks yapardım. 1958’de çok güzel bir çocuktum, 1966’da iğrenç görünüyordum, 1972’de tüfek gibi delikanlı olmuştum. Zaten gençliğimde bir dönem yoğun zamparalık yaptım. İnanılmaz zamparaydım. Şöyle diyeyim size, turist rehberliği yaparken, uyuyan kocasının yatağından karısını alıp odalarının banyosunda birlikte oldum.

Genel Yayın Yönetmenliği teklifi gelse size kabul eder misiniz?

96 bin lira maaş verseler bile kabul etmem. Asla yapmam. Bu saatten sonra bir iş adamı gibi takım elbiseler giyinip, kravatlar takıp yemeklerde, toplantılarda boy gösteremem. Şimdiki rahatıma çok alıştım. Zaten bir yazarın da böyle yaşaması makbul. Şu da var, bana böyle bir görev verseler, gazeteyi de batırırım ben. Yapamayacağın işe asla kalkışmayacaksın.

Lafınızı esirgemiyorsunuz hiç. Beni vururlar mı şimdi acaba diye korktuğunuz olmuyor mu?

Olmaz mı? Vuracaklar diye, mahkemeye verecekler diye… Televizyona çıktığım dönemde iki koruma ve belimde çift tabancayla dolaşıyordum. Artık hiçbiri yok. Vurmak isteyen gelsin buyursun vursun diyorum. Çok yoruyor insanı korumalarla dolaşmak, silah taşımak. Tabancalarım da evde. O zamanlar bir gece kulübünde adamın biri üstüme saldırmıştı. Silahımı arabada bırakmış olmasam çekip vuracaktım adamı. O olaydan sonra tövbe ettim, bıraktım tabancalarımı. Ama mahkemeler devam ediyor hala. 600 dava falan olmuştur herhalde. Türkiye Cumhuriyeti’nde bu durumda başka yazar yoktur. Gerçekten korkuyorum mahkemeye verilmekten. Öyle eziyet ki çünkü. Düşünün, kalkıp sabahın dokuzunda Küçük Çekmece Mahkemesi’nde ifade vermeye gitmek falan gerekiyor. Bir keresinde, Hakim bey neyse cezası ödeyeyim, uğraşmayım, dedim, az daha içeri atıyordu adam beni.

Şey… Niye çift tabanca? Bir tane yetmez miydi?

Hoşluk olsun.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin