#Filmekimi2016 Hunt for Wilderpeople, The Birth of A Nation, Ah-ga-ssi

Hunt for Wilderpeople

Jemaine Clement’le birlikte çektiği What We Do in the Shadows’la (2014) beni kapsamayan bir hayran kitlesi yaratan Taika Waititi, yeni filmi Hunt for Wilderpeople’da, önceki filminin bütün sorunlarına alenen rahmet okutuyor. Başta David Griffith’ten en fazla 3-4 yıl ileride olan kurgusu olmak üzere biçimin, değil filmin tamamında, herhangi bir anında dahi içeriği desteklemediği Hunt for Wilderpeople, ne fiziksel ne de sözel mizahın olduğu, herhangi bir zekâ parıltısı barındırmayan yavan ve klişe hikâyesiyle çekilebilir olmanın sınırlarına yaklaşmakta bile zorlanıyor. Bunlara ilave olarak senaryo matematiğindeki orantı sorunu giriş ve sonuç kısımlarının perde uzunluğunu ve ağırlığını yitirmesine; eğlenceye, maceraya ya da sürprizlere gebe olabilecek gelişme bölümünün de sadece  “biri, birilerinden kaçıyor” sığlığında seyretmesine neden oluyor. Eline geçen tek tük fırsatı cömertçe harcayan, absürtleşmeye başladığı anlarda güldürmek yerine gülünecek hale düşen Hunt for Wilderpeople’ı matah bir eser olarak addetmek pek mümkün değil ama Sam Neill’i perdede görmek isteyenlere ya da dendrolojiye merakı olanlara engel olacak değiliz.

1200-kopya

The Birth of a Nation

Sert ve politik yönü kuvvetli bir hikâyeyi ağdalı melodrama çevirerek parsayı toplamaya çalışan Nate Parker’ın acemiliğine ve ödül sevdasına kurban olan The Birth of a Nation, “kölelik” modasının en zayıf halkası olarak her türlü yergiyi sonuna kadar hak ediyor. İlk 70 dakika boyunca din ve insan ilişkisi üzerinden gereksiz ve bir yere varamayan sorgulamalarla sürekli yan pas yapan; uzun kaydırma ve yanık müzikle bezeli ajitatif sahnelerle izleyiciyi canından bezdiren Nate Parker, içinden kan fışkıran mısır koçanı ve idam edilen siyahî çocuğun göğsüne konan kelebek gibi akla zarar sembollerle hikâyesini estetik açıdan da 100 yıl geriye götürüyor. Eli yüzü düzgün, akılcı ve melodramdan uzak duran örneklerinin bile belli bir çıtayı aşmakta zorlandığı bu türün bir süre nadasa bırakılmasını sağlayabilecek kadar kötü bir eserle karşı karşıya olmamız ise tutunacak tek dalımız; şerden hayır doğar belki de, kim bilir.

1453915282377-cached-kopya

The Handmaiden

Park Chan-wook’un son filmi The Handmaiden, iyi yönetmenle kötü hikâyenin düelloya tutuşmasından ibaret esasında. Stil sahibi, hiçbir kareyi boşa harcamayan ve her çeşit duyguyu seyirciye geçirebilen Chan-wook’un; çok kötü kurgulanmış, filmin 145 dakika olduğunu bilen asgari zekâlı birinin 60. dakikadan sonra ne olacağını her adımına kadar tahmin edebileceği hikâyeyi ayakta tutmak için son dakikaya kadar cesurca mücadele edişini izlemek bile başlı başına bir zevk, kabul ama böylesine kötü bir olay örgüsünde ısrar edişini -meydan okuma dışında- anlamlandırmak pek mümkün değil. Stoker’la büyük hayal kırıklığı yaratan Chan-wook’un öze dönüşünü ve kötü bir hikâyeyi bile izlettirecek kadar yetenekli olduğunu gösteren The Handmaiden’ı ölçülü bir şekilde sevmekten başka şans yok, çok daha iyisini yapabilecek birinden bahsediyoruz nihayetinde.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin