Galip Dursun: “Amaç bu topraklara ait korku hikayeleri yazmak.”

anadolu-korkus&c

2006 yılında ilk çıkan Anadolu Korku Öyküleri adlı antolojinin ikincisi çıktı. Sorularımızı antolojinin hem fikir babası hem de yazarı olan Galip Dursun yanıtladı.

sisko-ninja Ege Görgün (Landlord)

Kolektif bir kitap bu. Nasıl bir araya geldi bu yazar grubu?

golge15Kapak2Herkesin ayrı bir hikayesi olsa da uzun zamandır bir arada olan bir grubuz. Yazar grubuna değişik tarihlerde katılanlar oldu; ancak başlangıç tarihimiz 2003. 2000lerin başında, daha önceden yazmış olduğum ya da yazmaya devam ettiğim kara hikaye, gotik punk, korku ve gerilim türlerinde öyküleri internet üzerinden yayınlamaya başlamıştım. Bir süre kendi sitem ve online başka dergilerde öykü yayınladıktan sonra benim gibi düşünen, yazan üç kişi bir araya gelip sadece korku, gerilim ve dehşet öykülerine odaklanmayı düşündüğümüz Kan Güncesi’ni ve Gölge Dergi’yi kurduk.

Kan Güncesi türle ve Alt Kültür’le ilgili makale, sohbet ve tanıtımları barındırırken Gölge korku öyküleri yayınlayan bir online dergi niteliğindeydi. 2004 yılında Işın Beril Tetik, 2005-2006 arasında da Ayşegül Nergis ve Demokan Atasoy aramıza katıldılar. Başladığımız günden itibaren amacımız bu topraklara ait korku hikayeleri üretmek, yazmaktı. Kan Güncesi yazar grubu olarak 2003-2011 yılları arasında, her sayısında ayrı bir kavramı temel alarak hazırladığımız korku öykülerinden oluşan 15 Gölge sayısı çıkardık. Uzun zamandır korku öyküleri yazıyoruz. İlk Anadolu Korku Öyküleri’ni 2006 yılında çıkardıktan sonra da ara vermeden yazmaya devam ettik.

Bir kentli için “köy” korkusu yazmak zor değil midir, yapmacık olma tehlikesi yaşanmaz mı? Bu türden bir sıkıntı yaşandı mı sizin grupta?

sandik-filmiÇok haklısın, böyle bir sıkıntı var. Bu sorunun en fazla göze çarptığı yerler dil, hikayesini anlattığınız insanlar gibi düşünebilmek, hayal edebilmek. Ama bunlar da çalışarak, araştırarak, yoğunlaşarak aşılamayacak şeyler değil. Öncesinde üzerinde durduğumuz, özgünlük için çalışmalar yaptığımız bir saha olduğundan bu konuda çok zorlanmadığımızı söylemek istiyorum.

Bir yandan da şöyle bir durum var: kendimizi kentli olarak görsek de çoğumuz sandığımız kadar kent soylu değiliz. Birkaç nesil öncesinde büyükşehirlere yerleşmiş insanların çocuklarıyız. Biraz geriye gidince hikayelere, anlatılara erişmek o kadar da zor olmuyor. Mümkün mertebe kendi kültürel kurulumu içinde dinliyor, öğreniyor ve hayal etmeye başlıyorsunuz.

“Anadolu” yerli korku edebiyatı için malzeme açısından mutlaka bakir ve ilginç bir kaynak ama sana göre tek başına yeterli bir kaynak mı? Bir yazar yalnızca bu kaynaktan beslenerek üretebilir mi?

galip-dursun2Anadolu, özellikle masalsı anlatıları ve korku hikayeleri açısından kendi başına belli bir edebi türü yaratabilecek kadar zengin bir kaynak. Ancak bazı sıkıntılar var. Bu hikayelerin çoğu yazılı değil. Anadolu Korku Öyküleri için araştırmalar yaparken bir sürü yerli / yabancı kaynak kitabı, tezi, seyahatnameleri, tarih kitaplarını, şerri ve örfi kitabı inceledik. Ne yazık ki Anadolu anlatıları üzerine doğrudan yoğunlaşmış, bilimsel bir eser karşımıza çıkmadı. Bir nevi define avcısı gibi araştırıp, bulup kazıp çıkarmak, elimize geçeni değerlemek ve yorumlamaktı yaptığımız çalışma. Büyük bir eksiklik, bana sorarsan. Bu kitaptaki en büyük destek ve kaynağımız ise Anadolu insanı ile onların severek anlattığı hikayeleri oldu.

Anadolu Korku Öyküleri diye tanımlayacağım türü sadece “kırsal alan korkusu” gibi bir alana hapsetmemek gerekli. Şehirdeki insanı da besleyen, içerisinde bir sürü ayrı rengi, inanış ve çağı barındıran derin bir kültür bütününden bahsediyoruz. Korku edebiyatının meşhur canavarlarını yaratan da böyle anlatılar değil mi? Mesela Kont Dracula’nın özündeki hikayeleri Doğu Avrupa’nın sarp dağlarında yaşayan insanların efsanelerinde, vampir kelimesini bile Fransa’ya göçle gelen insanların dillerinde bulmak mümkün. Bugün korkunun alameti farikası olmuş şeytan, hayalet, zombie (ki kendisi pekala hortlaktır), kurtadam, yamyamlık ya da vahşet öykülerinin özü tüm dünyaya yayılmış anlatılardır.

anadolu-korku-oykuleri-banner

Öykülerimizi kurgularken ve yazarken ulaştığımız öyküleri birebir yazıya dökmek ya da Anadolu Korku Masalları gibi bir biçem yerine çağdaş korku hikaye ve kurmaca yöntemlerini takip ettik. Üstelik başından beri anlatılarımızı sadece Türk-İslam korkusu üzerine düşünerek yazmadık; daha geniş ve derin bakmaya çalıştık. Araştırmalarımız, kaynak taramalarımız da bu yönde oldu. Hamasi duygularla sarmalanmış, yılmaz yıkılmaz kahramanlar ve onların hakça yok ettiği kötülükler gibi siyah / beyaz öyküler ya da hikmet veren dehşet öyküleri yerine gerçek Anadolu insanına, korkularına, kaygılarına yoğunlaşarak görece modern bir dille hikayeler yazdık.

Bence bir yazarın en büyük silahı ve meziyeti gördüğü hayaller ve anlatırken ki kurgu gücü. Beslendiğiniz kaynak çok önemli; dilinizi, dünyaya bakışınızı şekillendirebiliyor. Yine de sizin yorumunuz ve hayal ettiğiniz hikaye farkı yaratır; okuyucuya yeni bir şey sunabilir.

Anadolu Korku Öyküleri’nin karşısına simetrik olarak koyabileceğin yabancı ürünler var mı? Kendi “Anadolu” öykülerini yazmış yazarlar?

HP-Lovecraft

Klasik korku hikayelerinde bu temayı sıkça görüyoruz. Sheridan La Fanu, Ambrose Bierce, Bram Stoker, Algernon Blackwood, Guy de Maupassant ve hatta Lord Byron’un bu temayla yazdıkları vampir ve hayalet öyküleri mevcut. Bunlara ek olarak daha modern sayılabilecek bir dönemde Howard Phillips Lovecraft’ın birçok hikayesi yine ırak ve bilinmeyen yörelerin içindeki tuhaf inanışların içine gizlenmiş, unutulmuş dehşetleri anlatması bakımından bu listeye dahil edilebilir. Yine Stephen King’in birçok roman ve hikayesi benzer bir atmosferde geçiyor; en bilinen örneklerden biri olarak Hayvan Mezarlığı’nı söyleyebiliriz.

Cinlerin sık kullanılan bir malzeme olması okurların bu türdeki öyküleri birbirine benzetmesi sonucunu doğurur mu sence? Böyle bir benzetiş bir sıkıntı, bir tehdit oluşturur mu?

Cin – ecinni, Anadolu’da hemen her doğaüstü yaratık (hortlak hariç) için kullanılan genel bir terim. Bu nedenle cinler üzerine daha fazla anlatı, hikaye var. Genelde de ilk anlatılan, ilk akla gelen onların hikayesi oluyor. Öyküyü anlatırken tekrara düşmek ya da yeni bir şey verememek gibi kaygılar yaratabiliyor. Temayı kısıtlaması, bu tarz hikayeleri kurgu açısından bir yerden sonra kısırlaştırması mümkün. Ancak ben cinleri ya da cinler üzerine yazmayı bir sorun olarak görmüyorum. Zira iyi ve yaratıcı bir çalışmayla gayet güzel öyküler yazılabilir.

anadolu-korku2

Bir de Türkiye’de ilginç bir durum var. Halkça psikolojik gerilim ya da vahşet hikayesi içinde yaşıyoruz çoğu zaman. Bireysel ya da devlet eliyle oluşturulmuş cinnet sadece 3. sayfa haberlerinde kalmayıp barışçıl protestolarda insanlara saldırıyor, TV Showlarına katılıyor, dehşet trafiğe çıkıp araba sürüyor, statlarda maç izlemeye gidiyor. Ancak bizde bunun karşılığı olan bir korku edebiyatı pek yok. Psikolojik gerilim ya da doğaüstü olmayan korku hikayeleri kendine bir yer bulduğunda cinler sahneyi terk etmese bile kendilerine ayrılan köşeye çekileceklerdir, diye düşünüyorum.

Yazınımızdaki yerli korku azlığını ya da yokluğunu mu demeliyim neye bağlıyorsun?

Korku türünün özellikle edebiyatçılar tarafından gereken ilgiyi görmemesine bağlıyorum. Polisiyenin, fantastiğin, bilim kurgunun başına gelen şey korkunun da başına gelmiş ve ucuz bir alt tür gibi ele alınmış uzun zaman boyunca. Uzun zaman boyunca kendi kendimizi kısıtlamış, hayalgücümüzü hadım etmeye çalışmışız diye düşünüyorum. Anlatılan hikayeleri koca karı masalları gibi, hurafeler gibi ele alarak bir türün gelişmesi engellenmiş. Psikolojik gerilim gibi eserler ise kendilerini göstermekten bile çekinmişler. Türkiye’de korkunun kendi başına bir tür olarak ortaya çıkma gayreti ve atılımı (internetin sunduğu imkanlarla birlikte) 90lardan, 2000’lerden sonrasına denk geliyor, bence. Daha öncesinde yeraltı edebiyatının kapsadığı, ötekileşmiş bir tür. Yerli korku için sadece anlatılagelmiş doğaüstü köy hikayeleri değil şehirlerde de malzeme var. Hem geçmişte hem günümüzde her alanda, gözümüzün görebileceği her yerde bir korku hikayesi görmek yakalamak mümkün. İnsanlar bu tarz hikayeleri okumayı da seviyor ve yadırgamıyorlar.

Son yıllarda yerli korku filmlerine artan ilgi korku yazınına taşınacak mıdır sence?

Dabbe-2Oradaki ilginin edebiyatı da besleyeceğini düşünüyorum. Ancak ülkemizdeki korku filmleri sıkıntılı; üzgünüm ama halen bir korku filmi çekebilmiş değiliz. Sadece deneniyor. Kahramanları, karakterleri, kurgusu, hikayesi iyi olan bir korku senaryosunun korku yazarlarından çıkacağını düşünüyorum. Böyle yaklaşırsak sinemanın edebiyata olduğu kadar edebiyatın da sinemaya katacağı şeyler var.

Korku türünün edebi bir tür olamayacağını söyleyen birine ne derdin?

Türkiye’de yaşadığını, edebiyat denilen sanat türünü çok yanlış anladığını ve kafasında hatalı ön tanımlar olduğunu söylerim. Gerilimiyle, trajedisiyle, bilinmezi ve vuruculuğu ile korku türü edebiyatın baş dallarından biridir. Kendisine okuması ve ufkunu açması için birkaç kitap öneririm.

Edebiyat için korku mu, korkutmak için mi?

Ben edebiyat ya da anlatının güzelliği için korku yazılmalı diyenlerdenim. Hedefi sadece korkutmak, ilgi ve sansasyon yaratmak olan kitap ve filmleri sevmiyorum. Korkunun doğasında bulunan gizem, trajedi, çaresizlik, ızdırap gibi önemli öğeleri es geçerek vahşet, dehşet gibi anında tepki alınan unsurlara yoğunlaşmış eserleri doğru bulmuyorum.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin