Fransa’nın yüz otuz yılı aşkın bir süredir Cezayir’i alabildiğine sömürdüğünü, bu arada da halkını esaslı bir katliamdan (hadi soykırım demeyelim) geçirmeyi ihmal etmediğini bilmeyenin -biraz da sinemanın katkılarıyla- pek kalmadığını düşünüyorum..

Numan Serteli

Yıl 1995.. Belli ki o sömürme zamanlarından miras bir manastırın varlığının hemen fark edildiği bir küçük Cezayir köyündeyiz..

Sevgili filmimizin -özellikle siyasi konularda- zülfüyâre dokunabilecek bir şeyler söylemeye niyeti olmadığı kesin.. Bu yüzden tahmin yürütüyorum ki o manastır, sömürgeleşmenin sorunsuz yürütülebilmesine yarayan araçlardan biri olarak, bir zamanlar buraya kondurulmuş olmalı..

Tabii ki misyonerlik faaliyetini de gözden kaçırmamak gerek.. Yalnız, köyde pek öyle Hıristiyan bir nüfus göremediğimden, bu ‘kutsal’ görevlerini pek de başarabilmiş görünmüyorlar..

Fransa’dan buraya muhtelif nedenlerle -biri muhakkak ki İsa aşkına- gelmiş sekiz keşişin yaşadığı manastır, hemen tamamının fakirliğin en dibinde debelendiği köy ahalisiyle tam bir uyum içinde ve haşır neşir vaziyette faaliyetini sürdürmektedir..

Belki ilk zamanlarda öyle değildi ama artık kendi yağıyla kavrulduğu anlaşılan manastırın bostanında sebze, meyve yetiştiren keşişler, hem bunları, hem de bunlardan yaptıkları reçel benzeri ürünleri pazarda satarak, boş zamanlarında da ibâdet ederek -yine de köylülerden daha iyi şartlarda- varlıklarını sürdürmektedir..

Bir doktor keşiş olan Luc (Michael Lonsdale)’ün varlığıyla, halkın düzenli olarak yararlandığı bir sağlık ocağı görevi de üstlenen manastır, halkla irtibatını -baştan beri- seviyeli bir samimiyet temelinde kurmuş gibidir..

Filmin bir sekansında da değinilen sünnet düğünü misâli, köylülerin her türlü sosyal faaliyetlerine katılan, onlara ücretsiz sağlık hizmeti, ilaç, hatta giyecek temin eden bu iman sahibi, yüce gönüllü keşişlere bakarak, insan Hıristiyanlığı seçer mi bilemiyorum; lâkin, bu mütevazı ve dingin yaşantı beni öylesine cezbetti ki sinema çıkışına bir gönüllü masası kursalar, anında kaydımı yaptırabilirdim.. O derece yâni..

Christian Başkan’ın İrşat Çalışmaları

Şu geçmişi kınalı dünyada -fakruzaruret içinde de olsa- hangi huzur sürekli olabilmiş ki bu hikâyede de olsun sevgili okuyucu..

Köye ulaşan ilk kötü haber, yabancı işçi statüsüyle yakınlardaki bir inşaatta çalışan Hırvat işçilerin ‘Radikal İslamcı’ örgütün militanları tarafından gaddarca öldürülmesidir..

Manastır, her ne kadar çevreyle iyi ilişkiler içinde bir ‘hayır’ kuruluşu olsa da, birer Fransa vatandaşı ve birer ‘hâlis’ Hıristiyan kefere olarak, keşişlerimizin bu haberden huylanmaları gayet normaldir.. Üstelik bir gece, tıbbi yardım ve ilaç ihtiyaçlarını gidermek isteyen bir terörist grup, manastıra baskın yapınca, keşişlerimizin rahatı iyicene kaçacaktır..

Bu arada, teröristlerin peşindeki ordu mensupları manastıra gelerek, onları sürekli bir birlikle korumayı teklif ederlerse de aynı zamanda ‘barış ve demokrasi havarisi’ olan başkeşiş Christian (Lambert Wilson) tarafından bu öneri, anında reddedilir..

Gelgelelim, manastır sakinlerinin büyük çoğunluğu, başkeşiş kadar ‘rahat’ ya da olacakları, mukadderata bırakacak denli ‘kâmil’ kişiler değillerdir..

Bu her hâliyle ‘demokratik’ manastırın yönetiminde birer oy sahibi olan keşişlerin içine düşen korku kurdu, bu gönüllü birliğin bağlarını kemirmeye başlamıştır bile..

Yaptıkları toplantılarla, ne tavır alacakları hususunda kesin bir sonuca varamayınca, koreografiyle süsledikleri ilahiler söyleyerek, günlerini ‘diken üstünde’ geçirmeye devam ederler..

Derken, ilk zamanlar manastırı bırakarak ortamdan hızla uzamaya niyetli keşişler -daha çok- İslamcı militanların bir süredir ortalıkta görünmemesiyle, biraz da Christian Başkan’ın irşat çalışmalarına yoğunluk vermesiyle havaya girmişler, gitmekten de vazgeçmişlerdir..

Ne diyelim? İnşallah her şey istedikleri gibi gerçekleşir, onlar da ömürlerinin âhir günlerini, barış ve huzur içinde yaşayarak, şol dünyadaki sıralarını savmış olurlar.. Amen!

Müslüman ve Hıristiyan Müminlerin Kardeşliği

Fransa’nın, yüz otuz yıldan fazla süren sömürgeciliğine karşı, Ulusal Kurtuluş Cephesi (FLN)’nin Cezayir’de başlattığı ve sürdürdüğü mücadelenin 1959 yılına denk gelen döneminden küçük bir kesiti -en son- İçimizdeki Düşman (L’Ennemi İntime, 2007) filminde görmüştük..

Daha sonra bağımsızlık kazanılır; ama otuz yıl kadar sonra da ülke bu sefer, radikal İslamcıların hükumete karşı ayaklandığı bir iç savaş dönemine girer..

İçimizdeki Düşman, Cezayir Bağımsızlık Savaşı’na -tabii ki mümkün olduğu kadar- tarafsız bir Fransız gibi bakarak, ‘Cezayir Fransa’dır’ anlayışına iman etmiş komutanların varlığına ve işin siyasi gerçeklerine değinmekten imtina etmeyen bir filmdi.. Oysa, Tanrılar ve İnsanlar, daha yakın yıllarda yaşanan iç savaşa ve nedenlerine tamamen ‘Fransız’ kalan ya da öyle kalmayı tercih eden bir yapım..

Senaryosunun gidişâtını ve kahramanlarının kaderini doğrudan etkileyen önemli bir unsuru böylesine görmezden gelmenin iki açıklaması olabilir.. Ya senarist yönetmen, kendince bir tercih yaparak -o anda olan bitenleri bir araç gibi değerlendirerek- şiddete maruz kalma tehdidi yaşayan bir grup dindar adamın insâni korkularıyla, inanç ve vicdanlarının çatışmasına yönelmeyi seçmiştir.. Veyahut, tarihsel bir dürbünden bakınca görülen, Vali beyin -dolayısıyla da filmin- şöyle bir değindiği, şu belalı günlerin asıl sorumlusunun Fransa’nın emperyalist saldırganlığı olduğu gerçeğini -gayet ustalıkla- gizlemeye çalışmıştır..

Bana sorarsanız, doğru olan ikincisi ama takdir, siz değerli ve ferâsetli okurlarımızındır..

Bu arada, köydeki Müslüman ve Hıristiyan müminlerin kardeşliğine, aynı Tanrı’ya tapan dindarlar bağlamında bakılıyor ki yok öyle bir şey tabii.. Farklı dinlerin hatta aynı dinin farklı mezheplerinin en önemli savaş nedenlerinden biri olduğunu ben söylemiyorum, tarih söylüyor.. Bırakın tarihi, her ‘şimdiki zaman’ -aynı gerçeği- her gün gözümüze gözümüze sokup duruyor..

Buradaki özel durumun, farklı ama varlıkları asla tehdit oluşturmayan ya da ortak yaşantıları sırasında birbirlerine muhtaç olan unsurların ‘konjonktürel’ dayanışmasından kaynaklandığını filmin senaristi de elbet bal gibi biliyor.. Lâkin, kahramanlarının ne yüce ruhlu, ne iyi kalpli olduklarını anlatmak için, bu incelikleri es geçmenin en doğru hareket olacağını da biliyor..

Sordum Sarı Çiçeğe

Fransa işgâli hariç tarihinde Hıristiyan bir geçmiş bulunmayan -gayet iyi Fransızca konuşmalarından da anladığımız üzre sıkı bir asimilasyona tâbi tutulmuş- Müslüman yerli halkın yaşadığı o ücra köydeki bir manastırın varlığındaki alakasızlığı hiç sorgulamayan bu filme -tanıtımlarında iddia edildiği gibi- tarafsız bir bakış açısına sahip demek, en azından komiklik oluyor..

Sünnet düğününde okunan Kuran sahnesiyle -sözde- bir dengeleme yapılmaya çalışılmış, ancak filmin yapısı açısından hiçbir anlamı ve yararı olmayan kilise ilahisi bolluğunu (Sordum Sarı Çiçeğe de olsa tam olacakmış!) -olası ‘misyoner’ amaç dışında- filmin süresini başka türlü uzatamamaya bir çare olarak düşünülmesine bağlıyorum.

Konunun ele alınışındaki ‘ahlâki’ tarafı göz önüne almadan bakacak olursak bir grup keşişin dünyevi ve uhrevi yaşantısını merkeze alıp, olası yan hikâyeleri daha başlamadan bitiren senaryonun boyutsuzluğu, filmimizin en zayıf tarafı.. Ancak aynı filmin, yakın plan yüz çekimleriyle, kahramanlarının duygularını tam bir başarıyla yansıttığını ve zaten genel olarak, muhteşem bir sinematografi çalışması içerdiğini de eklemeliyim..

Başarılı görüntü yönetmenliğine ek olarak, daha çok usta oyunculuklarla ayakta duran Tanrılar ve İnsanlar‘ın -ilâhilerle sündürerek- gereğinden fazla uzatılmış olduğunu; hele ki Cannes Film Festivali’nde ödül almasına hiçbir anlam veremediğimi de söyleyeyim..

Keşişlerin repertuvarlarındaki bütün ilâhileri baştan sona dinlerken, bi ara iyice içim karardı ve onlar dua ettikçe ben de ‘Ya sabır’ çekmeye başladım..

Hodri meydan! Yüce Tanrı, bakalım sizinkini mi yoksa benimkini mi kabul eyleyecek deyu, içimden iddiaya bile tutuştum..

Sonucu filmin finalinde öğrendim.. Üzgünüm ama ben kazanmıştım..

Tanrılar ve İnsanlar
Des hommes et des dieux (Of Gods and Men)

[xrr rating=3/5]
Yönetmen: Xavier Beauvois 

Senaryo: Xavier Beauvois, Etienne Comar

Oyuncular: Lambert Wilson, Michael Lonsdale, Olivier Rabourdin, Philippe Laudenbach

Yapım: 2010, Fransa, 122 dk.

2 YORUMLAR

  1. Numan Serteli’nin haiku’larını çok severim.. Ayrıca kendine has yazdığı sinema yazılarını merakla takip ederim.. İçine gülmece katıp yazdığı bu yazılarında, genç yaşına rağmen hayata dair tespitleri daima ilgimi çekmiştir..

    Bu hafta yukarıda yazmış olduğu yazısında “Şu geçmişi kınalı dünyada -fakruzaruret içinde de olsa- hangi huzur sürekli olabilmiş ki bu hikâyede de olsun sevgili okuyucu..” diye yazınca.. Gene ne kadar haklı diye düşündüm… Ben film hakkında yazdıklarını okumaktan vazgeçtim de kimi yazılarından biriktirdiğim cümlelerini buraya aktarmaya karar verdim.. Misal..

    “Şu geçmişi kandilli hayatta öğrendiğim en önemli kurallardan biri de şudur: Şartlar ve şurtlar bir araya geldiğinde oluşacak gelişmelerin önünde ‘benim diyen’ hiçbir güç duramamıştır, bundan böyle de duramayacaktır..”

    “Bu da benim târifim olsun: Devlet, insanda var olan ‘içgüdüsel şiddet’ arzusunu bünyesinde toplayıp büyüten ve sonra da -meşrulaştırılmış bir şekilde ve öncelikle- uyruğundaki insanlara uygulayan devâsa bir organizmadır..”

    “Her ne kadar farkında değilmiş gibi davransa da eninde sonunda şu fâni dünyadan göçüp gideceğini gayet iyi bilen insanın aslında tek bir amacı vardır: Yokluk ve yalnızlık çekmeden yaşamak..”

    “İnsanlar ikiye ayrılır.. Hayatı/yaşlılığı her hâliyle kabullenerek mutlu olabilenler ve hayata/yaşlılığa isyan ederek mutsuz olanlar..”

    ““Bir anne, çocuğunu doğurarak onu bedeninden uzaklaştırır ama -aksi yönde ne yapılırsa yapılsın- onun hayatından asla çıkamaz; hem bugün, hem de gelecekteki tüm yaşantısına bir şekilde müdahil olur.”

    “Hem, kimi kimden, hangi şeyi diğerinden ayırabilirsin ki? Bir tozu dağından, bir insanı diğer insandan, onu da bir şehirden, şehri memleketten, kıtaları dünyadan, onu da evrenden ayırmayı başaracağını mı sanıyorsun?. Bir’i bütünden ayıramazsın!

    Bu yaklaşımı çok mu iyimser ya da ruhani buldun canım? Daha ‘gerçekçi’ olmamı mı istiyorsun? Buyur: Yerlinin de yabancının da, polisin de hırsızın da, güzelin de çirkinin de, avın da avcının da, masumun da zalimin de aynı bokun soyundan geldiğini düşün öyleyse.. Şu insanı, salt ‘yaratık’ haliyle tanı! Biraz rahatlar da huzura erersin belki.. Hiç belli olmaz!”

    “Naçizane olarak- benim ‘Kolay Psikologculuk’ adını verdiğim, alaylı ve harcıâlem takıldığı halde canla başla ruhsal çözümcülük yapan arkadaşlarla yıldızım hiç barışmamıştır..”

    Neyse.. Daha fazla uzatmak doğru olmayabilir.. İyisi mi kaldığım yerden yukarıdaki sinema yazısını okumaya devam edeyim..

  2. Bu kadar uzun bir yazıyı keyifle okuyacağımı düşünmezdim. Tam da tarif edildiği gibidir. Film biraz ağza bal çalaraktan hem misyoner faaliyetlerini sürdürmekte, hem de ağır ağır müslümanlara giydirmektedir. Yazıda dediğiniz gibi ahalisinin tamamı müslüman olan köyde manastırın işi ne? Ancak bu yazıyı okuduktan sonra, izlemeyen kişinin filmi izlemesinin hiç bir anlamı da kalmayacaktır.

CEVAPLA