Malatya Film Festivali neden Türkiye’nin en önemli film festivalidir?

Tam zamanlı mevcut bulunamadığım bir festival olmasına rağmen bu yılki sergim, seminerimle ve önceki yıllardaki eksiksiz ziyaretlerim vesilesiyle, hakkında bolca ahkam kesme hakkını kendimde bulduğum bir etkinlik Uluslararası Malatya Film Festivali. Bırakın artılarını, üç yıldır internet-basın sponsoru olmamıza rağmen önemli bulduğum eksiklerini, yanlışlarını çat çat söyleyebilecek kadar ileri götürebileceğim bir ilişki bu. Mizacımı az çok bilenler benden bundan daha azını beklemeyeceklerdir zaten. Lafım çiçeği burnunda okurlara: tersim pistir.

 Ege Görgün (Landlord)

Uluslararası Malatya Film Festivali ne Türkiye’nin ne en büyük, ne en iyi, ne en organize olmuş, ne uluslararası arenada en çok tanınmış festivali. Ancak farklı bir klansmanda yer alan İstanbul Film Festivali’nden de, Antalya Altın Portakal’dan da, Adana Altın Koza’dan da daha önemli bir festival. Tabi bu sonuca yalnızca festivalde film izleyerek ulaşmanız mümkün değil.

Festivallerin film seyretmekten ya da steril şartlarda yapılan çevre gezilerine katılmaktan ibaret olmadığını her fırsatta söylüyorum. Benim yaptığım gibi bir sabah sırt çantanızı alıp şehrin sokaklarına vurmalısınız kendinizi. İlk durağınız hayatın en yoğun yaşandığı çarşı, hatta denk getirebilirseniz o haftalık “pazarlar”dan biri olmalı. Yöre insanını yemek yediği bir esnaf lokantasında karnınızı doyurmalısınız. Stada gidip şehrin takımının maçını, her şeye rağmen o renklerde kendilerini bulan taraftar gruplarının yanında izlemelisiniz. Şehrin kültürel röntgenini çekmek için benim gibi sahaflarını aramalısınız, bit pazarını bulmalısınız. Esnafla oturup çay içmelisiniz, sigara kullanmasanız da eliyle sarıp size ikram ediyorsa, o yöresel tütünden bir iki duman çekmelisiniz. (İçinize çekmeseniz de olur!)

İlk gittiğinizde sora sora bulduğunuz yerlere, sonraki ziyaretlerinizde şehrin insanı gibi kendi başınıza gitmeli, bir senelik yokluğunuzda neler olup bittiğini öğrenmelisiniz. (Örneğin bu yazımın  Şimdilik Mavi Sahaf‘ın sahibi dostum Enver‘le, güzel kardeşim Seda’nın sözlenmesine vesile olduğunu öğrendim bu yıl)  Taksiyi değil, toplu taşımacılığı kullanmalısınız. Şehrin yerel gazetesine göz atarken Belediye Çay Bahçesi’nde (her Anadolu kentinde vardır) bir çay içmelisiniz. Alışveriş yaparken çok ucuz olsa da alacağınız ürün, mutlaka pazarlık etmelisiniz. Böylelikle alışveriş sürecini uzatıp karşınızdakini daha iyi tanımış olursunuz. (Ticaret yöre insanını etüt etme konusunda en iyi mecradır.) İşte ancak o zaman bir festivalin hakkını vermiş olursunuz. O festivalin o şehir için ne anlama geldiğini keşfedersiniz.

Film seyretmek yerine bunları yaptığınız için sizi bir sonraki festivale çağırmayacak olurlarsa da umursamayın. Bazen festival yapanlar bile festivalin ne olduğunu bilmezler, nelere kadir olabileceğini hesap edemezler bu ülkede.

3. Uluslar arası Malatya Film Festivali çok şansız başladı aslında. Önce Yeni Şafak yazarı Ali Murat Güven’e teklif edilen jüri üyeliği, festivalde ağırlığı olan bir başka sinema yazarının baskısıyla iptal edildi. Ne vicdani, ne de mesleki anlamda kabul edilemeyecek bu anti-demokratik tutuma göz yuman festival bir başkasının günahı yüzünden, tarihe geçecek bir ayıbın mümessillerinden biri  ve en acısı da sinema aracılığı ile insanları, kültürleri, medeniyetleri buluşturmayı planlarken kendi içinden bir sinema yazarını kucaklayamayan bir festival olarak anılmaya mahkum edildi. (Festivalde ağırlığı olan o sinema yazarlarının  “ağırlıkları”nı duayen abimiz Agah Özgüç‘ün festivale konuk edilmesi yönünde kullanmamaları da dikkatimden kaçmadı.) Ali Murat Güven’in kontenjanını doldurmak için yine bir mütedeyyin sinema yazarının bulunması da gayet akıllıca bir manevraydı. SİYAD‘lı halefin bu konuda son derece rahat olması mütedeyyin sinema yazarlarının arasında bir dayanışma olmadığını gösterdi bize. (Sizi bilmem ama ben aksini tasavvur etmişimdir hep.)

Festivalin ikinci şansızlığı babacan tavırlarıyla yöre halkının sevgisini kazanmış, aynı babacanlığı bu festivale de taşımış olan Malatya Valisi Doç. Dr. Mehmet Ulvi Saran’ın festivalin hemen öncesinde yeni bir göreve atanmasıydı. Saran festivale formaliteden destek olup yalnızca idari ve temsili klişeleri yerine getiren bir bürokrat değildi. Festival onun enerjisinden, ruhundan ve samimiyetinden besleniyordu. Bu yüzden Malatya Film Festivali ilk iki senesinde organizasyon açısından yıllanmış festivallere taş çıkartan bir performans sergilemişti. Bu performans yalnızca Vali’nin ve yardımcılarının daha tecrübesiz olduğu, belki danışmanların yetersiz kaldığı, belki de popüler eğilimlere karşı gelemedikleri için “yayın seçimi” konusunda yakalanamamıştı. (Bu sıkıntı iki kitap dışında [Münir Özkul ve Filmde Dönüşümsel Anı Yaratmak] bu yıl da devam etti.)

Vali Saran’ın yokluğunda 3. Uluslararası Malatya Film Festivali’nin nasıl bir şekil alacağı benim için ciddi bir soru işaretiydi açıkçası. Özetle şunu söyleyebilirim: Doç. Dr. Mehmet Ulvi Saran’ın gidişinin etkileri hissedilse de, bu yıl bayrağı devralan Kayhan Kırmızıgül ve ekibinin ve Vali Saran’ın basın danışmanı Hüseyin Namık Yıldırım’ın çalışkanlıkları sayesinde bu olumsuzlukların konuklara yansıması olabildiğince engellendi. Bu da festivalin önümüzdeki yıllarda da başarıyla devam edebileceği konusunda beni umutlandırdı. Malatya’da festivalin devam etmesi zaruri, çünkü başta da belirttiğim gibi Uluslararası Malatya Film Festivali bu ülkenin en önemli film festivali. Neden mi?

En önemli neden Malatya’nın böyle bir etkinliğe ihtiyacı olması. Sinema salonundan çıkıp şehre karıştığınızda Malatya’nın kültürel anlamda bir by-pass’a ihtiyaç duyduğunu görüyorsunuz çünkü. Tarihindeki o kültürel zenginliğin yansımalarını bulamıyorsunuz Malatya’nın gençlerinde. Sahafları gezdiğinizde yıllardır kitap okunmadığını görüyorsunuz şehirde. (Korsan baskılarının çokça satıldığı kitaplar da ya günün popüler tüketim nesneleri, ya da ideolojik motivasyonlarla alınanlar). Filmlere ilgisizlik, gelen gençlerin salondaki hal tavırları, verdiğimiz sinema seminerlerine (üniversitede vermemize rağmen) çok az kişinin katılmasını da ekleyin bunlara. Ülkemizde yıllardır devam eden “sınav kazanmaya odaklı” eğitim sisteminin bir neticesi belki de bu. Belki de Doğu’ya yönelik siyasi amaçlarla yürütülmüş bir toplumsal mühendislik çalışmasının sonucu.

Şehir kültürünün en önemli parçalarından biri olan “kent takımı” olgusunun çökertilmesi de bu planın bir parçası bana kalırsa. Eskisi gibi güçlü bir kimliği olan bir Malatyaspor kenti pek çok anlamda canlandırırdı eminim. Futbol gerektiği gibi kullanılırsa (takımın örnek alınacak yöneticileri, çalıştırıcıları, oyuncuları olursa) kentin gençlerine kendilerini geliştirme konusunda ilham verebilir. Futbol sayesinde diğer kentlerle başlayacak o alışveriş ister istemez kültürel hayata da yansıyacaktır zamanla. Tabi işi Diyarbakırspor taraftarına “PKK dışarı!” diye tezahürat yapma gerizekalılığına vardıran bir taraftar profili bu iyimser senaryonun zayıf noktası. O yaklaşım hiçbir yapıcı etki doğurmadığı gibi, Diyarbakır’da yapılan bir film festivalinin açılışında ve kapanışında Abdullah Öcalan‘ın alkışlanmasına yol açıyor bugün.   (Goal.com için yazdığım Malatyaspor nostaljili şu yazıya bir göz atabilirsiniz.)

Peki Malatya gibi Doğu’nun en modern kentlerinden biri olarak kabul edilen yerde durum buysa, çevresindeki, güneyindeki kentlerde durum ne minvaldedir? Malatya’da gözlemlediklerim, Diyarbakır’la ilgili duyduklarım bu konuda iyimser olabilmemi engelliyor.

Sanatla, sporla harman olmuş bir kültür hayatı bir kenti, ülkenin ve dünyanın geri kalanıyla buluşturmak, onları farklılıklara alıştırmak, benzerlikleri hatırlatıp yalnız olmadığını hissettirmek için iyi bir vasıtadır. Bu vasıta, ya da bir alternatifi olmadan bir tecrit durumu çıkar ortaya. Kültür hayatı eve kapanılıp izlenen, zamanı değersizleştiren aptal kutusu televizyona endekslenir ki bu da bir mikro-tecrit çeşididir.

Türkiye Cumhuriyeti var oldukça “Böl, Parçala, Yönet” stratejisi her zaman bir tehdit olacaktır bu ülkedeki barış ve bu ülkenin insanlarının huzuru için. Ama unutulmamalıdır ki bu stratejinin bir de kuluçka aşaması vardır. Bölünmeyle sonuçlanan bu kuluçka evresinin strateji şudur: “Tecrit et, yalnız hissettir, düşmanlık tohumları ek!”

İşin acısı ülke tarihimiz gösterir ki bu stratejiyi bilinçli/bilinçsiz uygulamak için ille de ülke dışından birilerine ihtiyaç yok.

Kısacası,  Doğumuz’un en büyük festivali Malatya Film Festivali’ne Malatya kadar, Türkiye’nin de ihtiyacı var. İşte Malatya Film Festivali’ni Türkiye’nin en önemli film festivali yapan bu.

Not: Sinemardin başta olmak üzere Doğu’nun diğer film festivallerini görmezden geldiğim anlaşılmasın bu yazıdan. Ama bu festivallerin Malatya ile kıyaslandığında “küçük” ve “etkisiz” kaldığını da kabul etmek gerekiyor. Ve bu durumu değiştirmek için ne gerekiyorsa yapılması gerektiğini vurgulamak da…  Tabi bu saptamalar onların ve Aralık’ta ilki gerçekleşecek Van Gölü Film Festivali’nin varlıklarının ve işlevlerinin değerini azaltmıyor.
Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin