Memduh Ün: “Benim için film, ne senaryoda ne de masada biter. Film benim için sürekli devam eder.” (Bölüm 3)

Memduh Ün

Ertekin Akpınar imzalı “10 Yönetmen ve Türk Sineması” adlı kitapta yer alan bu röportaj 10 Aralık 2004 tarihinde Ayhan Işık Sokak’taki Uğur Film’de yapılmıştır. Röportajın üçüncü ve son kısmını yayımlıyoruz.

Ertekin-Akpınar Ertekin Akpınar

Sete dekupaj yaparak mı gelirsiniz?

Hayır.

‘Bu film iyi bir film olacak. Filmin duygusunu iyi aktarmak için işte, şunlara şunlara ihtiyacım var. Şu noktalara dikkat edersem bunun üstesinden gelirim,’ diye kendinize göre bir ön çalışmanız var mı? 

Ağrı Dağı EfsanesiBazı yönetmenler kendilerinin özümsedikleri konuları ele alırlar. Bazı yönetmenler de yaşamak için, hayatını idame ettirmek için film yaparlar. Ama bunlar bir filmi çekip, o parayla üç-beş yıl yaşayamazlar. Onun için kendi özümsemediği konuları para için yapar. Benim de böyle yaptığım çok filmim oldu. Ama bir de, “Bu projeden çok iyi film yaparım,” dediğim filmlerim oldu. Bu da bazen tuttu, bazen tutmadı. Ağrı Dağı Efsanesi’nde olmadı. Çok özendim, titizlendim. Senaryosunu Duygu Sağıroğlu yazdı, Lütfi Akad‘tan, benden geçti ama filmi iyi olmadı. Şimdi bazen deneyler, gerçekleri suyun üzerine çıkarıyor. Ben o filmden sonra efsane çekemeyeceğimi anladım. Ben gerçekçi filmler çekerim.

Bunu biraz açar mısınız?

En iyi bildiğim şey, küçük insanların -bu lafı sevmiyorum ama başka bir kavram da bulamıyorum- hayatını anlatmak. Üç Arkadaş öyledir. Şimdi bakın, Üç Arkadaş filmindeki fotoğrafçı, benim Kumkapı’da oturduğum evin karşısındaki Nişan Efendi’dir. Babam beni ekmek almak için Çemberlitaş fırınına gönderirdi. Oraya gitmek için bazen Nuriosmaniye Camii’nin avlusundan geçerdim. Orada bir niyetçi vardı. Tavşanları, güvercinleri vardı, Üç Arkadaş’taki niyetçi oradaki niyetçidir. Muhterem Nur da benim âşık olduğum bir kadındı. O zaman film benimle bütünleşmişti. Filmin başarılı olmasının sebebi budur. Ben bu filmi ikinci defa çektim.

üç arkadaş

Neden çektiniz?

Hiçbir sanatçı bir önceki eserinin kusurlarını görüp daha sonra, “Aynı eseri çok daha iyi yapacağım,” diye yenisini yapmaz. Bu ister resim olsun, ister heykel olsun. Tekrar filmini, tamamen ticari kaygılarla yaptım. O dönem, on sinema bir tarafta, diğer on sinema başka bir tarafta filmler oynatırdı. Bir tarafta Hıçkırık, Samanyolu gibi Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray filmlerini gösteren sinemalardaki filmler 10 lira iş yapıyorsa, diğer tarafta, avantür filmler 5,5-6 lira iş yapıyordu. Benim filmlerim avantür olduğu için daha az gişe yapıyordu. Daha çok iş yapan bloğu yöneten kişiyse, Lâle sinemasının sahibi İrfan Ünal‘dı. Yazıhanemiz de karşı karşıyaydı. Ben oraya girmek istiyordum ama giremiyordum. Çünkü benim filmlerimin janr’rı oraya girmeye elverişli değildi. İrfan Ünal‘a daha önce iki film çekmiştim. Bu arada o, Üç Arkadaş‘ı tekrar çekmemi istedi. “Hülya Koçyiğit oynasın, seni öbür ayağa alacağım, çok iş yapan sinemalarda göstereceğim bu filmi,” dedi. “Yapma İrfan olmaz, başkası çeksin bu filmi o zaman,” dedim. “Yok, sen çekeceksin,” dedi. En son benim beynimi yıkadı. Çektim, olmadı. O heyecan bende yok ki. Siyah-beyaz filmler benim için başka bir şey. ilk Üç Arkadaş‘ı siyah-beyaz çektim. İkincisini ise renkli. Ben hâlâ siyah-beyaz filmleri seviyorum. Bambaşka bir atmosfer sağlıyor siyah-beyaz. Evet, renkli de güzel ama siyah-beyaz daha gerçek. Renkler yok olmuş ve her şey siyah beyaza dönüşmüş, müthiş güzel bir şey bu.

Fatma Girik - Memduh Ün

Öğrencilere ders veriyorsunuz. Sinema derslerinizde öğrencilerinize en çok nelere dikkat etmesini söylüyorsunuz?

Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’nde on iki yıldır öğretim görevlisiyim. Öğrencilere önce, dramatik yapıyı anlatıyorum. Ondan sonra senaryolarının oluşmasını sağlıyorum. Senaryoda nelere dikkat etmeleri gerektiğini söylüyorum. Çekime girdiklerinde, kamerayı nereye koymaları, oyuncu yönetiminin nasıl olmasını gerektiğini söylüyorum. Kurgu dersi veriyorum. Ama kurgunun asıl amacının çekilmiş planları arka arkaya bağlamak olmadığını, asıl işin ritim ve tempoyu bütün bir filme yaymak olduğunu söylüyorum.

Tunç Başaran’la görüşmemizde sizin iyi bir öğretmen olduğunuzu söylemişti.

Hayat AcılarıTunç Başaran ve Bilge Olgaç, her şeyi benim yanımda öğrendiler. Daha sonra onların yaptıkları işlerle gurur duymuşumdur. Zeki Ökten, Halit Refiğ ve Duygu Sağıroğlu da bana asistanlık yapmıştır. Bilge Olgaç‘ın kocası, prodüksiyona bakan gazeteci Vecdi Benderli‘ydi. O dönem Yelpaze adında bir dergi çıkıyordu, bu dergide Bilge Olgaç‘ın bir öyküsü çıkmış. Vecdi bana, “Bir dergide eşimin öyküsü çıktı. Size bu öyküyü getireyim,” dedi. Getirdi, okudum ve sevdim. “Hemen bundan bir film yapmak istiyorum. Eşini getir konuşalım” dedim. Geldi. Hemen şunu söyledim, “Bana asistanlık yapar mısın?” Şaşırdı. Başladı asistanlık yapmaya, sonradan Bilge Olgaç oldu.

Başlangıcından bugüne Türk sinemasının gelişim çizgisini nasıl görüyorsunuz? Türk sinemasının geleceği için neler söylemek istersiniz?

Biz her şeyi yeniden keşfetmiş bir kuşağız. Aks’ı ben kendim buldum. Keşfedilmiş bir şeyi ben tekrar keşfettim. Hayat Acıları filmi çekiliyor. Dekorlar gri, kapılar kahverengi. Şöyle bir sahne var, oyuncu bir odadan çıkıyor, başka bir odaya giriyor. Oradaki oda da gri, o oda da öteki oda gibi az eşyalı. Yönetmen Doktor Arşavir, oyuncu birinci odaya girerken kamerayı koyduğu yere, oyuncunun öbür odaya girişinde ters tarafa koymuş. Seyrettiğiniz zaman, oyuncu sanki çıktığı odaya giriyormuş gibi oluyor, Filmin yapımcıları Antuan ile Nubar iş kopyalarını izledikleri zaman şunu söyledi: “Oyuncuyu aynı odaya sokmuşsunuz.” Ya, aynı odaya sokmadık. “Mösyö Antuan, yapmadık,” falan. “Hayır, işte bakın,” diye gösterdiler. “Bu nasıl olur?” sorusunu günlerce düşündüm.

Bilge OlgaçSonra kendi kendime buldum, kamerayı ters tarafa koymuş. Aks’ı öyle çözdüm. Biz oradan geliyoruz. Merdiveni çıkarken birinci, ikinci, üçüncü basamağı çıkmadan son basamağa ulaşamazsın, bu iş böyledir. Bugün bu merdivenleri bir yere getirdik, şu andaki kuşak gerisini getiriyor. Onların gerideki basamaklarla işi yok. Sinema gelişmiştir. Ama içerik olarak bugünkü filmler insanımıza sıcak gelmiyor. O dönem bizim yaptığımız filmlere bugünün izleyicisi gelir mi? Hayır, gelmez.

Neden?

Modern masalları televizyon programlarında izliyorlar da onun için. Bir de buna ekonomik koşullan zaten elvermiyor. 500-600 milyon alan insanın parası, hele ailesi varsa, buna elverir mi? O zaman sinemacılar, daha değişik konularda filmler yapıyorlar. Diğer bölümü de dışarıdaki festivalleri hedefleyen filmler yapıyorlar. Bu filmlerin bir bölümü Kültür Bakanlığı, Euroimages ve sponsorların sağladığı destekle yapılıyor.

MSDGOWI EC001

Tekrar Türk sinemasının gelişim çizgisine dönsek…

Sıkıntılı bir süreç tabii. Parasal konu hep bir engel olarak önümüzde duruyor. Bakın, biz film yaptığımız dönemde, Türkiye’de 3,050 (üç bin elli) yazlık ve kışlık sinema vardı. Bugün kaç sinema var Türkiye’de? O dönem Amerikan dağıtım firmalarının hegemonyası yoktu. Hollywood bugün New York’ta gösterime soktuğu filmi aynı gün İstanbul sinemalarında da gösterime sokuyor. Bizim dönemimizde ithalatçılar bu filmleri hemen getiremiyorlardı. Çünkü o filmleri aynı anda vizyona sokmak çok pahalıydı. Rüzgâr Gibi Geçti‘yi yıllarca Türkiye’ye getiremediler. O dönem ithalatçılar getirdiği için Alman, İtalyan, Fransız filmleri izliyorduk. Amerikan sineması onları da bitirdi.

Birçok film yapmış, hayatı sinemanın içerisinde geçmiş bir yönetmen olarak Türk Sineması sizin için neyi ifade ediyor? Bugün geri dönüp baktığınızda, yaptığınız filmlerle ilgili neler hissediyorsunuz?

tunç başaran(Gözleri doluyor. Uzun süre susuyor.) Yanıtını bulamıyorum. Sinema benim hayatım. Seksen beş yaşındayım, elimde bir proje var ve önümüzdeki yıl, Gaziantep’te film çekeceğim. Ona çalışıyorum. Büyükçekmece’de oturuyorum. Sabah 6.30’da kalkıyorum. 46 kilometre araba kullanarak, ders verdiğim Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-TV Bölümü’ne gidiyorum. Bu işe âşık olmasam ve birikimimi paylaşmak istemesem neden ders vermeye gideyim? Tabii öğrencilerimin Türk sinemasını daha iyiye götüreceklerini düşünüyorum. Bugün bir Tunç Başaran varsa, Bilge Olgaç o filmleri çektiyse, bunların üzerinde benim emeğim var, diye mutluluk duyuyorum. Onların filmlerine baktığımda mutluluk duyuyorum.

Kendi filmlerinize baktığınızda peki?

Birçoğunu ‘Neden yaptım’ diye düşünüyorum. Tabii o günkü koşullar yüzünden yaptığım açık. Ama bazılarına çocuğum gibi bakamıyorum. Bazılarını yaptığım için rahatsız oluyorum.

‘Keşke yapmasaydım mı?’ diyorsunuz.

O zaman da yapımcılığımı sürdüremezdim. Bir ikilem içerisindeyim. Evet, ticari filmler yaptım, çünkü yapımcılıkta başarılı olmak istiyordum. Başarılı da oldum. Büyük firmaların arasına benim fi¬mam da katıldı. O filmleri yapmasaydım I. sınıf yapımcı olamayacaktım. 1. sınıf yapımcı olmak demek, filmini vizyona koyduktan sonra hasılat almak demek.

zeki-okten-suru

Geçmişe baktığımda ne hissediyorsun dediğin zaman bir şey söyleyemiyorum. Ama, Türk sinemasının geleceğinden umutluyum. Sürü, At, Uzak, Akrebin Yolculuğu, Uçurtmayı Vurmasınlar gibi filmlerin uluslararası yarışmalarda ödüller alması Türk sinemasının bir aşama yaptığının göstergesidir.

Sansür her zaman Türk sinemasının önünde bir engel olarak durdu. Sansürün, Türk sinemasının gelişimini etkilediğini düşünüyor musunuz?

Sansürün çok menfi etkileri oldu. Bir konuyu düşündüğünüz zaman aklımıza şu soru takılıyordu: Acaba denetimden geçer mi? Bir öğrenci sınava girerken neyi hissediyorsa, biz de sansür kuruluna girerken onu hissediyorduk. Geçecek mi, geçmeyecek mi? Bir sürü yatırım yapıyoruz, bunun karşılığım alacak mıyız? Denetimden geçmemiş, ama filmi yapıp yakan kişiler bile var. Muhteşem Durukan, İstanbul Valiliği’nin önünde filmini yaktı. Üç Arkadaş‘ı sansür kurulu Cannes Film Festivaline göndermedi. Bunlar, eğer yönetmenseniz insanın hevesini kırıyor, yapımcıysanız paranız gidiyor.

Sessiz EvMahallenin Sevgilisi adında Uğur Film’in bir filmi vardır. Filmin kahramanlarından biri, araziye gecekondu kurmuş. Arazinin sahibi, gecekonduda oturanların araziden çıkmalarını istiyor, ama orada oturan kişiler çıkmıyor. Arazi sahibi gidip buldozer getiriyor. Buldozer tahtadan bahçe parmaklıklarını ezip eve doğru yürüyor. Bu filmim sansüre uğradı.

Sansür Kurulu’nun gerekçesi neydi?

Gerekçesi şu; izleyicinin üzerinde onların deyimiyle; “tevahuş hissi uyandırdığından.” Tevahuş, vahşet demek. Zaten az bir paraya filmi yapmışım, üstelik filmi vizyona da koyamıyorum. Fatura kesemeyeceğini, vergisi beni mahvedecek. Kalktım, Ankara’ya gittim. Adamlara yalvarıyorum. Adam hâlâ direniyor. Filmde buldozeri oraya getiren kişi için şunları söylüyor: “Devletin aracını kişisel menfaatleri için kullanıyor.” Anlatmaya çalışıyorum. “Bakın, bu devletin değil, müteahhitin malı,” dediğimde, “Aaa, öyle mi?” diyor. Buldozer o dönem Türkiye’de yeni bir araç. O eyleme girişmeden önce, buldzerin ne yaptığım gösteren bir sahne var. Bu defa oraya takılıp, “Hiç olmazsa, o bölümü çıkar,” dediler. Yanıtı görüyor musunuz, “Hiç olmazsa…” Neyse orayı çıkardım, ondan sonra izin verdiler.

Yapmak isteyip de hiç yapamadığınız bir proje oldu mu?

OrtadirekEvet, oldu. Çok hayıflandığım ve yapamadığım roman Orhan Pamuk‘un Sessiz Ev‘idir. Araya birçok kişiyi koydum, ama izin vermedi. Hatta Ömer Kavur‘u da araya koydum ama olmadı. “Benim romanımdan kötü bir film çekecek.” Ee, sana ne ya? Film kötü olabilir. Senin romanın mı kötü oluyor burada. Ben romanımı bunlara vermeyeyim, dışarıdan birine çok paraya satarım. Buysa, hava alırsın. Kimse çekmez. Bugün bana verse ben ne yapayım Sessiz Ev‘i? O günkü atmosfer yok Türkiye’de. Ben bir hikâyeyi veya romanı sevdiğim zaman film yaparım. Sessiz Ev‘i çok sevmiştim. Kitap benim duygularıma, dünya görüşüme çok uygun bir kitaptı.

1960-1961 yılları arasında Yaşar Kemal‘e Ortadirek‘i çekmek istediğimi söyledim. 30 bin lira istedi. Çok büyük bir para. O dönem 60 bin liraya film yapıyorsunuz. Dedim ki, “izin ver, bu kitabı sansüre göndereyim. Sansür Kurulu’ndan izin çıkarsa sana 30 bin lira vereyim.” “Yok,” dedi, “Parayı peşin alırım.” “Veremem,” dedim. Vermedim de.

Kendinizi edebiyata daha yakın mı görüyorsunuz? Çünkü filmleriniz çoğunlukla edebiyat uyarlamalarından oluşuyor?

Dünya sinemasındaki yönetmenlere bakarsan, en başarılı filmlerinin hikâyeleri kendilerine ait değildir. Ben hikâye yazamam. Senaryoyu ise kendim yazarım. Mesela, Zıkkımın Kökü‘nün senaryosu Macit Koper‘den de geçti, ama o senaryoyu ben yazdım. Hatta şöyle söyleyeyim, Zıkkımın Kökü‘nün senaryosunu kurguda yeniden yazdım.

Zıkkımın Kökü

Nasıl yani?

Beş yönetmeni, Kanal 6 çağırdı. Bizden üç bölümlük, beş tane film istediler. 500 bin lira da para verdiler. Zıkkımın Kökü‘nü çekip kurgulayıp bitirdim. Kanal daha sonra, tek bölümlük bir film olarak yayınlamaya karar verdi. Oturdum, kurguda bazı sahneleri çıkardım. 3,000 metre civarında bir film oldu. Bu film Cannes Film Festivali’nde, İstanbul Sinema Günleri’nde gösterildi. Büroya arkadaşlarım geldi, Atıf Yılmaz, Ali Özgentürk, Tunç Başaran. O filmi çekti-ğimde 72 yaşındaydım. Dediler ki, “Bu yaşta bu performans harika, ama filmin temposu çok ağır.” Düşündüm, evet, temposu ağır. Filmin ilk versiyonunda -ki bu versiyonu gösterime girmişti- çocukla başlıyor film ve çocuğun büyüyüşüyle devam ediyor. Filmi izlediğinizde çocuklu sahneler izleyiciye çok sıcak geliyor. Büyüdükten sonraki sahneler, çocuğun sahneleri kadar sıcak olmadığı için film düşüyor. Düşündüm. Kasetleri izlemesi için Atıf Yılmaz‘a verdim. 150 metre çıkardım. Tunç Başaran‘ın önerisiyle bir yol buldum. Ben bu filme delikanlıyla başlayıp, önün birçok sahnesini atıp, oradan çocukluğuna döndüm.. Ve filmi bitirdim. Film 3,000 metreden, 2,450 metreye kadar indi. Asya’nın En İyileri Bölümü için, Tokyo Film Festivali’ne gittim. Orada gösterildi. Gösterim sonrasında söyleşi yapılırken izleyicilerden biri, “Ben bu filmi daha önce gördüm. Bu böyle başlamıyordu,” dedi. (gülüşmeler) İşte, sana anlattığım olayı orada da anlattım. Benim için film, ne senaryoda ne de masada biter. Film benim için sürekli devam eder.

*** Bitti… ***

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin