Sadık Yemni’den Pazar Öyküleri: İkinci Aşkbaz Yokuşu

Videotekin kapısı kilitliydi. Kapısının camına içerden uçuk mavi harflerle PEK YAKINDA AÇILIYORUZ yazan beyaz bir pankart asmışlardı. Camekâna çoğunun adını ilk kez duyduğum yerli ve yabancı filmlere ait küçük afişler yapıştırılmıştı. İçerisi görünüyordu. Tamamen boştu. Daha raflar, satış tezgahı filan gelmemişti.

Sokaktan gelen geçenler vardı. Üç dükkân sağdaki fırından nefis ekmek kokuları geliyordu. Çapraz karşıdaki bankamatikte şişman eflatun gömlek, siyah pantolon giymiş bir kadın işlem yapmaktaydı. Sol elimin işaret parmağıyla kapının camına dokundum. Elimin camın içine batmasını bekleyen yanım hayalkırıklığına uğramıştı.

Başımı kaldırıp üst katlara baktım. Dar cepheli Fidan apartmanı daha önceden hatırladığım binadan farklıydı. Binanın dış badanası kimyon rengiydi. Başımı sola çevirip sokak tabelasına baktım. İKİNCİ AŞKBAZ YOKUŞU. İkinci? Bu nasıl olabilirdi. Birden ağzım açık kaldı. Niye şu anda çılgınca korkmadığımı kavradım.

Eskiden rüyalarda bir ara uğradığım Film Yeri adlı DVD filmler satan ve kiralayan bir dükkân vardı. Bu sokağa benzeyen bir sokaktaydı. Şimdi bakınca çok benzemediklerini hemen görüyorum. Öbür sokakta fırın yoktu örneğin. Yolun daha bakımsız bir hali vardı. Asfaltı yama yamaydı. İkinci Aşkbaz’ın asfaltı bir hafta önce dökülmüş gibi yeni görünümlüydü. Film Yeri’nin üstünde kocaman sekiz katlı çift daireli bir apartman vardı. Bu dvd kiralatan dükkânın ise henüz bir adı yoktu. Sadece yakında açılacağını bildiriyordu.

Tam burnumun hizasındaki afiş Postacı Kapıyı İki Defa Çalar adlı bir filme aitti. Sinemadan pek anlamam ama bundan yirmi beş otuz yıl önce yapılan bir Amerikan filmi olduğunu bilmekteydim. Eski kocam Fehmi bir film hastasıydı. Onun sayesinde bir sürü film izlemiştim. Afişten filmin Türk versiyonu olduğu belliydi. Arka planda Boğaz görünüyordu. Yalnız oyuncuların ve rejisörün ismi yoktu. Sadece başlık ve sarışın bir kadına arkadan sarılmış yakışıklı bir adam. Çiftin yüzü bana bir yerden tanıdık geliyordu, ama nereden olduğunu çıkartamamaktaydım. İşaret parmağımla camın üzerinden afişteki sarışın kadının yüzüne dokundum. Rüyadan sıyrılma düğmesine basmış gibiydim. Kendimi yatakta buldum.

Kalbim dik yokuşlara tırmanmış gibi telaşla atmaktaydı. Sağ yanına kıvrılmış uyuyan adama bakıp içimi çektim ve yataktan usulca kalktım. Holde kapalı duran bir kapıyı aralayıp yatağında yatan oğluma bir göz attım. Tespih böceği gibi kıvrılmış uyuyordu. Ev, kocam, beş buçuk yaşındaki oğlum, ucu timsahlaşmaya başlamış olan sol terliğim de dahil hepsi gerçekti.

Mutfağa gidip kocaman bir bardak su içtim. İkinci Aşkbaz yokuşuna yaptığım astral ziyaret korkularımı, kronik kâbus motorumu pek az etkilemişti. Bir başka durum, ritm diyeceğim geliyor, söz konusuydu.

Sokak tabelasında yazmıyordu, ama ikincisi var olduğuna göre birinci diyebileceğimiz Aşkbaz Yokuşu sokağını rüyamda ilk kez bundan sekiz yıl önce gördüm. Dört aylık kocam Fehmi’nin bir trafik kazasında ölmesinin üzerinden birkaç ay geçmişti. Evde tekrar yalnız yatmaya başlamıştım. Sağolsun yakın arkadaşlar, ablam ve annem hiç yalnız bırakmıyordu.

Bir gece Aşkbaz Yokuşu tabelasına bakıyor buldum kendimi. Güneşli bir öğle üzeriydi. Sonra Film Yeri’ne doğru yürüdüm. Ayaklarım yolu bilen sütçü atı gibiydi. Kısa siyah saçlı yirmi ortalarında genç bir delikanlı kendi yaşlarındaki bir gencin kiraladığı filmleri paketliyordu. Dvd filmlerin rengarenk hediye kağıtlarıyla ambalajlanmasına şaşkınlıkla bakmaktaydım. Bunu çok garip bulmuştum haliyle.

“Nasıl bir film arzu etmektesiniz?”
“Bilmem ki… Buraya ilk kez şey yaptım da.”

Buğday tenli, iri kahverengi gözlü delikanlı gülümsedi. “Daha yeni açıldık. Filmlerimiz çok özeldir. Bilinen sinema filmlerinin Seyirci Kıtırı nüshalarını kiralıyoruz.”

“Nasıl yani?”
“Director cut deniyor ya, rejisörün kendince montajladığı versiyonlar var. Tıpkı bunun gibi belli sayıda seyirci izledikten sonra yeniden montajlanan filmler var. Bunlara yarı argo tabirle Seyirci Kıtırı diyoruz. Bunlar normal kesimlerden daha uzun oluyorlar.”

Rahat tavırlı, içten konuşan, beni beğendiğini yanaklarını azıcık allandırarak belli eden delikanlıya hemen kanım ısınıvermişti. İlk karşılaşmamızda adama duyduğum yakınlığın nedenini anlayamamıştım. Kendini kısmıştı mahsustan. Beni ürkütmemek için.

“Kaça kiralanıyor peki?”
“İlk on film bedava. Promosyon olarak. Sonrasında standart tarife söz konusu. Keseye uygundur. Sürümden kazanmak amacındayız. Seyirci Kıtırı kesimli filmler eşsizdir. En uyduruk film bile hizaya girer. Neyse, kendiniz hemen farkedeceksiniz zaten.”
“Anlıyorum.”
“Aklınızda bir film var mı?”

Birden ani bir ilhamla, “Solaris.” dedim. Fehmi’yle beraber izlediğimiz ilk filmdi.

“İlkini mi, ikincisini mi?”

Hiçbir zaman bilimkurgu filmlerini çok sevmedim. Fehmi aşk hikayesi zaten demişti. Öyleydi de gerçekten. Fehmi’yle gördüğüm yeni yapımdı. Acaba daha sonra bir tane daha mı yapılmıştı?

“2002 yılı aralığı olduğunu hatırlıyorum sadece,” dedim dürüstçe.

Delikanlı filmlerin durduğu raflara doğru yürüdü içlerinden birini alıp geri geldi. Afişteki resmi görünce tanımıştım. George Clooney hiçbir zaman bittiğim bir erkek olmamıştır. Filmi sıkılmadan izlemiştim ama. Adamın intihar eden karısı tekrar tekrar varolmaktaydı. Baştan bir uyarlanma içindeydim. Yavaşça kurulmakta olan mekanik bir çalar saat gibiydim yani Allah kahretsin. Ben idrak edene kadar atı alan Üsküdar’ı geçecekti.

“Bu olmalı?”

Başımı salladım. Delikanlı hiç üşenmeden DVD’yi alacalı bulacalı kağıtla ambalajladı, mor plastik şeritle bağladı ve beni kapıya kadar uğurladı. Kendimi içimde garip duygularla sokakta ve sonra da evde buldum. Ortalama düş süresini çok aşan bir durumdu. Düş ya da vizyon her neyse, eve gelip televizyonda filmi izlemeye başladım. Sonradan neredeyse her ayrıntısını hatırlayabildiğim bir süreçti. Filme ara verip tuvalete gidiyor ya da mutfakta kendime leziz sandviçler hazırlıyordum. Film ilk seyrettiğim haline göre daha uzundu. Bir sürü hatırlamadığım sahneler eklenmişti. Bazı diyaloglar anlaşılmazdı. Teknik ayrıntılar. Ama heyecanla ve büyük bir dikkatle izlemekteydim. Sona doğru az sonra kendini imha ettirecek olan baş rol oyuncusu, Rheya rolündeki kadın aynada yüzünü seyrederken birden benle konuşmaya başladı.

“Özlem dinle. Çok önemli. Vakit dar. Fener Yolunda çok kötü şeyler olacak. Bunu engelleyebilirsin. Bir adam karısını öldürecek. Zaman dar. Unutma. Bir felaketi önleyebilirsin.”

Apışıp kaldığım için kadına tek bir söz edemedim. Zaten onun da böyle bir şey beklediği yoktu. Film kaldığı yerden devam edip bilinen şekilde bitti. Sonradan araştırdım. Natacha McElhone adlı aktristin birkaç başka filmini de izledim. Bunlar çok sonraydı. Suçluluk duygusunun ve endişenin içimi yiyip kemirdiği zamanlardı. Kadının bana yönelik konuşması ilk ve tekle sınırlı kaldı.
Kiraladığım ilk dvd’yi geri götürüp ambalajlanmış kağıtların içinden çıkan başka filmleri izledim. İkinci ve üçüncü sıradan izlemelerdi. Bir olağanüstülük yoktu. Dördüncü film trafik kazasında kaybettiğim kocamı andıran o yakışıklı delikanlının önerdiği Minority Report, Azınlık Raporu adlı filmdi. Bilimkurgu filmi sevmem dememe rağmen adam ısrar edince kıramamıştım. Film ilginçti. Daha da ilginç olan emniyet kuvvetlerinden kaçan Tom Cruise’un o kadar telaş içindeyken Türkçe olarak “Özlem, Fener yolunda, Gazi Muhtar Paşa sokağı, Rahimoğlu apartmanının 15 numaralı dairesinde cinayet işlenecek. Bunu engeleyebilirsin,” demesiydi. Bununla da kalmamış bana saçlarının boyama olduğunu tahmin ettiğim sarışın, güzelce bir kadının fotoğrafını göstermişti. “Bu kadın kocası tarafından öldürülecek. Vahşi bir şekilde. Bıçakla. Behnan ise suç ortağı. Her şeyi o planlıyor. Unutma Behnan Denizci. 26 nisan günü.”

Fotoğraftaki kadını gerçek hayatta görünce hemen tanıdım. Bu arada sekiz film izlemiş, sadece ikisinde ünlü oyuncular tarafından uyarlanmıştım. Artık düşlerimde film kiralamamaktaydım, ama havaya girmiştim fena halde. Kadıköy’de oturduğum için Gazi Muhtar Paşa sokağını kolaylıkla buldum. Apartmanı da öyle. 15 numaralı dairenin zilinin etiketinde Aysel – Sinan Bakırcı yazmaktaydı.

Ablamla birlikte işlettiğimiz küçük bir konfeksiyon atölyemiz vardı. O sıralarda daha konfeksiyon sektörü şu andaki dar boğaza girmemişti. Kazancımız fena değildi. Ara sıra işi asarak soluğu Gazi Muhtar Paşa sokağında almaktaydım. Bir gün daha sokağa Bağdat caddesi tarafından yeni girmişken bulunduğum kaldırımdan karşıdan gelmekte olan sarışın kadını görünce yüreğim hopladı. Bay Cruise’un gösterdiği fotoğrafın tıpa tıp aynısıydı. Otuz başlarında hoş bir kadındı.

Kendisiyle konuşmak istediğimi, hayati bir mesele olduğunu söyleyince Aysel hanım önce biraz ürktü. Az kalsın yürüyüp gidecekti. Sonra durakladı ve “Beni size kim önerdi?” diye sordu.

Natacha McElhone ve Tom Cruise desem iş baştan kopardı. Kadın kaçık olduğumu düşünür ve çeker giderdi. Ben de böylesine ağır bir yükü taşımıyor olurdum şimdi. Ama daha akılcı görünebilmek için “Adınız Aysel Bakırcı. Tehlikedesiniz. Biraz konuşsak iyi olur.“ dedim. Filmlerde ve romanlarda gaipten haber alıp kötü şeyleri engellemeye çalışan iki bacaklı saftirik meleklere özenmiştim. Tekdüze yaşamımda bir heyecan doruğu belirmişti. Kim kapılmazdı bu yele?

Kadının meraklı ve kurnaz bakışları beni tepeden tırnağa süzdü. Kıyafetimde ve tipimde sakıncalı sinyaller bulamamıştı. Yüzümde çok sevdiği eşini ansızın kaybetmiş birine ait hüzün vardı. Tek lüksüm olan Louis Vuitton el çantama takılan bakışları yumuşadı ve “Şurada bildiğim bir kafe var.” dedi.

Kiraz Tepesi adlı kafede sütlü kakao içerken kadına medyum olmadığımı, ama rüyalarım aracılığıyla ona bağlandığımı, olan bitenleri anlattım.

“Behnan Denizci mi dedi?”
“Evet. ”

Kadını söylediklerime ikna eden kilit isimdi bu. Arkadan sorduğu ikinci soru sıradan görünmüştü o sıralarda.

“Nasıl biri bu Film Yeri’ndeki adam?”

Az kalsın rahmetli kocama benziyor diyecektim. Adam gerçekten de Fehmi’yi andırmaktaydı. Neresi deseler tek tek sayması zordu, ama genel andırtı söz konusuydu. Kalbimde ağrılı bir heyecan uyandırıyordu. Bu benim hevesimi kuran en güçlü etkendi. Yoksa Aşkbaz Yokuşu’ndaki Film yeri’ne defalarca bağlanamazdım. Bunu sonradan idrak ettim. Kadına satıcıyı tarif ettim. İlki Behnan Denizci adını teleffuz ettiğimde olmak üzere gözlerinde ikinci büyük duygu değişimi meydana gelmişti. Yüzünün ifadesini analiz edebilmekten acizdim haklı olarak. Taşıdığım mesajın içeriğinden habersizdim. Dvd kiralayan zatın kim olduğunu o sıralarda bilmem mümkün değildi.

Kiraz Tepesi’nden çıktığımızda kadın biraz dalgındı. Zihni planlarıyla meşguldü. Güneşli bir öğle üzeriydi. Bağdat caddesi tam kapasiteyle devinmekteydi. Tam ayrılırken birden aklıma Tom Cruise’un bir tarih de söylediği geldi.
“26 nisan günü olacakmış,” dedim.

Kadının yüzünde yeni bir emosyon kıpırdaşması yaşandı, ama bir şey demedi. Mayıs ayındaydık. Daha çok zamanı vardı kumpası engellemek için. Ayrılırken elimi sıktı. Yüzündeki şükran ve minnet çizgileri pek zayıftı. Melanet ışıyordu, ama o şartlarda bunu algılayabilmem neredeyse mümkün değildi. Korku, endişe, kararsızlık gibi görünmüştü gözüme.
Aysel hanımın uzun topuklu ayakkabılarıyla gidişini izlerken bir garabetin farkındaydım. Kadın söylediklerime inanmıştı, ama bana sıradan bir şekilde teşekkür etmesi, benim hakkımda bilgi kopartacak sorular sorması falan rahatsızlık vericiydi.
Bir daha düşlerimde yolum o Film Yeri’ne düşmedi. Aradan aylar geçti. Kocamın yokluğuna olduğu gibi buna da alıştım. Kendimi işe verdim. On gün Bodrum’da tatil yaptım. Dönüşümün ikinci günüydü. Kapıcının her sabah paspasımın üzerine bıraktığı gazetede Aysel hanımın fotoğrafını gördüm.

Yıllardır tekerlekli sandalyeye mahkum yaşayan Sinan Bakırcı apartmanın merdivenlerinden yuvarlanarak ölmüştü. Adamın noter olan en yakın arkadaşı Behnan Keskin bunun kaza olmadığını, arkadaşının cinayete kurban gitmiş olabileceğini söylemişti. Sinan Bakırcı’ya otopsi yapılacaktı. Yazının en altında Aysel Denizci’nin evlenmeden önceki bir sabıkasından söz edilmekteydi. 2001 yılının martında şeytana tapanlar ayinine yapılan bir polis baskınında göz altına alınmıştı. Uyuşturucu kullanmakla suçlanıyordu. Fotoğrafını da basmışlardı. Yanında uzun boylu, ince yapılı bir delikanlı vardı. Ansızın toparlandığı için dağınık bir görünümü vardı, ama onu hemen tanımıştım. Film Yeri’ndeki delikanlıydı.

Birkaç gazete arşivi gezince o baskınla ilgili daha ayrıntılı bilgiye ulaştım. Delikanlının adı İsmet Denizci’ydi. Satanistlerin Şeyhi lakabıyla anılmaktaydı. Aysel’in bir yaş büyük abisiydi. Aralarında ensest ilişki olduğundan şüphelenilmekteydi.
En basit bir akıl yürütmeyle bile bu işe alet edildiğim açıktı. Yalnız anlayamadığım bazı noktalar vardı. İsmet denizci bana düşlerim kanalıyla nasıl sokulabilmişti? Belki bende bir yetenek, bir duyarlılık vardı, ama niye ben? Bir de kendinin kolayca iletebileceği bir mesaj için Tom Cruise’u araya sokmasına ne gerek vardı.

Tekrar gazete arşivlerine gitmeye başladım. 2001 yılı gazetelerinden bir şey çıkmadı. 2002’de bulduğum şeyse tüylerimi diken diken etti. İsmet Denizci aşırı doz eroin nedeniyle Fatih’deki evinde ölü bulunmuştu. Tarih 26 Nisan’dı. Ölü ağabey beni kullanarak kızkardeşine bir mesaj yollamış ve kadının kocası kaza geçirip ölmüştü. Mesajını ustaca kurmuştu. Behnan Denizci, 26 Nisan, aslında kötürüm olan kocanın işleyeceği cinayet gibi bir kurmaca bilgiyle kadını uyarmıştı. Behnan Keskin noterdi. Sanırım adamın vasiyetnamesini filan değiştireceklerdi. Her şeyi Behnan planlıyor lafı başka ne anlama gelebilirdi.

O kadar aradıysam da Aysel Bakırcı hakkında başka haber bulamadım. Adli tıp herhalde kaza demişti adamın ölümü için. Mesele açıktı. Kocamın ölümü nedeniyle hassaslaşan zihnim satanistlerin şeyhine bir kapı aralamıştı. Adam duyarlı ve saftirik birilerini arıyordu. Ben olmasam başkasını da bulurdu herhalde.

İçimden çok gelmesine rağmen Gazi Muhtar Paşa sokağına bir daha gitmedim. Bilmeden de olsa bir cinayete alet edilmenin rahatsızlığını içimden atamıyordum. Soğukkanlı katil Aysel Denizci’nin beni sağ koymak istemeyeceği fikri de yavaş atımlı bir nabız gibi her dakika zihnimde kıpırdanmaktaydı.

O yıl eski bir tanıdığımla yakınlaştık. Evlendik. Bir oğlumuz oldu. Ailem vardı, iş çevrem genişti, ama içimdeki korkuyu atamıyordum. Sürekli Aysel ve zebani abisi tarafından izlendiğimi düşünmekteydim. Birkaç kez gidip kadınla konuşmayı düşündüm, ama her defasında vazgeçtim. İyi ki de öyle yapmışım.

Belli aralarla gazete arşivlerini ziyarete devam etmekteydim. Bu arada internetle de samimiyeti ilerletmiştim. 2004 yılının on bir ocağında Behnan Keskin kendini yedinci kattaki dairesinin balkonundan aşağıya atıverdi. İntihar başlığı vardı haberde. Kanında yüksek miktarda alkol vardı. Arkada mektup bırakmamıştı. Yalnız yaşayan orta yaşlı bir adamdı. İnternet aracılığıyla bilgileri derledim. Gidip adamın birlikte çalıştığı ortağını ziyaret ettim. Merhum Sinan Bakırcı’yı ve Behnan Keskin’i babam kanalıyla tanıdığımı ve Aktüel dergisi için çalıştığımı söyledim. Gazete arşivlerinde geçirdiğim bunca saat nedeniyle uydurma kimlik kılıfımın içinde çok rahat oturmaktaydım.

Adam ortağının intiharına hiç bir neden bulamamaktaydı. Laf lafı açtı. Behnan beyin Aysel Denizci aleyhine bir miras davası açma hazırlığında olduğunu öğrendim. Sinan beyin akrabalarıyla görüşmüştü bu konuda. Sonra da balkondan aşağı atlamıştı. Bu için arkasında şeytani planlar vardı.

Pustum. Kendimi aileme ve çocuğuma vererek olan biteni unutmaya çalıştım. Korkularım azalar çoğalarak hep var oldu. Filmlerde ya da dizilerde genç bir kadının takip edildiği sahneleri izlerken içimde zehirli dikenli korkular serpiliyordu. Kimseye tek kelime bile etmedim. Konuşmazsam, hatta düşünmezsem o kötü ruhlu kadının peşimi bırakacağını düşündüm. Bazen kalabalıkta onu görür gibi oluyordum. Şeytan ruhlu abisi nedeniyle eski kocamın fotoğraflarına bile bakamamaktaydım. Adamın her an benle astral bir ilişki kurmasını bekleyen yanım nedeniyle bazen en sıradan bir düşte bile gerilim hissetmeye başlamıştım.

Altı yıl böyle geçti. Kimseye sırrımı açmadım. Bir cinayete alet edildiğimin bilinmesini istemiyordum. Aşkbaz Yokuşu adlı sokak, Film Yeri videoteği, ölü kocamı andıran yakışıklı satanist tezgahtar, ambalajlanan dvd’ler Seyirci Kıtırı film versiyonları ve de ünlü oyuncuların benle konuşmaları. Bunları anlattığım kimse, başta kocam olmak üzere, annem, babam, herkes iyice tırlattığım sonucuna varırdı zaten.

Gidip yatağa uzandım. Sandığımın aksine uyku perileri üzerime mışıl mışıl tozları serpiştirdi. Derin bir uykuyla sabahı buldum. Oğlumu ana okuluna bırakıp Postacı Kapıyı İki Kez Çalar adlı filmin dvd’sini satın aldım. 1981 yapımıydı. İşi mişi bırakıp oturdum filmi izledim. Amerika’da 1930’lardaki mali kriz sırasında genç bir adam kendisine yardım olsun diye işe almış birisinin karısını baştan çıkartıyor, birlikte kadının kocasını öldürüp hayat sigortasına konuyorlardı. Ama sonunda kapıları ikinci kez çalınıyordu. Birden kendimi bunca zaman sonra ilk kez gerçek anlamda ferahlamış hissettim. Afişteki sarışın kadını andıran Aysel Denizci’nin kapısını postacı bir kez daha çalacaktı. Bu çok açıktı. Birinci de kötücül yan kazanmıştı. İkincisi fatura ödemek olacaktı.
Belki bu gece, belki de yarın gece, çok yakındaydı hissediyordum, 2. Aşkbaz Yokuşu’nda bir film kiralayacaktım. Sonra da Aysel Denizci hanımın hayatı yokuş aşağı yönünde değişecekti. Aradan sekiz yıl geçti. Boşuna tanrının değirmenleri yavaş, ama ince öğütür demiyorlar.

Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin