* Bu yazı 22 Kasım 2011’de Birgün gazetesinde yayınlanmıştır.

“SİYAD Başkanı Tunca Arslan’ın önerisi ve yönetim kurulunun genel eğilimi doğrultusunda, uluslararası festivallerin FIPRESCI jürilerinde Siyad üyesi sıfatıyla görev almanız uygun bulunmamıştır.”

Size de bir gün böyle bir mesaj gelirse ve eğer siz de benim gibi sinema yazarı iseniz, kariyeriniz ciddi bir anlamda tehlikede demektir. Şimdi yukarıda söylenenleri konuya uzak insanların da anlayabileceği bir şekilde açıklayalım:

Sinema Yazarları Derneği üyesi her Türk vatandaşı (artık ben hariç) yurtdışında gerçekleştirilen uluslararası festivallerde FIPRESCI jüriliği hakkına sahip demektir. Bu festivallerdeki jürilik müessesi Dünya Sinema Yazarları Birliği gibisinden bir kurum olarak tarif edebileceğimiz FIPRESCI’nin tekelindedir. Başvurular her ülkede bulunan yetkili bir sinema yazarının üstünden yapılır. – Türkiye’de bu kişi Esin Küçüktepepınar’dır, o da nedense bizim diğer ülkelerdeki sinema yazarlarının aksine yılda en fazla bir festivale katılmamızı uygun görür ya da bu durumu muhafaza etmek için elinden geleni yapar. Yazının başındaki mesaj işte benim bu yönde yaptığım başvuruya gelen yanıttır.

SİYAD Başkanı Tunca Arslan bu kararın gerekçesini soranlara şu yanıtı verir yazılı olarak:

“Gerekçe merak eden arkadaşlarımız, seyrettikleri filmleri de bu kadar çabuk unutmuyorlardır umarım. Daha altı yedi ay önce bu grupta ‘Beni festivallere Siyad üyesi olduğum için değil, Esquire yazarı olduğum için çağırıyorlar. Rapor yazacaksam önce kendi dergime yazarım’ diyen birinin bundan sonra festivallere gitmek için Esquire’a başvurması gerektiğini açık açık vurgulamıştım. Durum bundan ibaret ve bu kadar basit. Dolayısıyla şimdi kimse kalkıp da Siyad kamuoyuna yönelik cilvelere başvurmasın, mağduriyet edebiyatı yapmaya kalkışmasın, mızmızlanmasın.”

Arslan’ın benim söylediklerim konusundaki hatırlatmaları doğrudur. Ama argümanlar olmadan cümleler işlevini ya kaybeder ya da maksadını şaşırır.

Festivallere FIPRESCI jürisi olmak için SİYAD üyesi olmak gerektiğini zaten söyledim. Ama bu, festivallerin sizi ağırlamasının nedenininin sizin yazdığınız mecrada yer vereceğiniz tanıtım olduğu gerçeğini değiştirmez. Festivaller sizin hangi derneğe üye olduğunuzu bilmezler bile. Bir tanıtım olanağınız yoksa ve eğer ultra-elit bir sinema yazarı değilseniz sizi jüri olarak tercih etmezler. Dolayısıyla, SİYAD bir anlamda bir aracı kurumdur. Belirleyici olan mecranızdır. Sinema yazarlarının gelişimine yardımcı olan aracı bir kurum olmak aslında kötü bir şey değildir. Ama SİYAD’ın Başkan’ı bu statüyle gelen güç ve iktidar hissine kendini fazla kaptırdığı için olsa gerek bunu görmek istemiyor. Otoritesini zayıflatacağı fobisi pek çok diktatör gibi onun da tepesinde Demoklesin Kılcı olmuş durumda.

Rapor meselesine gelince… Her jüri üyesi festival sonrası FIPRESCI’ye bir rapor sunmak zorunda. SİYAD yönetimi İngilizce olan bu raporun Türkçesini kendi sitesi için de talep ediyor. Bu gayet yerinde bir talep. Ama yöneticiler üyelerinin çoğunun, kendilerinin aksine gazetecilik yaparak hayatlarını kazandığından haberdar değil herhalde. Yukarıda geçen söylemim bununla ilgili. Festivalle ilgili raporumu önce dergimde ya da gazetemde yayınlatmak istemem gayet normal. (Festival de böylesini tercih edecektir.) Dergime internet sitesinde yayınlanmış bir yazıyı veremem. Versem de karşılığında para talep edemem. Hayatımı kazanamam.

Yönetim freelance gazetecilerin ne kadar zorluklarla hayatta kaldığını umursamayacak kadar gücünü gösterme derdine düşmüş ama. Bakın, üyelerine hitaben yazılmış bir başka Tunca Arslan mailinde küçük bir alıntı:

“Siyad üyesi bulunan gerçek gazeteci, muhabir ve editörlerin, bu konudaki hassasiyeti dikkate alacaklarına eminim. Kalibresi buna müsait olmayanların ise son dört beş yılda önlerinde birkaç ciltlik kitap malzemesi zaten birikmiş durumda, istediklerini yazıp çizebilirler. “

Arslan üyeleri arasında “gerçek olmayan” gazeteci, muhabir ve editörlerin olduğunu söylemekle kalmıyor, kalibresiz üyelerin varlığına da işaret ediyor.

Oda TV yazarlarından biri olan Başkan Arslan kendi çalışma arkadaşlarına yapılan polis muamelesinin aynısını bir üyesine yapıyor. Dernek yöneteceğine kan davası güdüyor. Üyesine entrikalarla Haysiyet Divanı’na veriyor, ardından kariyerinin önün tıkamak için elinden geleni yapıyor. Sindirmeye, yok etmeye çalışıyor. Neden? O üye düşüncelerini belirtti, muhalefet yaptı diye. Üslubu yukarıda. “Ananı da al git” tavrı değil de, ne bu?

Tunca Arslan, benim de oyumla göreve geldiğinden beri düşüyor ve insan kaybediyor. En yakın arkadaşları olarak gördüğü insanlar dahi onun yönetimi altındaki bir kurulda (Üye Takip Kurulu) çalışamadılar ve istifa ettiler. Bu istifayı yaramazlık yapmış bir çocuk gibi sakladı Arslan. Sonunda o arkadaşlarından biri, Uğur Vardan ilan etti istifasını. Zehir zemberek ve gerçeklerin çarpıtıldığı bir mail de ona ve onun gazeteci arkadaşlarına hitaben yazdı. Yancı elitler de onu destekledi. (Hangisi hangisinin yancısı bilmiyorum aslında.)

“Uğur, bazı üyelerimizin ‘istifa gerekçenizi açıklayın’ çağrılarına bir hafta boyunca tümüyle sessiz kaldıktan, çerden çöpten sitelerin SİYAD’a saldırısına zemin hazırlayıp adeta rıza gösterdikten sonra, şimdi birilerinin rahatlıkla ‘Reklam kokan hareketler bunlar’ diyebileceği bir yöntem izleyerek, açıklama yapmak için medyayı seçti. Sabah gazetesine diyecek bir şeyim yok da benim tanıdığım Uğur, o sitelere o şekilde manşet olmayı büyük bir utanç kabul eder ve kesinlikle ‘ses’ çıkarırdı.”

Radikal gazetesinin kültür sanat servisine verip veriştirdikten sonra sıra Cumhuriyet gazetesi’ne geldi. Yılların gazetecisi bir üyesini (Alper Turgut), festivalle ilgili bir yazısı üstüne, kısıtlı gazetecilik tecrübesiyle ve yazının orijinalini bile okumaya gerek duymadan uyarma gereği duydu, yetmedi gazetelere röportaj verdi.

“Yazının orijinalini okumadım, yalnızca medyatava’da yer alan halini gördüm. Eğer doğruysa Cumhuriyet’te yayımlanmış ki editoryal performans açısından buna daha da çok şaşırdım. Bir gazete okuru, bir sinemasever ve sinema yazarı olarak, Alper’e en kısa sürede bir özür yazısı kaleme almasını öneriyorum.”

Arslan’ın son hatası kimsenin tanımadığı kişileri,bugüne kadar riayet edilen kriterleri pek dikkate almadan, sanırım önceki bazı yönetimler gibi belli bir klik oluşturma adına üye yapıp (arkadaşları bunun üstüne istifa etti zaten), bugüne kadar sinema adına gerçekleştirdikleri yadsınamayacak insanları reddetmesi oldu.

Tunca Arslan işsizlik nedir bilen biridir aslında. Ama bu deneyimden ya hiçbir şey öğrenmemiş, ya da mizacı öğrendiklerini uygulamaya müsait değil. Yoksa neden sahip olduğu statüyü kullanarak bir meslektaşının kariyer anlamında önüne tıkamaya çalışsın.

3 YORUMLAR

  1. Yazıyı kaleme alan arkadaşımız kendi yaşadıklarından bahsetmiş, bazı suçlama ve iddialarda bulunmuş ama nedense (sanırım unutarak) imzasını (adını) yazmamış, belitmemiş. Bunu düzeltirse iyi olacağı kanaatindeyim. Yazının yaklaşımını ve tarzını etik olarak doğru bulmadığımı da söylemeliyim.

  2. Yakalandım. Kim olduğumu gizliyorum. Kaçak güreşiyorum. Ah ben ah! Ne sinsi çıktım ben var ya! Yazdıklarımla yüzleşemiyor, kelimelerimin sorumluluğunu üstlenemiyorum. 🙂

    Üstelik kim olduğumu öğrenmek de pek zor! İnternet üstündeki tüm delillleri yok edip, kimliğimi bilenlerin hepsini ortadan kaldırdım çünkü! Kim olduğumu artık bir tek ben biliyorum. Ha ha ha ha ha ha! (Kötü Adam Kahkahası)

  3. Sevgili Landlord, sen iyi bir adamsın… Hatta, temsil ettiği mesleğin mensuplarına karşı attığı her adım tarafgirlikten geçilmeyen bu PARTİZAN dernekten de, onun pek çok mensubundan da bir kaç yüz kat daha iyi bir adamsın…

    Lars Von Trier’nin Cannes’daki tavrı hakkında atıp tutmadığını bırakmayan, fakat Emir Kusturica gibi aşağılık bir ırkçıyı, bir insanlık düşmanını yollarına gül dökerek karşılamayı aydın olmak sanan adam ve kadınlarla zaten eşitlik, adalet ve nezaket adına herhangi bir meselenin müzakere edilebileceğine de inanmıyorum.

    Seni ve mücadeleni yalnızca gönlümle desteklemekle kalmayacak, önümüzdeki pazar ben de Yeni Şafak’ta bu konuda gerekenleri her zamanki netliğimle yazacağım.

    Dik dur sevgili meslektaşım, asla geri adım atma, FIPRESCI’nin dünya üzerindeki hiç bir ulusal kolu bu kadar politik ve tarafgir bir kimliğe bürünmedi bugüne kadar…

    SİYAD bir gün elbette ki 5-6 malum kişinin babasının çiftliği olmaktan çıkıp yeniden (milliyetçisiyle, muhafazakarıyla, dindarıyla, dinsiziyle, solcusuyla, sağcısıyla) sinema yazarlarının ortak meslek örgütüne dönüşecektir. Üstelik, bu dönüşümün tarihi de öyle 10-20 yıl sonra değil… Şaşılacak kadar kısa bir zaman diliminde çatır çatır çökecekler ve yerine uzun bir zaman sonra yeniden uygarlık gelecek.

    Zaten biz de yakın zamanda, bu oluşumun üyelerinin genel meslekî kıdem ortalamasının iki-üç kat üstünde “tu kaka” yazarlar olarak dernekler masasına bir dilekçe verip SİYAD’ın adının “SİYAD” olmaktan çıkartılıp “Mithat Alam’ın Yan Kolu Paslaşma, Kayırma ve Dayanışma Derneği” olarak değişirilmesini talep edeceğiz.

    Hiç bir düzenli mevkutede sinema yazıları çıkmayan, çıksa da bundan profesyonel olarak geçinmeyen, sinemayla temel ilgisi DVD’lere altyazı çevirileri yapmak olan öğrenciler ve sinema bilgisi de beğenisi de “Potemkin”de kalmış akademisyenleri “Sinema Yazarları Derneği”ne dolduran, öte yandan bu işi 20 yıldır profesyonelce yapan insanlardan ise orada burada birer meczup gibi söz eden kişilere saygı duymak zaman kaybıdır. Acaba orada olup da her yıl 5 festivale giden bazı kişilerin bırak gerçekleri, hayalleri alabilir miydi “Fantasturka” gibi bir organizasyonu, çok merak ediyorum.

    Göreceğiz önümüzdeki günlerde, el mi yaman bey mi yaman…

    Sadece şunu bil… Yalnız değilsin, hem SİYAD’ın içinde hem de SİYAD’ın dışında, bu derneğin gitgide büründüğü elitist yapı nedeniyle burnundan soluyan en az 100-150 sinema yazarı var. Ve onlar bu ülkenin gerçek sinema yazarları… Yazdıklarını hiç kimsenin ciddiye almadığı, izleyicinin de inadına inadına oradan yayılan tavsiyelerin tam aksine hareket ettiği kendi çalar kendi söyler Boğaziçili jakobenler değil…

CEVAPLA