öldüren sis (the mist)
(23-02 tarihli yazı) Öldüren Sis (The Mist) 29 Şubat’da gösterime çıkıyor. Peki sizi nasıl bir film bekliyor? Darabont daha önce Esaretin Bedeli ve Yeşil Yol’da yaptığı gibi sinemaseverleri can evinden vurmayı başaracak mı? Darabont bu filmden sonra da nazarımızda hala Stephen King metinlerini filme en iyi dönüştüren yönetmen olarak kalacak mı?

Güçlü bir fırtınanın ardından elektrikleri kesilen, irili ufaklı hasarlar yaşanan kasabaya sanki başka bir dünyadan gelmiş izlenimi veren tuhaf ve kalın bir sis tabakası çöker. Kasabanın tek süpermarketi stok yapmaya çalışan ama kasada takılan müşteriler epey kalabalıktır. Kalabalığın için filmin esas adamı David ve küçük oğlu da vardır. Bunun sıradan bir sis olmadığından kuşkulanmaya başladıklarında marketin tüm kapılarını kapatıp neler olacağını beklemeye başlarlar. Bekleyişler uzun sürmez ve bu sis ölümcül yüzünü yavaş yavaş göstermeye başlar.

Filmin konusu hakkında daha fazlasını öğrenmek isteyenler, interneti biraz kurcalayıp emellerine ulaşabilirler. Ama ben, sizin yerinizde olsam öğrenmek isteyeceğim kadarını sizinle paylaşmakta kararlıyım. 

Film hakkında fikrimi uzatmadan, kıvırtmadan, yekten söyleyeceğim ama. Darabont’un önceki King uyarlamalarında yakaladığı standardın altında bir film Öldüren Sis. Öyle ki filmin ilk yarım saatinde yönetmenin Darabont  olduğu konusunda yanıldığım şeklinde kısa süreli bir panik yaşadım. Tersninja.com’a öyle olduğunu yazmıştım çünkü. O kadar yani.

Filmin alıştığımız standardın altında kalmasının son derece basit bir nedeni var. Darabont’un elinde bu kez çok katmanlı, güçlü karakterlerle dolu bir King öyküsü yok. King’in artık biraz da sistematikleşmiş klasik korku öykülerinden bir The Mist. Söz konusu kitap olduğunda bu tarz öyküler en çok okunanı, en çok sevileni. Ama bu tür hikayeler sinemaya taşındığında ortaya berbat sonuçlar çıktığına defalarca şahit olduk hatırlarsanız. Ya da sinemaya bile uyarlanmayıp, uzun soluklu televizyon dizilerine dönüştüğüne… Darabont’un elindeki böyle bir öykü işte. Yine Maine, yine çevresine yabancılaşmış bir esas oğlan, yine cahil cühela kasaba kabadayıları ya da inancı kötüye kullananlar…

Darabont’un standardının altında kalsa bile, bugüne kadar King’in korkutma amaçlı öykülerinden uyarlanan filmlerin genel grafiğini dikkate alarak konuşursak, Darabont olağanüstü bir iş yapıyor. Kısıtlı bir öyküden zor da iyi, güzel, sürükleyici, korkunç ve etkileyici bir film çıkarıyor. King’in öyküsüne can alıcı noktalarda kendince eklemeler, değişiklikler yaparak başarıyor bunu. Bu da onun “kitap kitaptır, film filmdir” gerçeğinin farkında olduğunu gösteriyor. Ama Darabont böyle yaparken King’in eserine de ihanet etmemeyi başarıyor. Çünkü genel itibariyle esere bire bir sadık kalıyor. Kısacası hem yazılı metni hakkıyla uyarlayıp yazarı mutlu ediyor, hem de sinemanın hakkını verip seyirciyi kazanıyor.

Beş yıldız üzerinden konuşursak benim için 5 ya da 4 yıldızlık bir film değil Öldüren Sis. Ama Lovecraft, Poe gibi atmosfer yaratma ve korkutma ustası gotik yazarların günümüzdeki uzantısı olan King’in, karanlık yönünü en iyi yansıtabilen filmlerden biri olması, Öldüren Sis’i mutlaka seyredilmesi gereken bir film yapıyor.   

2 YORUMLAR

  1. Kanımca dikkate alınması gereken noktalardan birisi de bunun King'in erken dönem romanlarından birisi olduğudur.Yüksek ihtimal büyük usta henüz kelime başına para almıyordu ve bütün benliği ve hayalgücü ile yapabileceğinin en iyisini yapmaya çalışan genç ve başarma hırsı ile dolu bir genç adamdı.Bunun etkisi ile son dönem romanlarında olduğu gibi Dostoyevski tarzı bir sayfalık paragraflarla lafı uzatıp dolandırmadan direk amaca,yani ayaklarınızı kanepenin üzerine çekmenizi sağlayacak korkma duygusunu kaşımak üzere yazılmış bir kitaptır 'Sis'.Kapalı ortam atmosferini nefesinizin sıkışmasını sağlayacak kadar gerçekçi bir biçimde hissettirmeyi başaran bir hikayedir.Dikkatli olun!Darabont'un yaratıcı etkisi ile elinizdeki sinema değil,ölüm kokan bir sisin içine gömülmüş markete giriş bileti olabilir…

  2. Başta yönetmenin, biraz da hikayenin yazarının göz boyayan şöhreti, ayrıca, çoğu sinema eleştirmeninin belki de filmi izlemeden (Aklıma ikinci bir neden gelmiyor..) ettiği tavsiyeler ve "sözde" güvenilir İmdb' nin 7,7 puanı, beni bu filmi izlemeye yöneltti.

    Özellikle korku-gerilim filmleri, amaçlarına ulaşabilmeleri yani etkileyici olabilmeleri için seyircinin özdeşleşebileceği karakterler yaratmak zorundadır. Oysa bu film, a’ dan z’ ye her şeyiyle seyirciyi kendine yabancılaştırıyor. İzleyici, bırakın perdeyi aşıp filmin içine dahil olmayı, basit bir gölge oyunu izlercesine, perdede olan bitenlere uzak kalıyor.

    Kendilerinden korkmamız istenen -apaçık yapay- yaratıklar ve onların saldırısına uğrayan insanların dehşeti arttırmak için canhıraş debelenmeleri ise sadece güldürüyor.

    Doğallıktan uzak diyaloglara, (Hadi çocuk oyuncuyu pek güzel ağladığı için ayrı tutalım..) "resmen" kötü oyunculuklara sahip "klişeler kralı" bir film The Mist.

    Bu kaçıncı kazıklanmam bilemiyorum ama artık akıllanmaya karar verdim. Bundan böyle -olağanüstü bir yaratıcılık olmadıkça- Hollywood çıkışlı korku-gerilim filmlerine gitmeme kararı aldım. Zira, bu tür filmleri gayet ciddiye alan bendenizi “bir korku filminde kahkaha atmaktan kendini alamamak” kadar üzen başka bir şey olamaz.. Yani.. Bana da yazık..

CEVAPLA