Bratislava

Hayatı biraz başa saracak olursak, Landlord kulunuz Uluslararası Bratislava Film Festivali’ne FIPRESCI ( Fédération Internationale de la Presse Cinématographique / International Federation of Film Critics) jürisinin beş üyesinden biri olarak boy göstermeye gitmişti. İstanbul’un kirli havasından, çıldırtan trafiğinden, stresli aurasından, metropol insanının hayhuyundan uzakta 1 hafta bana epey iyi geldi. Bayram ya, belki sen de “şimdi uzaklardasın” ve ne dediğimi iyi anlayacaksın. Ben ise bayramda kısmi oranda yoğunluk kaybetmiş İstanbul’un tadını çıkarıyor olacağım.

Festival ve filmlerle ilgili değerlendirmelerimi sizinle paylaşacağım ilerleyen günlerde. Ama bugün Pazar ve biz pazar günleri geyik yapmayı seviyoruz biliyorsunuz.

Uçaktan korktuğumuzu kamuoyuna açıklamıştık zaten. Neyse ki sağsalim gittik, sağsalim geldik. Odamdaki uçak seyahatleri panoma iki çentik daha attım. İşin asıl manyaklığı ise, iki saatte Viyana’ya gidiyorsunuz ama havalanından eve gelmek daha uzun, daha eziyetli bir yolculuğa katlanmak zorunda kalıyor olmanız. Hiç de az masraflı değil üstelik… (Biletim İstanbul-Viyana-İstanbul idi, ardından Bratislava’ya gitmek için 45 dakika kara yolculuğu yeterli çünkü.)

FIPRESCI jürisinde benden başka dört ülkeden daha sinema yazarı vardı: Almanya, Macaristan, Sırbistan ve Slovakya. Macar Balint ve Sırp Dejan benim yaşlardaydı ama diğer iki jüri “old school” denebilecek eleştirmenlerdi. Görevimiz yarışma filmlerinden FIPRESCI ödülü verilecek olanı seçmekti. Bizim dışımızda üç jüri grubu daha vardı. Ana jüri denebilecek en iyi film, en iyi yönetmenin yanı sıra, en iyi kadın ve erkek oyuncuyu seçecek bir ana jüri; filmleri ruhanı açıdan değerlendirecek Ekümenik jüri ve öğrenci jürisi.

Cumartesiden başlayarak günde üç film seyrettik çarşambaya kadar. Oldukça yorucu bir deneyimdi açıkçası. Akşamları izzet ikram güzel oluyordu ama benim gibi klasik Türk yemekleri hastasıysanız, Slovakya sizi yemek olarak çok memnun edecek bir coğrafya değil. Hayatları ızgara et ve içine sebzeler boca edilmiş et suyu çorbalar içmekle geçiyor.

bratislava TunaSabah 07.00, Tuna Nehri kenarı

Erkek ninjaların yemekleri bırak sen, kızlara geç dediğini duyar gibi oluyorum. Yalan değil, ortalamaya vuracak olursanız ve tabi kabul edilmiş beynelmilel egemen güzellik standartlarına bağlı kalırsanız (ki gündelik yaşamımda ben hiç takmam) Slovak kızları epey güzel. Bizim ülkemizde mankenim, modelim diye geçinenler var ya, Bratislava’da sokaktan toplayabilirsiniz daha iyilerini.

Ama 2.5 milyon kadar nüfusu olan Slovakya’yı yalnızca “güzel kızlarıyla müsemma” bir ülke olarak görmek kafamızı kuma gömmekten başka bir şey olmaz.

Efendiler, adamların kitapçılarını gezerken çenemi yerlerden toplamak zorunda kaldım. Ağzım hayretten o kadar açıldı yani… Biz 80 milyon olmuşuz, bir avuç Slovak kadar okumuyoruz. Nerden mi anladım? Bizim ancak orijinalinden okuyabildiğimiz çoğu kitabı onlar çoktan kendi dillerine çevirmişler. Sırf roman değil, sinemayla, müzikle, sanatın her koluyla alakası pahalı baskılı, kalın kapaklı, prestijli ansiklopedik kitapları da çevirmişler öyle satıyorlar. Bizim İngilizcesinden okuduğumuz, ancak Amazon’dan satın alabildiğimiz çoğu çizgiroman için de durum aynı.

Biz de o kitapları o kaliteyle piyasaya sürecek babayiğit yayınevi bulamazsınız. Hoş, bulsanız bile kısa sürede topu atıp yoklara karışır. Ya da Epsilon gibi iflas ettim der, çevirmenlerinin parasının üstüne yatar, diğer yandan da yine aynı markayla kitap yayınlamaya devam ederler.

Slovaklar pek mutlu bir millet gibi gelmediler bana. Yüzleri çok gülmüyor. Genç nesil anne babaları gibi komünist dönemi yaşamamış olsa da, o zamandan süregelen depresif bir halet-i ruhiye içindeler sanki. Gezdiğim gece mekanlarından yola çıkarak bu ruh halinden çıkmak için kendilerini dansa vuruyorlar diyebilirim. Dans etmeyi ve cesur dans figürlerini seviyorlar. Bir kesim Slovak yabancılara karşı pek sevecen değiller, Alman jüri Thomas Rottschild bana Slovaklar’ın güçlü bir faşist geleneği de olduğunu, Çek Cumhuriyeti’nden ayrılmalarının da bu özelliklerinden kaynaklandığını söylüyor. Keza bizi getirip götüren ve aslında Macar olan şöförlerden biri de Slovaklar’ın Macarlardan hiç hoşlanmadığın söylüyor. Ben bu durumu bir gece, herhalde yabancı olduğum tipimden fazlaca belli olduğu için, belalı olduğu her halinden belli bir Slovak’tan barın birinde bir omuz yiyerek tecrübe ediyorum. Deplasmanda olduğum ve polisin bana pek de sıcak dvranmayacağı ihtimalini düşünerek üstünde durmuyorum. Ama ikinci kiz tekrarlanırsa bir kavganın kaçınılmaz olduğunu bilmeme rağmen, barı da terk etmiyorum. Neyse ki adam bir daha ortalarda gözükmüyor.

Bir sürü güzel film izleme fırsatı bulduğum festivalin bir gününü kendime tatil ilan edip Viyana’ya günlük bir gezi yapmayı da ihmal etmedim. Yabancı dostlar Viyana’ya gittiğimi duyunca sözleşmiş bir şekilde, “Türkler yeniden Viyana’da” türünden espriler yaptılar.

viyana2.jpg

Viyana’ya vardığımda şehrin çoktan Türkler tarafından fethedildiğini gördüm. Dolaşırken Türkçe konuşan bir sürü insanla karşılaştım hatta birine Viyana’nın en meşhur caddesi Stephanplatz’a nasıl gideceğimi bile sordum. “Ubahn’a (metro) bin, dört durak sonra in,” dedi bir bacım. O dört durak için 1,70 yuro para ödedim içime oturdu. Bilsem yürürdüm yani. Biletleri otomattan almak için bir Avusturyalı çiftten yardım istedim. Bu arada kimse ne gidişte, ne dönüşte biletimi falan kontrol etmedi. Her Türk’ün yapacağı gibi giden 3,40 yuroma yanıp bilet aldığıma hayıflandım. Oradaki Türkler eminim 30 yıldır para vermiyorlardır Ubahn’a.

viyana

Beş saatte deli gibi gezdim Viyana’yı. Bir şehiri değil de, bir müzeyi dolaşıyordum sanki. Kardeşim ne zaman yaptınız bu kadar heykeli, bu kadar tarihi binayı.

Şehrin bu müze hissini dağıtıp onu insan katına indiren tek şey yılbaşı vesilesiyle kurulan Christmas Markt’lardı. Hani Pazar günleri Ortaköy’de kurulan cinsten. (hala kuruluyor mu, hala var mı o panayır ruhu bilmiyorum açıkçası?) Ama sokak tezgahlarında değil de, kendilerine tahsis edilmiş kulübelerde yapıyorlar satışlarını. Ne satıyorlar derseniz: yiyecek (hotdog, patates kızartması, krep, kestane, sandöviç, envai çeşit tatlı, hamur işi, şekerleme vb.), içecek (sıcak şaraplar ya da yine yılbaşına has meyve punchları), noel süslemeleri, hediyelik eşyalar…

viyana christmas markt

Viyana’da da Avrupalılar’ın ne kadar çok okuduğu gerçeğiyle yüzleşiyor. Otobüs garında broşürlerin yer aldığı stantın bir katı tamamen “seyyah kitaplara” ayrılmış. Bunlar sahipsiz ve hep yolculuk eden kitaplar. Geçici sahibiyle birlikte yolculuğa çıkıp gittikleri yerde kalacaklar. Yeni birisi onu alıp yeni bir yolculuğa çıkarana kadar. Kitaplar Almanca olmasa hepsini ben alırım herhalde. Çünkü hepsi bilimkurgu kitabı, hem de çoğu Almanya’dan 1961 yılından beri yayımlanan meşhur Perry Rhodan serisinden.

viyana kitapları

Akşam saatlerinde geldiğim yoldan Bratislava’ya geri dönüyorum. Niyetim bir film seyredip yatağa gitmek ama benim Mister No ruhlu dostum, Avusturyalı film eleştirmeni Otto Reiter’le muhabete dalıyoruz. Ben de Joy Division belgeselini kaçırıyorum.

otto reiterOtto Reiter

Ertesi gün ödül töreni yapılıyor. Konuşulanlardan pek bir şey anlamıyorum. İngilizce çeviri ilk günden beri sorunlu festivalde. Hatta Taxidermia filminde İngilizce çeviri olmadığı için çıkmak zorunda kalıyorum.

amat escalante

Festival’de tek Türk benim. Hatta bu yıl 10. yaşını kutlayan festivalin tarihindeki ilk Türk jüri benim. Ama orada kendimi yalnız hissetmiyorum. Türkleri ve Türkiye’yi tanıyan üç dostla kısa sürede kaynaşıyoruz. Otto onlardan biri. Yine ana jüride yer alan Göteborg Film Festivali yöneticisi Freddy Ollson’la da hem ailesinde bir Türk olduğu için hem de daha bir ay önce Gezici Festival ile Kars’da olduğu için kaynaşıyoruz. Bir diğer dostta festivale Los Bastardos filmiyle katılan Amat Escalante. Kendisi bir senedir İstanbul’da yaşıyormuş. Yakında kendisini size daha yakından tanıtacağım.

Freddy Olsson Freddy Ollson

İstanbul’a Amat’la birlikte yan yana dönüyoruz. Türkiye’ye geldiğimi fark etmem için uçak indikten hemen sonra camdan bakmam yeterli olmuştu. Bagajdan çantaları arabaya yükleyen işçi belki içinde kırılacak eşyalar da olabilecek çantalarımızı çimento torbaları gibi fırlatıyordu. Bratislava’nın Terkoz Pasajı’na denk gelen pazarından Vietnamlılardan aldığım yeni Çin işi bavulumun ilk kullanımda “error” vermesiyle sonuçlanıyor bu durum.

5 YORUMLAR

  1. landlord hoşgeldiniz!

    daha önceki seyahatlerinizde site o kadar boş kalıyordu ki çok özlüyorduk sizi.. bu kez hep haberdar ettiniz bizi, burdaymışsınız gibi hissettik..

    şimdi de seyrettiklerinizi yazmanızı bekliyoruz.. neden korkuyorum biliyor musunuz.. yazacaksınız film isimlerini ve ben bulamayacağım bu filmleri.. vee bayaram boyunca yiyeceğim kendimi.. off.. neyse.. döndünüz ya sağ sağlim.. buna şükredeceğim..

  2. Sevgili Landlord,

    Öncelikle, senin ve sevdiklerinin Kurban bayramını gönülden kutlar, ailenle birlikte mutlu ve huzurlu bir bayram geçirmeni dilerim.

    Biliyorsun, Kurban Bayramı, dünya tarihinin gelmiş geçmiş en güzel insanlarından biri olan Hz. İbrahim’in sınırsız Allah sevgisini simgeleyen bir gündür. O,yaratıcıya teslimiyette kendi sevgili oğlunu bile feda edebilecek kadar davasında samimi bir peygamberdi.

    Onun hayatındaki bu en ağır sınav, John Huston’un 1968 yapımı “Bible: In The Beginning” filminde, George C. Scott’un muhteşem canlandırmasıyla çok güzel bir biçimde verilir. Meraklısına bildiririm.

    Şunu bil ki ben de seni ona denk olamasa bile en azından benzer bir samimiyet içinde seviyorum.

    Bratislava’daki jürilik deneyimine de oraya kendim gitmiş kadar sevindim. Devamı da gelir inşaallah…

    Benim, gezine ilişkin öncelikli merakım şudur:

    Malum, Eli Roth denilen mümtaz Hollywood şahsiyeti, kendisiyle yapılan bir söyleşide, “Hostel” filmini çekmeye hazırlanırken önüne bir atlas açtığını ve parmağını haritanın üzerinde gezdirerek Avrupa’dan rasgele bir ülke beğendiğini söylemişti. O ülke ve şehir, Slovakya-Bratislava idi.

    Bu beyefendi, çektiği iki iğrenç ötesi filmle, Avrupa’nın bu küçük ülkesini eşeğin bir tarafına sokup çıkardı ve Slovaklara sinema yoluyla en az bir 50 yıl temizleyemeyecekleri yoğunlukta kara bir leke sürdü. Bir kaynakta, son üç yıl içinde Slovakya’nın turizm gelirlerinin neredeyse yarı yarıya düştüğünü okumuştum.

    Acaba, sen de Bratislava’ya gittiğinde, masum turistlerin zevk için yeraltı mahzenlerine kapatılıp fantazi düşkünü zenginler tarafından dilim dilim kesildiği eski fabrikalar, işkenceyle öldürülmek üzere insan satan Slovaklar ve bunlarla işbirliği yapan kamu görevlileri, turizmciler falan gördün mü?

    Bu ülkenin halkının çok kitap okuduğundan falan söz etmişsin. Ki ben buna inanamadım (!).

    Hollywood’un anlattığı her öykünün gerçekliğine dibine kadar inanan ve farklı uluslara karşı onları anlatan filmlerdeki iletiler üzerinden tavır geliştiren bizim gibi sinemaseverlere, 7 yaşındaki çocuklarından 70 yaşındaki ihtiyarlarına kadar halkının tamamı topyekün bir katiller ordusu olan bu ülkeyi öyle kolay beğendiremezsin.

    Bence onlar metrolara koydukları o kaliteli kitaplarla senin gözünü boyamaya çalışmışlar. Gördüğün kitapların arka tarafındaki depolarda mutlaka insan kemikleri, testereler falan vardır.

    O yüzden, “Hostel” seyretmiş sıkı bir sinemasever olarak, Slovakya hakkındaki övgü dolu sözlerini biraz kuşkuyla karşıladım doğrusu…

    Yalnızca, polislerin yabancılara karşı muhtemel tavırları noktasında doğru tesbit yapmışsın. “Hostel”de, ülkenin her yerindeki asayiş olaylarına bakan yalnızca bir tek polis memuru vardı ve o da insan satıcılarıyla aktif işbirliği halindeydi.

    Neyse, bu korkunç ülkeden tek parça olarak dönmene gerçekten çok sevindik. Bir dahaki görev yerinin, hiç kimsenin kimseyi öldürmediği, hiç cinayet işlenmeyen, hiç trafik kazası olmayan, hiç sapık çıkmayan, hiç suç işlenmeyen Fransa, İngiltere ya da ABD gibi bir rüya ülkesi olmasını diliyoruz. Ki böylelikle gözümüz de arkada kalmamış olur.

    Şaka bir yana, Bratislava yazılarında, oraları birinci elden gözlemlemiş biri olarak, faşist Eli Roth’un “Hostel”lerine de bir gönderme yaparsan yüreğimize birazcık su serpilir.

    Çünkü, ne de olsa bizler de benzer bir sinemasal tacizi 1978’de Alan Parker’ın elinden yaşamış olan bir toplumuz. Eşekten düşeni bir başka eşekten düşmüş kişi anlar ancak…

    Yeryüzündeki hiç bir ulus, sinema yoluyla bu boyutta suçlanmayı ve karalanmayı hak etmiyor bana göre…

    Seni tekrar sevgiyle selamlarım.

    ALİ MURAT GÜVEN

  3. merhaba

    Hostel konusuna Bratislava yolculuğum öncesinde yazdığım ilk yazımda değinmiştim aslında. Bu konuyu ciddiye alan insanlar olduğunu, bir arkadaşımın beni bu konuda uyardığını söylemiştim.

    Bratislava'da Hostel esprisi yapmaktan bıkmayan (ben bile, şöför bizi farklı bir yoldan götürünce otele bir kez yaptım) Sırp jüri Dejan'dı.

    Hostel'in foyasını düşürmek için küçük bir araştırma yapmam yetti aslında. Sıkı durun: Hostel'ın çekildiği yer Slovakya değil, Çek Cumhuriyeti. Tarihi dokusuyla müsemma kent Bryno'da çekilmiş film. Ama sonra Çekler şarlayınca, hikayenin Slovakya'da geçtiği söylenmiş.

    Tamam, yabancıları pek sevmiyorlar ama Hostel'lık bir durumda yok ortada. Aksine gecenin geç bir saatinde şehirde dolaşan genç kızları rahatsız edebilecek tek bir ruh bile yok ortada. Kriminal bir olay herhalde ayda yılda bir oluyordur Bratislava'da. İstanbul 10 kat daha tehlikeli bana soracak olursanız.

CEVAPLA