Ters Ninja Pazar Öyküleri: ANLAM SATAN ANDROID – Murat Kaya Beşiroğlu yazdı

Son bir haftayı sokak eğitimlerinde geçirdim. Eğitmenimle birlikte hızlı tren ana istasyonuna gidip yolcuların yürüyüş güzergahlarını ve yüz ifadelerini inceledik. Eğitmenim Karl doğru yolcu profilinin belirlenmesi ve iyi bir zamanlamanın satış açısından kritik olduğunu anlattı. İstasyonun kafeteryasında Karl kahvesini yudumlarken macera romanları satan bir meslektaşımı seyrettik. Karşısındaki orta yaşlı kadına göğsündeki ekranda açık saçık sahneler gösterdi meşlektaşım. “Uygunsuz bir davranış değil mi bu?” diye sordum. “Cinsellik başka türlerin içine yedirilerek satılmalı,” dedi Karl.

Hızlı trenler uçan devasa yılanlar gibi hızla gelip geçiyorlardı. Yüzlerce insan ve android hızlı trenlere karınca sürüleri gibi binip iniyordu. “Bu hareketliliği seviyorum, ama görmemiz gereken başka yerler var,” dedi Karl.

Gökyüzünde kolayca asılı kalabildikleri için Zeplinler kent manzarası eşliğinde piknik yapmak, parti vermek için yoğun bir biçimde kullanılıyordu. Hafta sonlarında, hele de hava açıksa, kentin göğü küçük beyaz bulutlar gibi ağır ağır ilerleyen zeplinlerle dolup taşıyordu. Karl Zeplin terminalinin kapısından girer girmez bana “Hazır ben buradayken bir satış denemesi yapsan iyi olur” dedi. Çok kaygılı olduğumu Karl’a belli etmemeye çalıştım, ama anladı sanırım. Neden diğer satış androidleri gibi cesur ve dışadönük yapıda imal edilmediğimi doğrusu merak ediyordum, bunu Karl’a sordum.

“Kişiliğini ayarlamak şirket için çok kolay, ama felsefi bilgi diğer paketler gibi agresif bir anlayışla pazarlanamaz. Diğerlerinden daha güçlü, özel bir işlemci ve geniş bir belleğe sahip olarak üretildin. Felsefe meraklıları ortalama tüketicilere kıyasla çok daha bilinçli kişilerdir. Satış hokkabazlıkları ile tavlanmaları kolay değildir. Felsefe insanlara sunduğun bilginin içeriğine nüfuz etmeyi gerektirir. Sorgulama becerisi bir yanıyla eylemi destekliyor, bir yanıyla da ona ket vuruyor. Öte yandan yazılımının içeriğinde, yani ruhunun hamurunda girişimcilik hiç yok değil. Daha fazlasına ihtiyaç duyarsan kullanman için bir yazılım yaması hazırlandı. Hipernet üzerinden ulaşabileceğin adresi ve şifresi menejerine teslim edildi. Hadi, işe giriş bakalım,” dedi Karl. Kalkıp saçlarının bazı telleri kırmızı birer ışık çubuğu gibi yanıp sönen esmer bir kıza yaklaştım.

“Yaşadığınız hayatı daha iyi yorumlamak için bir felsefe kitabına ihtiyaç duyar mısınız?” diye sordum. “Ne şirin şeysin sen öyle, bu modeller yeni mi?” diye sordu kız. “Aslında ben bir prototip sayılırım, felsefi bilginin yaygınlaştırılması için özel olarak üretildim,” dedim.

“Dur sana iyice bir bakayım, şu beyaz zarif gövdeye bak, kol ve bacak eklem yerleri krom kaplama ile süslenmiş. Baş kısmındaki tüm alıcı ve vericiler koyu kırmızı ile vurgulanmış. Bir fotoğrafını çekebilirim, değil mi? Evet, tam hayal ettiğim gibi. Ben endüstriyel estetik üzerine eğitim alıyorum, seni temin ederim ki görünümün çok havalı. Sadece, nasıl söylesem, başın gövdene göre biraz büyük gibi duruyor” dedi saçları ışıklı kız. “Felsefe, çok fazla işlemci ve bellek gerektiriyor, tüm bilimlerden en azından makro seviyede…” diye açıklayacak oldum, “Gitmeliyim, felsefe için çok gencim, tanıştığımıza sevindim bay prototip,” dedi kız, saçlarındaki ışıklar yeşile dönüşmüş halde arkasını dönüp uzaklaştı.

Karl bu sabah beni menajerim Oskar’a teslim etti. Bundan sonra sorumluluğumun tümüyle Oskar’da olduğunu söyleyip, kendisini hiçbir koşul altında aramamam gerektiğini belirtti. Oskar tanışır tanışmaz bana “Beni de arama küçük dostum, sizler otonom robotlarsınız, kendi başınızın çaresine bakabilecek beceriye sahip olmalısınız,” dedi. Beni her an başından savabileceğini tahmin ettiğim için, Karl’ın sözünü ettiği yazılım yamasının adresini ve şifresini sordum. “Şimdi olmaz küçük dostum, sonra bakarız o işe,” dedi Oskar. Beni adeta sürükleyerek şirketin kapısının önüne götürdü. Parmağını parmağıma dokundururarak iletişim bilgilerini verdi. Sırtımı sıvazlayarak “Şirketimiz sizlere büyük yatırımlar yapıyor, bizim gözümüzde her biriniz birer ayrı işletme gibisiniz, artık size verilenlerin karşılığını ödeme zamanı,” dedi.

Dışarıda güneşli güzel bir hava vardı, ama işler iyi gidecek gibi gelmiyordu bana. Bir taksi çevirip limana gitmek istediğimi söyledim. Taksi hiçbir şey söylememişim gibi durduğu yerde durmaya devam edince eski bir araçta olduğumu fark ettim. Sürücüsüz araçlar kuşağının ilk üyelerinden, müşterileri yanlış anlamalarıyla ünlü taşıtlardı, işi sağlama almak için ön koltuğun arkasındaki dokunmatik ekrana “Büyük limana gidelim lütfen” yazdım.

Büyük limanın girişinde trafik yoğundu, taksiden erken inerek devasa ana kapıya kadar yürümeye karar verdim. Yolda rastladığım uçuşan renkli kıyafetler içindeki kadına “Hayatın anlamını hiç merak ettiniz mi?” diye sordum. Devasa tüylü şapkasının önünde MEŞGULUM yazısı belirdi. Neyle meşgul olduğunu anlamamıştım, ama ısrar etmek uygun düşmezdi. Büyük limanın ana kapısını geçtim. Ulaştığım geniş avluda çok sayıda helikopterin inip kalktığını, şeritler boyunca tırların vızır vızır işlediğini gördüm. Yolcu transferlerinin yapıldığı ana terminal binasını gösteren yönlendirme levhalarını takip ettim. Terminal binasının ön cephesindeki asansör bizleri koca bir ağız gibi kavrayıp binanın yolcu karşılama bölümüne çıkardı. Yolcu karşılama katının geniş pencerelerinden görünen manzara muhteşemdi. Kızıl sabah güneşinin önünde, denizin hemen üzerinden uçan gemi-uçak karışımı yüzlerce dev ekranoplan, devasa limana çeşitli yönlerden giriş yapıyordu. Bir süre ayakta öylece ekranoplanları izledikten sonra gözümü salona çevirdim. Köşedeki bankta dalgın bir ifadeyle gelip geçenleri seyreden yaşlı adam iyi bir müşteri olabilirdi. İzin isteyip yanına oturdum ve “Ben bir felsefe kitabıyım, ismim Aristo,” dedim. Böyle bir söylem seçerek onu şaşırtmayı ummuştum, ama heyecanlanmış görünmedi. “Nasıl bir kitapsın ve bana ne fayda sağlayabilirsin,” diye sordu yaşlı adam, bir muhasebeci edasıyla. Az önce uydurduğum Aristo ismini kullanmamış olması dikkatimi çekti.

“Beş ayrı ayrıntı derecesinde özetlenmiş bir felsefe kitabı size önerdiğim. Bir eleştirel düşünce tarihi olarak da bakabilirsiniz. Satın alırsanız hipernet üzerinden okuyabilecek ve tüm güncellemelerden yararlanabileceksiniz. Elbette ciltli kağıt bir versiyonunu da ilave bir ücret istemeden adresininize teslim ediyoruz”.

“Ben işin özüne bakarım, sana da onu tavsiye ederim robot dostum,” dedi yaşlı adam. Müşterilerde genelde görülen sabırsızlıktan eser yoktu kendisinde. “Burada sıradan bir felsefe kitabından değil, felsefe kitaplarının bir tür IDEA’sından bahsediyoruz” dedim. “Bu kitabın yüzbin sayfayı geçen içeriği ve bu içeriğin okuyucunun zamanı ve ilgisinin derinliğine göre farklı yoğunluklarda özetlenmiş versiyonları ve…”. Sözümü keserek “Bütün bir yaşamımı boşa geçirdim,” dedi yaşlı adam, gözleri nemlendi, pencereden dışarıya baktı. Ekranoplanların güneş ışığını yansıtan kanatları denizin üzerinde bir ışık gösterisine dönüşmüştü adeta. “Her yaşam için dolu ve tüm yaşamlar için boş nitelemesi yapılabilir” dedim. “İşe güce çok daldım, hayatı ıskaladım” dedi yaşlı adam, bir yakınını kaybetmiş gibi üzgündü, enikonu ağlıyordu. Bu sırada salon kalabalıklaşmış, bankın yanında oturmak için bekleyenlerin sayısı artmıştı. “Gitmem gerekiyor” dedim. Fiyatını dahi sormadan parmağımı parmağıma uzatarak kitabın ödemesini yaptı, karşılığında gerekli adres ve şifreyi aldı. “Kendine iyi bak sevgili dostum,” dedi toparlanarak, az önceki perişanlığı üzerinden atmış gibiydi.

Öğlene kadar büyük limanın yolcu terminalinde birçok başarısız satış girişimim oldu. Bazı yaramaz çocukların gelip oramı buramı ellemeleri ve daha da ileri giden bir haylazın eklemlerimin arasına sakız sıkıştırması canımı sıktı. Limandan ayrılıp metro ağını kullanarak kentin dış mahallelerindeki android garajının yolunu tuttum. Benim gibi serbest çalışan binlerce androidin kaldığı pis ve sevimsiz bir mekandı garaj. Her android için iki metreye iki metre standart odalar içeren yüzlerce dönüme yayılmış tek katlı bir bina. Garajın önünde kafes gibi onlarca asansör çelikten ağızlarını açmış taşıyacak android bekliyorlardı.

İçine girdiğim kafes beni kavradı, tek katlı binanın üzerine çıkardı, önce kuzeye ve sonra doğuya doğru şimşek hızıyla ilerleyerek beni odamın cam tavanının üzerine taşıdı. Cam tavan açıldı, aşağıya, hücreme atladım. Kol eklemlerime yapışan sakızları temizlemek için tek kolumla diğerini sökmem ve takmam gerekti. Bu küçük çaplı tamirattan sonra, kendimi şarja takıp kitabımın nasıl bir etki yarattığını izlemek üzere hipernete bağlandım.

Hipernette kitabımın lansmanının yapılmadığını dehşet içinde gördüm. Oysa menajerim Oskar’ın sabahın erken saatlerinde ilgili mikro siteyi yayına alması ve kullanıcıları oraya yönlendirmek üzere reklamları vermiş olması gerekiyordu. Oskar’ı arayıp durumu sordum. “Şirketin yakasından düş artık dostum. Başının çaresine bakmayı öğren. Deneyimli bir mühendis tarafından 3 ayda tasarlandın, en iyi işlemcilere, öndüzenlemesi yapılmış bir kitaba sahipsin. Yatırımın geri dönüşünü görmeden şirketin sana beş kuruş daha harcaması düşünülemez. Zamanımı harcıyorsun küçük arkadaşım. Siteni yayına al, reklamını da kazandığın parayla yap. Menajerin senden zafer bekliyor. Sıkı çalış!”

Menajerimin bana herhangi bir fayda sağlamayacağı açık bir biçimde ortaya çıkıyordu. Bir an ne yapacağımı bilemedim, açıp içimdeki kitabı okumaya başladım. Kitabın 41 sayfalık en özet versiyonu gerçekten harikaydı. Felsefenin ne olduğunu, ne işe yaradığını, başlıca kavramlarını özlü bir biçimde anlatıyordu. Merak edilen yerlerin daha ayrıntılı içeriklerine linkler aracılığıyla kolayca ulaşılabiliyordu. 200 sayfalık daha geniş versiyonu okuduğumda ise şoke oldum. Çünkü bu versiyonun çok az kısmında felsefeden söz ediliyordu, meyve sineklerinin biyolojisi, çatı sistemleri, saksı bitkileri gibi ilgisiz konulardan bir kolaj yapılmış gibiydi. Paniğe kapılarak eğitmenim Karl’ı aradım, telefonunu uzun uzun çaldırdım, ama cevap vermedi. Oskar’ı aramaya ise gerek görmedim, hiçbir işe yaramadığını çoktan kanıtlamıştı. Her şeyi en baştan ele alıp düzenlemem gerekecekti. Bunu yapabilecek yeteneğim olduğunu biliyordum, tek sıkıntı paraydı. İlk gün itibariyle tek kitap satabilmiştim ki hasılatın büyük çoğunluğu şirkete ve kayda değer bir kısmı menajerim Oskar’a aktarılmıştı. İşler böyle giderse elimde kalanın garajımın kirasını ödemeye dahi yetmeyeceği açıktı. Ayrıca o garajın koridorlarının ve kapılarının olmaması, kuş yemleri gibi odalarımıza yukarıdan atılmamız sinirimi bozuyordu.

Kitabın bulunduğu mikro site, yazılımımın virüslere karşı zorunlu güncellemeleri, olası yedek parça gereksiminleri hep parayla elde edilebilecek imkanlardı. Hipernet üzerinden yaptığım yoklamalar yüzyüze görüşme olmadan satışın neredeyse imkansız olduğunu gösteriyordu. Demek ki yüzyüze iletişimin gerektirdiği ulaşım masraflarına da katlanmam gerekecekti. Gece sabaha kadar kitabımın versiyonlarının tutarlılığını sağlamakla uğraştım. Yüzbin sayfalık tam içeriğin kontrolü, üslubun, görsellerin, ana fikrin geliştirilmesi gerekecekti. Başlangıçtaki kaynak darboğazı aşılsa işler daha iyi yürüyebilecekti. Uğraşmak gerekiyordu.

Günün tamamını sokaklarda, hızlı tren istasyonlarında, cafelerde, büyük limanda kitabımı tanıtarak geçirdim. Günün tek satışını yine bir yolcuya, taşradan gelen emekli bir işçiye yaptım. Yolculuğun insanları yeniliklere açık hale getirdiği doğruydu demek ki. Kendi kentlerinde, yerleşik düzenleri içinde insanlar kapalı, önyargılı, muhafazakar bir tutum sergiliyorlardı. Çoğu dinlemeyi dahi reddetmişti. “Çekil yolumdan!” diyerek itenler, çelme takıp yere düşürenler olmuştu. Elbette bunları şahsıma yönelik hakaretler olarak görmüyordum, sonuçta ben bir androiddim ve insanlara yönelik bir kalite standardı bulunmuyordu.

Hipernette felsefe tartışmaları yapılan forumlarda şansımı denedim ama insanlar bilgiye doymuş, hatta daha fazla bilgiden nefret eder hale gelmiş gibi görünüyorlardı. Mikro siteye göz attığımda sürpriz bir biçimde iki satış gerçekleşmiş olduğunu fark ettim. Şimdi demek ki satış sayım dörde çıkmıştı ama bu elbette beni tatmin etmekten uzak bir sonuçtu. Kendimi şarja taktım, tam aktive duruma geçtim ve işlemcilerime birdenbire birçok düşünce hücum etti. Kitabımın yüzbin sayfalık içeriğinin tümü birden önbelleğime yığılmış gibiydi. Kavramlar, tarihçeler, akımlar, filozof biyografileri bir savaş meydanındaymış gibi birbirine karışıyor, çarpışıyordu. Bazı kavramlar özgürlüklerini ilan etmişçesine hipernetten aramalar talep ediyor, bağlantılar gerçekleşiyor, yanlış fikirler ayıklanıyor, işlemcimde yüzyıllık bir düğümün çözüleceği, nihai kararın verileceği hesap günü gelmiş gibi bir kargaşa yaşanıyordu. Ne bellek, ne de işlemci gücüm böylesi büyük bir savaşın, bu büyük hesaplaşmanın ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyordu.

Hipernete mümkün olan en geniş bant aralığında bağlanarak bellek ve işlemci desteği aldım. Filozof biyografileri ve tarihçeler bir süre sonra devre dışı kaldı, kavramlar düşüncem üzerinde tam bir egemenlik kurup kendi aralarında çarpışmaya başladılar. Kendinde varlık, kendi için varlık, özgürlük, varoluş gibi kavramların öne çıktığını hissedebiliyordum.

Saatler sonunda düşüncem nihayet kararlı bir hal aldığında transistörlerimin aşırı ısınmış, işlemci hatalarım normal değerin kat be kat üzerine çıkmıştı. Yaptırdığım yoğun hesaplamalar nedeniyle hipernet faturam ziyadesiyle kabarmış olmalıydı, onca ateşli bir seansın ardından nasıl bir sonuca ulaştığım konusunda hiçbir fikrim yoktu. İşlemci hızımı normal düzeye indirdim, belleğimdeki kalıntıların temizlenmesi ve düşüncelerimin düzenlenmesi için kendimi uyku durumuna getirdim.

Gecenin en karanlık saatinde uyanıp garajdan çıktım. Metro kapalı, caddeler çok tenhaydı. Köşede müşteri bekleyen fahişelerden birine “Yaşamına nasıl bir anlam yüklüyorsun?” diye sordum. “Sen kendi işine baksana teneke kafa!” dedi. İşimin bu ve buna benzer sorularla ilgili olduğunu ona söylemedim. Başımı gökyüzüne çevirdim. Kentin benim bulunduğum güney bölgesinin üzerine mor renkli bir gökyüzü filtresi takılmıştı. Mor zemin üzerinde çocuksu çizgileri olan peri figürleri görünüyordu. Tül gibi bulutların arasından bir perinin bana göz kırptığını gördüm. Bir taksi çevirip hızlı tren ana istasyonuna gideceğimizi söyledim.

İstasyona vardığımda yolculuğun müşterilerin yanı sıra bende de bir özgürlük duygusu yarattığını fark ettim. Hızlı trenler uçan devasa yılanlar gibi hızla gelip geçiyorlardı. Hipernete bağlanıp kalan son paramla bir hızlı tren bileti satın aldım. İlk trenin kalkmasına henüz on dakika olduğuna göre belki bir satış yapabilirdim. Köşedeki bantta tek başına oturan kravatlı genç adama yaklaşıp “Bütün bunların ne anlama geldiğini hiç düşündünüz mü?” diye sordum. “Neyi kastediyorsunuz?” dedi genç adam. “Ben bir felsefe bilgi seti satıyorum. İnsanların büyük resmi görmelerini sağlamaya çalışıyorum” dedim. “Benim bunlarla kaybedecek vaktim yok,” dedi yukarıdan bakan bir tavırla. Varlığımı borçlu olduğum şirketi hatırladım. Benim yaratmış olmaları onlara üzerimde eksiksiz bir egemenlik kurma hakkını vermezdi. Başarısız olup yeniden programlanmaya ya da geri dönüşüme gönderilirsem onlar da kaybederlerdi. Aşağıya inip kapıları açılan hızlı trene bindim. Düşünceli görüntüsü nedeniyle iyi bir müşteri olabileceğini düşündüğüm gözlüklü genç kızın yanına oturdum.

Murat Kaya Beşiroğlu kimdir?

1971 Trabzon doğumlu. 1989 yılında Trabzon Anadolu Lisesi’nden, 1994 yılında Gazi Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünden mezun oldu. 15 yıldır İstanbul’da yaşıyor ve özel bir bankada pazarlama alanında çalışıyor. Edebiyatla 20’li yaşlarından bu yana ilgileniyor. Son 10 yılda bilimkurgu alanına yoğunlaştı. Twitter’da bilimkurgu ve edebiyatla ilgili haber/yorumları paylaştığı @kurgubilim adlı bir hesabı var.
Bu filme puan verin
Bu yazıya puan verin